nasreddin hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nasreddin hoca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2026 Perşembe

Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...

Fıkra bu ya. Nasreddin Hoca'yı birgün Celal Şengör ziyaret etmiş. 'Mühim suallerle geldiğini' belirtmiş. Hoca da "Sor bakalım!" buyurmuş. Şengör sormuş: "Dünyanın ortası neresidir?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin ayağını bastığı yerdir." Şengör "Ne ile belli?" deyu suali ilerletince eklemiş: "İnanmazsan kendin ölç!" Sonra Şengör tekrar sormuş: "Yıldızların sayısı ne kadar?" Hoca cevaplamış: "Eşeğimin postundaki kıl kadar." Şengör yine itiraz etmiş: "Ne ile belli?" Hoca da cevabı yapıştırmış: "İnanmazsan otur say!" En son Celal Şengör "Peki hocam sakalımın kaç kılı var?" diye sormuş. Hoca da "Karakaçanın kuyruğundaki kıl kadar!" diye yanıtlamış. "Ne ile belli?" deyince de "Bunu tecrübe etmek kolay. Bir senin sakalından bir onun kuyruğundan kıl koparırız! Denk gelmezse haklı çıkarsın. Denk gelirse de benim doğru söylediğim ortaya çıkar." Elbette Şengör böyle 'can acıtıcı' bir deneyi göze alamamış. Gerçi neden alamamış? Adam deney için neleri yemeyi göze aldığını kendisi itiraf ediyor.

Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.

Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.

Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.

Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.

Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.

Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.

Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.

Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.

O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"

Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."

27 Kasım 2025 Perşembe

Nasreddin Hoca neden bir Allah'a inanıyor?

Ateistin birisi "Neden bir tanrı (bizcesi Allah'tır onun) tasavvuruna ihtiyaç duyuyorsun?" diye soracak olsa cevabım hazırdır benim. Nedir? Şudur: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum." Evet. En özet söylenişi böyle. Tafsil edersem de şunları ekleyebilirim: Kainat, kendisi hakkındaki bütün sorulara, salt kendi içinde kalınarak cevap verilebilecek gibi değildir. Çünkü kendisiyle ilgili bütün meseleler 'dört boyutlu âlem'de çözülebilecek gibi değildir.

Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"

Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.

Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.

Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:

"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."

Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...

Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...

La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."

Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:

"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...