menzil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
menzil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2026 Pazar

Tekkede 'Hû' çektirmezsen kokain çekecekler

"Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın!" buyuran Hud sûresinin 6. ayetini tefsir ederken mürşidim diyor ki: "Rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüt altına alınan zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kisbe bağlıdır." Ben de "Bu tefsiri rızkın bütün altmaddeleri için düşünebilir miyiz?" diye tefekkür ediyorum bugünlerde. Zira insanın maddeten rızka ihtiyacı olduğu gibi maneviyattan da çok rızıklara ihtiyacı var gibi geliyor.

Sözgelimi: Mezkûr ayetin verdiği güzel ümitle, bir mü'min, 'ahirzaman fitnesi' nevinden karşılaştığı her türlü şüpheye karşı, şunu Rabb-i Rahim'inden bekleyebilir: "Eğer Cenab-ı Hak beni bu türden şüphelerle acıktırdıysa, mutlaka, bu şüpheleri benden giderecek cevapları da yaratmıştır, göndermiştir, göstermiştir. Arayıp onları bulayım. O neviden rızkımı da tamamlayayım. Eksik kalmayayım. Çünkü, bedenimin hayatta kalması nasıl madde türünden rızıklara bağlıdır; aynen öyle de; manevî yanımından varlıkta istikametle kalabilmesi de 'kendi türünden rızıkları almasıyla' mümkün olabilir." Evet. Elhamdülillah. Der-diyebilir. Böyle bir hüsnüzannı "Kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbü'l-Âlemîn'e karşı duymak, hem acziyetimiz/fakrımız itibariyle bizim, hem de Subhaniyeti itibariyle Hüda'nın hakkıdır diye düşünüyorum. Bir de nicedir kafamı kurcalayan şu meseleyi dillendirmek niyetindeyim:

Mürşidim yine Telvihat-ı Tis'a'sında diyor ki: "Merkez-i hilâfet olan İstanbul'u beşyüzelli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul'da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde 'Allah Allah' diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûşlarıdır."

Burada 'kuvvet-i imaniye' ile 'marifet-i ilâhiye'den sonra zikredilen 'muhabbet-i ruhaniye ile cûş u hurûş' meselesi bana ilginç geliyor. Çünkü 'cûş u hurûş'un anlamı 'kendinden geçecek derecede coşmak' demek. Ve, evet, eğer bir zikir meclisine katıldıysanız, böylesi cûş u hurûşların sıklıkla yaşandığını görürsünüz. Yani, dünyacılar bu gibi şeylerle alay etseler de, Hüda'yı zikrederken zâkirler içinde kimi 'kendinden geçme halleri' yaşayanlar çok olur. Hatta, bazı müridlerinin böylesi hallere yatkınlıklarını bildikleri için, mürşidleri onlarla ayrıca ilgilenir, kollar, sakinleştirir. Benimse, mâziden âtiye, böylesi mürşidler eliyle irşad olmuş tanıdıklarımdan da edindiğim tecrübeyle, şu dikkatimi çeker: Madde bağımlılığından hidayet yoluna dönenlerde böylesi coşku hallerini yaşayanlar epeydir.

Yani, geçmişte bağımlılık batağına düşmüş, sonra bir kâmil mürşidin eteğine sarılmış kimselerin Risale-i Nur gibi tefekkür ekolleriyle tatmini pek olmuyor gibi geliyor bana. Aksine, Menzil gibi, zikir meclisleriyle şenlik ekollerde böylelerinin hidayet yoluna gelmelerine daha sık rastlanıyor. Onun da sebebini yine aynı hikmette buluyorum. Bağımlılıklarına sebep olan o temayülleri zikrullah içinde meşru bir şekilde tatmin oluyor. Kalplerinin 'cûş u hurûş' rızkını, bu arkadaşlar, zikrullah meclislerinde helalinden alıyorlar. Eğer buradan alamasalar, Allah muhafaza, yine dönüp madde bağımlılığına düşecekler çünkü. Zaten 'madde bağımlılığı' dediğimiz bela biraz da, maddeci dünyanın cenderesinde sıkışan ruhların, o cendereden aşkın birşeyler yaşama arzusundan kaynaklanıyor.

Uyuşturucu kullananlar sanki kendilerini fizikötesine kapı aralamış gibi hissediyorlar. (Astral seyahat merakıyla tanınan bazı ünlülerin yakın zamanda yapılan uyuşturucu testlerinin pozitif çıkmasını hatırlayalım.) Yalancı bir 'sekr hali' yaşıyorlar. Bu da belki fıtratımızda varolan birşey. Zaman zaman hepimiz böylesi haller yaşama ihtiyacı hissediyoruz. Kimisinde zayıf kimisinde şiddetli. Maddi dünyanın kayıtları içinde boğuluyoruz. Zira bizim mayamızda maddeden öte harçlar da var. Ve onlar sırf bu dünyayla yetinmeye müsait değiller. Buradan açlık sancısı başlıyor. Bugün maddeciliğin en hâkim olduğu yerlerde madde bağımlılığı en şiddetli şekillerde bulunuyor. Ve malesef Türkiye de artık madde bağımlılığının ciddi boyutlara ulaştığı bir ülkedir. Peki bunun çaresi nedir?

Bunun çaresi, hiç utanmaya-sıkılmaya gerek yok, devletin zikir meclislerini yaygınlaştırmasıdır. Vaktiyle, biraz da buna işaret etmek için, "Diskolar kazanıyor çünkü tekkeler kapalı!" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Evet. Diskolar, barlar, meyhaneler, keşhaneler kazanıyor, zira manevî coşku hallerinin meşrusunu yaşamak için yollar açık değil. Açıksa da yaygın değil. Yaygınsa da kılcallara ulaşmış değil. 'Tek Parti Diktatörlüğü' tekkelerin kapısına mühür vururken Osmanlı'yı Batı'nın bu türden hücumlarına karşı koruyan bir kalkanı da yerle yeksan etmiş oldu.

Şimdi düşen kalkanımızdan ötürü, ne yazık, yerden çocuklarımızın cesetlerini topluyoruz. Tekrar kendimize gelebilmemiz için kalkanı onarmamız lazım. Solcuların ağzına bakmaya gerek yok. Onlardan onay arayanın kafasına taş düşsün. Biz bize ait olanı, bize dair olanı, bizim olanı 'onlara rağmen' yapacağız. Yapacağız ki yaralarımız da kapanmaya başlasın. Ne diyor mürşidim: "Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur." Ancak helalin yolları kem niyetli hamlelerle kapanmışsa o zaman harama girmeye lüzum var zannedilir. İşte gözümüzü açmamız gereken yer de burasıdır. Ne diyelim: Cenab-ı Hak rüşdümüzü ilham eylesin. Âmin. Âmin.

16 Ocak 2025 Perşembe

Menzil'in derdiyle eteklerin zil çalmasın!

Taaccüb ediyorum arkadaşım. Bizim bazı kardeşlere ne oluyor? Olur a. Dünya halidir. Hem de ahirzamandır. Peygamberlerden sonra ismet sahibimiz yoktur. Menzil'de mübarek sâdâtın ihvanı arasında anlaşmazlık yaşanıyor. Çok mu? Sahabe arasında dahi yaşanmış. Hemen solcularla bir kalem vaziyet alınıp "Tarikatlarda da hiç iş kalmadı canım!" beyanlarına gidiliyor. Yine, mesela, İsmailağa camiasında bir sürtüşmedir sürüyor. Hemen "Onlar zaten şöyleydi..." ifadelerinde bulunuluyor. Va esefa! Böyle, ehl-i sünnet dairesinde gıybet kılıcını sallayan düşünmeli ki, kestiği kendi bileğidir. Yediği de özbir kardeşinin etidir. O mübareklerin nesilden nesile bu memlekete, hatta âlem-i İslam'a, nice hizmetleri olmuş. Hocaları Anadolu'yu doldurmuş. Esrarkeşleri, şarapçıları, tinercileri uçurumlardan kurtarmış. Şimdi başlarında böyle bir iş var. Dost dostun hemen aleyhine mi döner? Yiğitlik böyle mi olur? Bize düşen onların sulh ile bu bâdireleri aşmalarına dua eylemektir. Hem de hepimize bereket hizmetlerine taraftar olmaktır. İnsan olana meşgul olmaya kendi günahı yeter. Neyimize güveniyoruz da üstten üstten racon kesiyoruz?

Halbuki, Bediüzzaman Hazretleri, yine bir ehl-i sünnet mürşidiyle aralarındaki gerilimde ne güzel öğretiyor:

"Ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola..." Peki burada zâhir-i şeriata muhalif birşey var mı? Yok. Haram birşeye helal demek var mı? Yok. Helal olan birşeyi haram saymak var mı? Yok. Yok. Yine de yok.

Anlaşmazlıklarının böyle şeylerle ilgisi yok. Kendi has dairelerindeki bir mesele. O halde bize ne oluyor da pek çabuk 'Cık, cık'lanıyoruz? Hem yine demiyor mu mürşidimiz: "Madem muhabbet adavete zıttır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galip ise, o hakikatiyle kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ, muhabbet hakikatiyle bulunsa, o vakit adavet şefkate, acımaya inkılâp eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adavet hakikatiyle kalbde bulunsa, o vakit muhabbet, mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak sûretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalâlete karşı olabilir..." O halde bize denmeli ki: "Sizin ehl-i imana muhabbetiniz yalanmış. Dostluğunuz tasannuymuş. Ne de çabuk aleyhlerine geçtiniz! Hiç acımak duymadınız." Evet. Bu kadar kolay aleyhlerine geçmekten husumet kokusu geliyor. Yoksa mutlaka acımak olacaktı.

"Muhabbet, uhuvvet, sevmek, İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister; birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz birşey, ağlamasına bahane olur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder." Korkarım ki, bazılarımız da, 'sinek kanadını' son zamanlarda bu mübarek dergâhlarda yaşanan tatsızlıklardan buldular. "Suizan mümkün oldukça hüsnüzan etmez!" karakterlerine layık olmaya çalışıyorlar. 'Biz'e ne kötülük ettikleriniyse sonra görecekler.

Üstelik, mezkûr mektupta Bediüzzaman Hazretleri, 'avâm-ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, imanlarını sarsılmadan muhafaza etmek...' görevimiz sayıyor. Başka bir yerde 'müteşeyyih'i ise şöyle tarif ediyor: "Eğer mesleği, tenkîs-i gayr ile meziyetini izhar ve husumet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikak-ı âsâyı istilzam eden hiss-i taraftarlık ve meyelân-ı gıybeti intaç eden kendine muhabbeti başkasına olan husumete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdır, bir zi'b-i mütegannimdir. Din ile dünyanın saydına gider. Ya bir lezzet-i menhuse veya tehevvüs-ü süflî bir içtihad-ı hatâ onu aldatmış; o da kendisini iyi zannedip büyük meşâyihe ve zevât-ı mübarekeye sû-i zan yolunu açmıştır." Şimdi, eğer, o mübarek sâdâtın yaşadıkları tatsızlıkları mesleklerinin tenkisine vesile sayıyorsak, bize denmez mi, "Sen de müteşeyyih değil misin?" Zira bizim yaptığımız da çatlak kapamak değil açmaktır. Kırığı onarmak değil yarmaktır. Halimiz kardeşlik değildir.

Nurcular alelekser bu mevzulara karışmazlar. Elhamdülillah. Dillerini karıştırıp günahkâr etmezler. Çünkü muhatapları da aynı yolun mürşidleridir. Aynı mesleğin hâdimleridir. Lakin kimileri kem tiynetlerine uyup böyle meselelerde şakk-ı şefe ediyorlar. Haddimiz olmayan yorumlarda bulunuyorlar. Öylelere kardeşane diyorum ki: Nurculuk tarihinde de ağabeylerimiz arasında çok anlaşmazlıklar olmuştur. Hatıralarda nakledilir. Bazılarının izleri halen devam eder. Biz, bunlara bakarak kendi mesleğimizi kötülemiyorsak, kardeşlerimizin de mesleğine kem söz etmeyelim. Allah kebirdir. Sıfatları azizdir. Büyük konuşanı sevmez. Kınayanın kınadığı elbet başına gelecektir. Ne diyelim: Cenab-ı Hak o mübarek menzillerin nurlarını kıyamete kadar söndürmesin. Aralarındaki anlaşmazlıkları tez zamanda sulhe çevirsin. Mukaddes davamızı böyle yüce hamiyetli omuzlardan yoksun bırakmasın. Âmin. Âmin.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....