sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sistem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2026 Çarşamba

Bir mürekkeb balığı saraya hangi kapısından girer?

Ateist, deist, şiî, Kur'an müslümanı(!) veya selefî-vehhabî çizgide biriyle tartışırken (burada sayamadıklarımı da siz ekleyin lütfen) en çok neye dikkat etmek gerekir? İshak Özgel Hoca, Duhân sûresini tefsir ettiği bir dersinde, bu hususta mihenk olabilecek birşeye dikkat çekiyor. Diyor ki manaca: "Onlarla tartışırken ilk gözetilmesi gereken hassasiyet 'sonunu getirinceye kadar tek bir konu/soru üzerinde kalmak'tır. Bu şartı daha en başta koşup sağlama bağlamazsanız, geçmiş olsun, derdinizi anlatamazsınız."

Hakikaten, hasbelkader diyaloğa girdiğim nümunelerinde, ben de aynı arızaya rastlamışımdır. Onlar kesinlikle tek bir konu üzerinde devam edemezler. Özellikle de karşılarındakinin cevap verebilme yetkinliği varsa. O zaman 'mürekkeb balığı taktiği' dediğim birşeyi uygularlar. Daha bir sorunun cevabını tam konuşmadan başka bir soruya atlarlar. Ona cevap vermeye çalışırsanız bu defa daha başkasını söylerler. Zıp, zıp, zıp! Nihayetinde cevaplarının sonuna gelinememiş birçok suali üzerinize boca edilmiş bulursunuz. Halbuki cevap bir 'inşa'dır. Ve her inşa faaliyeti zaman ister. Müsaade ister. Sabır ister. Taş taş üzerine koyma süreçleri gerektirir. Sürekli bir kepçenin yeni yeni çukurlar açtığı yerde hiçbir inşaatın sonu getirilemez.

Belki takatiniz de yetmez cümlesiyle uğraşmaya. Hatta oluşan kakafoniden, karmaşadan, kaostan canınız sıkılmıştır. Sinirleriniz gerilmiştir. Dikkatiniz dağılmıştır bir hayli. Velev takatiniz yetse bile muhatabınız saldığı mürekkebin arkasına sığınıp çoktan arazi olmuştur. Ve kendisinde muhtemelen şöyle bir tatmin hissediyordur: "Adamı ne sıkıştırdım yahu! Çıkamadı işin içinden bak. Böylece tartışmada galip gelmiş oldum."

Halbuki ilm-i münazaranın insaf kaidesini mürşidim şöyle haber vermektedir:

"Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır. Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor. Belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur..."

Halbuki bizim kerestelerin 'hakkı bulmak' gibi bir fazileti zaten yoktur. Onların asıl amaçladıkları 'muhataplarını cevap veremez duruma getirmek'tir. Taktiktir. Stratejidir. Hatta, bu tabiat, bir ölçüde ahirzaman fitnesinin mahiyetinde de vardır. 'Kalbi mühürlenmişler' denmeye seza bu nasibsizler, ola ki, kulaklarından içeri girip hakkı hatırlatabilecek seslerin varolmasını istemezler. O nedenle de cevapları çıkarken boğmaya çalışırlar. Tıpkı Firavun'un Musa aleyhisselamın vücudunu engellemek için İsrailoğullarının erkek bebeklerini öldürtmesi gibi... Bu durum Bediüzzaman Hazretlerinin Mesnevî-i Nuriye'de bahsettiği şu güçlüğü hatırlatır:

"(...) tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harpte siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması, elbette bir ihtiyaca binaendir..."

Bu kadar sorunun, değişik kombinasyonlarda, değişik makamlarda, sürekli bir şekilde boca edildiği bir zaman, elbette, mürşidimi de cevaplarında 'çok yönlere açılabilir' bir zihinsel çabaya mecbur etmiştir. O yüzden Risale-i Nur'da akaid konuları içinde makamdan makama geçişlere sıklıkla rastlanır. Herhangi bir mevzuun içinde başka mevzulara sıklıkla çıkılır. Ve, evet, Risale-i Nur'da tastamam bir 'konu tasnifi' yapılamaz. Bir tasnif yapmaya kalksanız bazen aynı metni beş-on konunun listesine birden dahil edebilirsiniz. Çünkü o beş-on konuya birden içerisinde temas vardır. (Mesela: Haşir Risalesi asla 'sadece haşir hakkında' değildir.)

Bu zamanda mü'minlerin de böylesi dinamik bir zihne ihtiyaçları vardır belki. (Yani konular arası hızlı geçişlere hazırlıklı olmalılar.) Ve belki Bediüzzaman Hazretleri de, metinleri aracılığıyla, fikriyatımızı böyle bir idmana tâbi tutmaktadır. Hızlı hareket etmeye muntazır kılmaktadır. Hem o yine bir yerde dikkatimizi çekiyor ki:

"Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Birtek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Birtek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. 'İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde birşey yoktur...' der, kandırır."

Bizim mürekkeb balıklarının ahvali de Üstadın yukarıda verdiği misale benziyor. Onlar verdiğiniz cevaplara veya 'sorularının cevap verilebilir oluşuna' bakmıyorlar. Cevap veremeyeceğiniz soruyu bulana kadar yahut sizi cevap veremez hale getirinceye kadar 'kapı sayısını çoğaltıyorlar.' Sonra siz, beşeriyetiniz itibariyle, bir yerde pes etmek zorunda kalıyorsunuz. Yapay zeka değilsiniz, Google değilsiniz, ansiklopedi değilsiniz. Yoruluyorsunuz. Geriliyorsunuz. Dikkatinizi veremiyorsunuz. O zaman işte şeytanlarıyla elele hoplayıp seviyorlar: "Yehuuu! Yüz tane kapıyı açtı. Ama bu sonuncusunu açamadı. Böylece sarayın girilmez olduğunu ispatlamış olduk."

Yani kem mesailerinin kastı 'açık kapıyı bulmak' değil 'kapıyı açamaz hale getirmek.' Sizi kapıyı açamaz hale getirdikten sonra da bunun "Bu saray aslında girilmezdir!" demek için yeterli bir argüman olduğunu düşünmek. Böyle bakınca garip fakat tatbikine rastlayınca daha net. Mühür sarayın kapılarında değil onların kalplerinde. Girmek istemeyeni saraya nasıl sokacaksın? Ne diyelim: Cenab-ı Hak bizi böylesi deli saçmalarından muhafaza eylesin. Onların da, eğer mümkünse, kalplerini hidayete açsın. Değilse başımızdan defeylesin. Âmin.

11 Nisan 2017 Salı

Ya kötü birisi başkan seçilirse? (2)

Bunu da bir evvelki yazıya tetimme olarak anmadan geçemeyeceğim: 'Mustafa Kemal olmasaydı baban kim bilmezdin'cilerle 'Ya başkanlık sisteminde istemediğin birisi seçilirse'cileri aynı çizgide görüyorum. İki cümle de aynı şekilde bizi, irademizi, aklımızı, hamiyetimizi, muhakememizi, cesaretimizi ve en özünde insanlığımızı görmezden geliyor. Nasıl? Bize, ninelerimize veya dedelerimize, Mustafa Kemal olmasa namusunu bile koruyamayacak reziller olarak bakılmasıyla; bir kere seçtikten sonra, başkan kimse onun dediğini yapacak, hiç karşı çıkamayacak, hiç kendi aklıyla ve vicdanıyla tartamayacak, itiraz edemeyecek, ne denilse hemen boyun eğecek reziller diye bakılması aynı. Aynı derecede tahkir edici. Aynı derecede koyunlaştırıcı. Aynı derecede aptal yerine koyucu... İkisi de aynı şekilde bireysel varlığımızı/insanlığımızı görmezden geliyor, unutuyor veya hiçe sayıyor ve inkar ediyor. 

Bu dayatmaya insanlığımız ve insaniyet-i kübra olan İslamiyetimiz adına karşı koymalıyız. Biz cenneti bir siyasal sistemin sonucu olarak kazanmıyoruz. Biz cenneti, inşaallah, ona layık bireyler olmakla kazanacağız. Hak ile bâtılı ayırmasını öğreten Kitabullah ve sünnet-i seniyye ile kazanacağız. Bütün bunlar da, siyasal sistemlerden veya kişilere atfettiğimiz önemlerden bağımsız olarak, insanlık sınavını geçmemize bakıyor. Ben şahsen ümmet-i Muhammed'i böyle olmaktan tenzih ederim. Bu ümmet seçtiği 'halife' dahi olsa, şeriatı ve vicdanı havsalasından çıkarıp, iradesinin direksiyonunu onlara bırakmamıştır. İmamlarına masumiyet atfeden ehl-i sünnet ve'l-cemaat değildir şiadır.

Bu konudaki rüştünü bindörtyüz yılı aşkın kemaliyle de ispatlamıştır. Zalime karşı duruşuyla da ispatlamıştır. Fazıla verdiği destekle de ispatlamıştır. Kim bunu diyorsa milletine, en başta da bizzat kendi dedelerine ve ninelerine, güvenmiyordur. O dedelerin ve ninelerin ahlakını şekillendiren dinine de güvenmiyordur. O kendi ceddine namuslarını koruyamama konusunda güvenmeyebilir, ama biz ceddimize güveniyoruz, elhamdülillah. Yunan işgaline kadar bu ümmet, başta moğolların istilası ve haçlı saldırıları olmak üzere, birçok taarruz gördü. Bütün bu krizleri atlatırken, bir parlamenter sistem veya bir Mustafa Kemal aramadığı gibi, hamiyetini birilerinin omuzlarına da bırakmadı.

Peki neden şimdi bütün bunlar yokmuş gibi davranılıyor? Biz başkanlık sistemini isterken omuzumuzdan yük atalım diye mi istiyoruz? 15 Temmuz'da ölümü pahasına "Bana ne?" dememiş bir millete bu tahkir ağır değil mi? Tanklar üzerine gelirken "Bana ne?" dememişlere bu itham ağır sayılmaz mı? Diyenleri hayâ etmez mi? Hayır! Biz, yükümüzü başkasına bırakmak için değil, gayretimizin önündeki duvarlar yıkılsın diye istiyoruz. "Tevhidde kolaylık var!" diye bildiğimiz için istiyoruz. Bizi başıbozukluğa iten dağınıklığımız kalksın; kalplerimiz, kuvvetimiz ve sistemimiz ittihada yatkın olsun diye istiyoruz.

Ve evet, biz doğruyu/yanlışı parlamenter sistem sayesinde öğrenmiş bireyler değiliz ki, onun elimizden gitmesiyle din gitmiş gibi ağlayalım. Başkanlık sisteminde yanlış uygulamalar yaşanırsa, daha ölmedik abiler-ablalar, bunu eleştirmeye ve değiştirmeye de kâdiriz. Herşeye gücü yeten Allah'a dayanırız. Bunu yaparız. Tek parti diktasına karşı yaptığımız gibi yaparız. Yine yaparız.

Eğer bir mü'min doğruyu-yanlışı ayırma yetisini parlamenter sistemin gitmesiyle kaybediyorsa, o çok dizlerine vursun, zaten imtihanını kaybetmiştir. Fakat biz Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın dar-ı bekaya irtihalinde Hz. Ebu Bekir'in (r.a.) konuştuğu yerdeyiz. Allah'ı ve bize indirdiğini baki biliriz. Onunla tahlil eder, amel eder ve karar veririz. Kişileri 'olmazsa olmaz' kılmadığımız gibi, sistemleri de 'olmazsa olmaz' kılmayız. Başkanlık sistemi sorunsuz mu olacak? Elbette hayır. Arızaları hiç mi çıkmayacak? Elbette hayır. Beşerî her sistem gibi onun da sorunlarına şahit olacak ve süreç içinde telafisine çalışacağız. Fakat, Allah aşkına, bir sistem değişiyor diye insandan koyuna dönüşüyormuşuz gibi davranmayın. Kendi insanlığınıza/vicdanınıza biraz saygı gösterin.

Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?

Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...