Koşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Koşmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2026 Pazartesi

Yokuşu inerken değil çıkarken düşmek güçtür

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?"
Beled sûresi, 11-12

Avcılar meydana vardım dün gece. (Acaba 'yatsı üstü' mü demeliyim?) Soluklandım biraz. Bilenler bilir. Meydanımız yokuştur. Sahile doğru iner. İşte o eğime kendini bırakmış bir çocuk gördüm. Annesinin elini tutmak istemiyordu. Koşar adımlarla iniyordu. Birkaç defa düştü. Sonra annesi zorla elini aldı. Geri döndüler. Bu defa yokuşu çıkıyorlardı. Çocuk yine koşturmaya başladı. Şu dikkatimi çekti: Yokuşu inerken birkaç defa düşen çocuk yokuşu çıkarken hiç düşmedi. Halbuki hızında bir başkalık sezilmiyordu. Kendi çocukluğuma gittim.

Zara, küçük ilçemiz, Tolos'un kenarına yayılmıştır. Çocukluğumuz o tepede yaptığımız pikniklerle şenlenmiştir. Annelerimiz aşağılarda sohbet ederlerken, biz, tepenin yükseklerine çıkmaya çabalardık. Bazen de yarışırdık: "Kim önce çıkacak?" Çıkmak kolay gelirdi o vakitler. Fakat inmek güç görünürdü. Zira inerken yerçekimi de, istekle hem de, destek olurdu. Eğer kendinizi durduramazsanız yuvarlanmak-yaralanmak işten değildi. Tâ o zamandan beri içime yerleşmiş bir fikirdir işte: Yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha zordur.

Yani, arkadaşım, o çocuğun yokuşu çıkarken düşmemesini çocukluğumdan hareketle anlayabiliyorum. Zaten benim gibi yaşı kırkı geçmiş biri çocukları ancak 'kendi çocukluğundan hareketle' anlayabilir. Ve hem hikmetle denmiştir ki: Büyüklerin çocukları anlama yetenekleri 'kendi çocukluklarını hatırladıkları kadar'dır. Eğer hatırlayamazlarsa empati de yapamazlar.

Buradan şuraya geleceğim: Yakında bazı tutuklamalar oldu. Berbat şeyler işittik. Doğru-yanlış. Birşey söylemek zor. (En azından benim için.) Dava henüz soruşturma aşamasında. Kesin kanaat belirtmek gadretmeye sebep olabilir. O insanları bulup helallik istemek de pek güç olacağından, mürşidimin dediği gibi, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız!" tavrını benimsemeyi doğru buluyorum. Ancak emniyetimiz elbette işini yapacak.

Şayia sırasında şu mevzu da, hasm-ı din bu memlekette bol bulunduğundan, çok dillendirildi: "Efendim, bakınız, filanca da bu işin içindeymiş. Oooo! Hem de İmam Hatip mezunuymuş. Vay, vay! Bakınız, babası da hocaymış, anası da bilmem neymiş, yine de bu kerih işi yapmış. Yine, aman, bakınız, demek din de hiçbirşeyi değiştirmiyor..." vesaire. Eh, Sivaslı ifadesiyle, zaten 'pur tilkisi gibi fırsat gözledikleri için' onlara bu dediklerini çok görmeğe gerek yok. Ancak bir cevap vermeye gerek var. Zira, bazen çok safderûnlar da böylesi argümanların peşine düşüp, kendi dinlerinden şüpheye düşebiliyorlar. "Namaz kötülüklerden alıkoyar!" gibi sarih hükümlere 'acaba'yla bakabiliyorlar. Halbuki, bakmakta pek haksızdırlar, çünkü hükümler hep eksere göre şekillenir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama kaide istisnayı bozabilir.

Evvela şunu belirtmekte fayda var: Sünniler, yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadına sahip olanlar, peygamberler aleyhimüsselamdan başkasına 'ismet' sıfatını vermezler. Yani onlardan başkası günahsız olmaz-olamaz. Onların da 'sürçmeler' diyebileceğimiz 'zelleleri' vardır. Fakat hep vahyin kontrolünde oldukları için irşad edilirler. Nebilerin günahsızlığı vahye/dine şüphe gelmemesi için gereklidir. Eğer peygamberler, hâşâ, günahkâr insanlar olsaydılar getirdikleri dinden de şüphe içinde kalınabilirdi. Temizliğinden emin olunmazdı. Sözgelimi: "Ayet aldım!" diye yalan söyleme ihtimalleri olsaydı, hâşâ, o zaman bütün ayetlere bir leke konardı. "Acaba bu ayeti vahiy aldığı konusunda yalan mı söyledi?" Hülasa: Cenab-ı Hak onlara ismet sıfatını vermekle ümmeti de bu tür şüphelerden korumuştur. Nebileri sayısınca hamd u senalar olsun.

Fakat başkaları için hata mümkündür. Evet. Bir kişinin sağcılardan olması, filanca muhafazakâr partiden olması, babasının hoca olması, kendisinin İmam Hatipli olması veya daha başka 'makbul' bir detay, onun günahsızlığını garanti etmez sünnilere göre. (Şiilerdeyse 'masum imam' itikadı vardır.) Hatta namazlarını 'beşin üstüne beş katarak' kılması dahi böyle bir garantiyi vermez. Nitekim sahabe içinde de, canımız onlara kurban olsun, günaha/hataya düşmüş kişiler bulunur. Gerçi onların günahı bizim günahımıza göre kıl gibidir, lakin, mübarek gözler onlar olduğu için acısını daha çok hissederler. Hüda bizi şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Peki, böyle dedik ya, bir insanın kendisini nisbeten böyle bir alanda tarif etmesi, araması veya gelenek olarak böyle bir yerde yola başlaması hiç mi faydasına olmaz-olmamıştır? Hâşâ, önümüzdeki nasslar apaçık aksini söylerken, asla böyle birşey diyemeyiz. Elbette İslamiyet, parmağının ucunu batırmakla dahi olsun, içinde yeralan herkese fayda verir. Ve, evet, onu mutlaka kötülükten alıkoyar. Ancak bu 'kötülükten alıkoyma' meselesinde hüküm eksere göredir. Yani, dindarların ortalamasını alarak dünyacıların ortalamasıyla karşılaştırırsanız, onları mutlaka daha faziletli bulursunuz. Bunun istatistik çalışmaları var mıdır bilmiyorum. Ama, mesela, namaz kılanlar arasında hırsızlık, cinayet, zina vesaire gibi suçların oranıyla kılmayanlar arasındaki suç oranları karşılaştırılsa, kılanlarda bu oranın düşüklüğünün apaçık görüneceğine inanıyorum. Dünyacıların nasıl yansıttıklarının önemi yok. Kendinizi onlardan dinliyorsanız zaten işiniz bitmiş demektir. Kıratınızı 'kendi terazinizle' tartmayı bileceksiniz.

Bu neden böyle olur peki? Çünkü yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha güçtür. Evet. Yokuş çıkarken niyetiniz 'daha yukarılara varmak'tır. 'Daha aşağılara inmek' değildir. Ameliniz, niyetiniz, nazarınız hep 'daha yukarısı' ile şekillendiği için buralardaki düşmeler küçülürler. Ama yüzünüz aşağı bakar şekilde inmeye çalışıyorsanız bir yokuşu eğer, durmak-durdurmak gibi bir niyetiniz de yoksa kendinizi, mesafe aldıkça yuvarlanma riskiniz artar. Başlarda hızlı değilseniz bile hızınız yükselir. Yerçekimi size yardım eder. İnsanın nefs-i emmaresi de onu esfel-i safilînine çeken bir cazibe kuvveti gibidir. O yüzden malum tehlikeyi anlatan Tin sûresi ardından demiştir: "Ancak iman eden ve amel-i salih işleyenler müstesna!"

Yani, yokuşu çıkma çabasında olanın, 'aşağıda gözü olmadığı için' düşme ihtimali daha düşüktür. Adımları 'düşmemek yönünde' besler onu. Ancak aşağı koşmak niyetindeyseniz, geçmiş olsun, denî kuvvetlerin de esirisinizdir. Evet. Ahsen-i takvim olarak yaratılanın esfel-i safilîne yuvarlanmamasının tek yolu ona sırtını dönmesidir. Ve, evet, elhamdülillah, oraya da geldik nihayet: Dindarlık, olabildiğimiz ölçüde, 'yokuşu çıkardığı için' kötülüklerden alıkoyar.

Yukarıya çıkmaya çalışmak 'aşağı düşmemek'le aynı anlama gelir çünkü. Ancak, burada, ayrıca dikkat kesilmek gereken bir 'ihlas' maddesi var. İkincil bir niyet yukarı çıkma gayretini boşa çıkarmamalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Din ile dünyanın saydına gider' insanlar, elbette, 'niyetleri kemale ermek' değil 'daha yukarıdan aşağıya atlamak' olduğu için daha feci kaybederler. Eh, onları da biz zâhirden ayıramayız, çünkü kalplerine vâkıf olamayız.

Hülasa: Yokuş çıkmak yokuş inmek gibi değildir arkadaşım. Yokuş çıkma çabası içinde olanların yokuş inme çabası içinde olanlarla aynı sonuçlara 'en azından ortalama olarak' varmaması gayet normaldir. Şeriat-ı garra-i Muhammediye, elbette ona ittibaımız nisbetince, bizi kötülüklerden alıkoyar. Ancak, İslam, varolduğu ilk günden itibaren ne 'münafıkları' ne de 'fâsıkları' inkâr etmemiştir. Onların da hep varolacağını kabullenmiştir. Biz de illa kabulleniriz.

Bu, hâşâ, dinimizde nakise olduğu anlamına gelmez. Ahirzamanda insanlığın daha çok bozulduğu anlamına gelir. Bozan da İslam değil, bilakis, dünyacılıktır. Türkiye'deki şekliyle kemalizmdir, solculuktur, dinsizliktir. 'Solculuk' derken siyaseten nereye oy verdiğinizle ilgili söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Dünyevileşmeye hakveren herkes, şeriatta kusur arayan herkes, "Bu zamanda İslam'la olur mu canım!" diyen herkes bir parça solcudur. İsterse alnı beş vakit secdede olsun. Yine de solcudur. Solculuğun özü sünniliğine olan emniyetini kaybetmektir. Yani itikad sahasında büyük zoka yutulmuştur. (Belki biraz da bu yüzden, Hasan Basri Çantay, Beled sûresinin 18. ayetine meali "İşte bunlar sağcılardır..." diye vermiştir.) Hüda bizi onlardan olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn. 

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Bundan başka iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Onlar defterleri sağ taraftan verilecek olan uğurlu kimselerdir."

24 Kasım 2017 Cuma

İnsan kendi içinin koşucusudur

Yazmanın da bir yorgunluğu var. Evet. Var. Ne de olsa hepsinin ardında bir umut saklıdır. Umut da insanı yorar. Kelimeler yorar insanı. Gerçekleşmeyen dualar yorar. Beğenilmeyen cümleler yorar. Yârin kulağına varmayacak şiirler yorar. Okunmamak yorar. Demek ki yorgunluğun (en azından ruhî yorgunluğun) kaynağı eylemlerimiz değil. Sonuçsuzluk. Bir tür vuslatsızlık. Hedefine varamayan şeyler yoruluyor demek ki. Vardıktan sonra yollar yormuyor. Yürümek, varılacaksa eğer, yormuyor.

Varmamışım ki yorulmuşum. Yazmaktan yorulursan okumaya düşersin. Tıpkı konuşmaktan yorulunca yazmaya düştüğün gibi. Peki okumaktan yorulunca? İşte o zaman insan kendi içine düşüyor. Kendi içine düşmek korkutucu.

Çünkü dibini bilemezsin. Bu kuyunun kaç katı var belli değil. İnsan çukuruna doğru bir sonsuzluktur. Hiç tanımadığın yüzlerle karşılaşabilirsin. Unuttum sandığın anıların kapağı açılabilir. Arkanda bıraktığın (veya bıraktığını sandığın) şeylerle tekrar karşılaşabilirsin. Cevaplanmamış sorular olabilir. Geçiştirilmiş şüpheler olabilir. Sandıktan öcüler çıkabilir. Ve en nihayet: Önüne bakacak mecalin kalmaz.

Nasıl? Geçmişi yorar insanı. İnsanı en önce kendisi yorar. Çünkü dikkati de içinin koşucusudur. Bu yüzden dışımızda birşeylerle meşgul oluyoruz sürekli. Dışımıza tutunmaya çalışıyoruz. Gelecek de dışımızdır. Mazimiz içimizdir. İnsan öyle tuhaf birşeydir. Kendi kendine kalmaya korkuludur. Sığınsın diye belki. Geldiği yere yüzünü dönsün diye. Yalnızlık, eğer o yalnızlıktan sığınacak bir umudunuz yoksa, korkutucudur.

Yalnızlık, eğer o yalnızlığı giderecek bir amacınız yoksa da, korkutucudur. Neden? Çünkü amaç da aslında bizi içimizden kurtaran bir dışarısıdır. Şununla yüzleşelim çabuk: Biz, bizzat bize kaldığımızda, yokluğuz. Yok oluyoruz. Bunun farkındayız. Ahmed'in amacı kendisi olduğunda bir hiçtir. Çünkü Ahmed bir aralıktır. Ölüme borçlu olarak varolmuştur. Borcunu ödemeye koşmaktadır. Böyle kalırsa hakikaten varolmuş sayılamaz. Sonuna koşmayı varolmak sanmaktadır. İnsan borçlu kalmayı sevmez. İnsan kendisini sever. Ama kendisi kadar kalmak için değil. Kendisinden daha aşkın birşeyin parçası olmak için. Boşuna ölmemek için. Bu parça bütünlük tasladığında başına geleceklerin farkındadır. Eksilmeye başladığını hissetmektedir.

Parçası parçalanmaktadır. Parçayı parçalayan manasını 'kelime' sanmasıdır. Ancak manası harftir. Birşeylerin kendisi değildir. Birşeylere dairdir. Dair olanın bahtı parçalanmaktır. Böyle olduğunda kendinden ötelere birçok yollar açılmaktadır. Zaten matematik de bize böyle söyler. Bir noktadan sonsuz tane doğru geçebilir. Ama bunun için nokta noktadan ibaret olmamalı. Yüzü dışarıya dönük olmalı. Kendini bir uzayın parçası bilmeli. Bilmeli ki uzayın varlığı ona katılsın. Parçası olarak bütüne sahip olsun. İçinden sonsuz doğru geçsin. 'e-bilmek'ler onu zenginleştirsin. Zaten hayal de budur.

Hayal de budur. İman da budur. Hakikat de budur. İnsanı zengin kılan en nihayet kendinden ibaret kalmamasıdır. Bir hayat boyunca buna çabalar zaten. Çabalamasa da ister istemez bütünlere dahil olur. Bazıları para biriktirerek yapar bunu. Bazıları hayran biriktirerek. Bazıları selfie selfie birikmeye çalışır. İşte karalayanlar da cümleleriyle birikmeye çalışıyor. Yalnız şu var: Neyi biriktirirsek o olacağız.

Evet. Kesinlikle böyle. Neyi biriktirirsek o olacağız. Ardımızdan biz değil biriktirdiklerimiz anılacak. Kaşıktan değil kaşığın doldurduğu tabaktan bahsedilecek. O zaman daha net göreceğiz. Ne olursak olalım. Parça kalacağız. Kaşık kalacağız. Futbol dünyasının acı kaybı diye anlatılacağız mesela. Veya siyaset dünyasının. Veya pop müziğin. Veya... Veya... Ama kimse bizzat bizi anmayacak. Çünkü bizzat yokuz. Bizzat diye birşey yok. Birşeylere dair olmak için varolmuşuz. O halde bu neden Allah olmasın?

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....