Elmalılı Hamdi Yazır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elmalılı Hamdi Yazır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

8 Aralık 2025 Pazartesi

Hayalimizin sinematografını nasıl çaldılar?

"Harf inkılabı bir kültür soykırımıdır."
Prof. Dr. Teoman Duralı

Mürşidim, 29. Mektub'u, birşeyin 'imkansızlığını' göstermek için yazmış gibidir. Nedir? Şudur: "(...) âyâtın hakikî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir." Evet, bilcümle ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasına göre, Allah hepsinden razı olsun, Kur'an'ın başka dile 'birebir tercümesi' yapılamaz. Hatta yapılana 'tercüme' dahi denemez. Ya? 'Meal' denir ki o da 'anlamca yoksullaşmış' manasına gelmektedir. O yüzden, Türkçe Kur'an tartışmalarına dair, Elmalılı Hamdi Yazır merhum da, Hak Dini Kur'an Dili isimli eserinde şöyle demektedir:

"Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu, hiç olmazsa 'harekesiz olarak' yüzünden okuyabilmelidir. Mamafih, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde, onun ahkâm ve maânisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki: Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere 'Müfessirlerin te’vîlleri karışmıştır' diye onları da kaale almak istemiyor da, eline geçirdiği tercemeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddiâ ediyor. Düşünmüyor ki: Okuduğu tercemeye, âlim müfessirlerin te’vîli değilse, cahil mütercimin re’yi ve te’vîli, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki: 'Kur’ân tercemesi' demekle ifâ etmiyor da 'Türkçe Kur’ân!' demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur'an mı var be hey şaşkın!"

29. Mektub'un 4. Nükte'sinin ahirinde mezkûr cümleleri sarfeden Bediüzzaman Hazretleri, 5. Nükte'nin finalindeyse şunları söyler:

"(...) zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, herbir harf-i Kur'ân, bir hakaik hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir."

6. Nükte'ye de burada açtığı 'harf bahsini' misallendireceğini sezdirir şekilde şöyle başlar: "Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatli bir hayali söylüyorum..."

Ve na'büdü'nün 'nun'u konusuna gelir. Malum, Fatiha sûresinde, mü'minler, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz!" demekle 'biz' şeklinde yakarırlar. ('Ben' diyerek ferdî değil yani.) İşte onu manaya katan da 'nun' harfinin varlığıdır. Devamında şöyle diyor mürşidim:

"(...) nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o 'nun'dan inkişaf etti."

Burada bir nefes alalım. Çünkü mevzuu başka bir yöne çevireceğiz. Bediüzzaman Hazretleri, İşaratü'l-İ'câz gibi, Muhakemat gibi, Eski Said Dönemi eserlerinde, Kur'an'ın harflerine kadar inen bir i'cazdan bahsederken 'hayale getirdiklerini' de dikkatlere veriyor.

Mesela İşaratü'l-İ'câz'da diyor ki:

"Şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi; bazan olur ki, bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acip bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır; misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Meselâ: 'beraze' kelimesi muharebe meydanını, 'semerât' kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen, buradaki 'alâ' kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kastıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî bir burak olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler."

Muhakemat'ta ise der ki: "Bak, nerede olursa olsun, 'mübâreze' lâfzı, pencere gibi, meydan-ı harbi, içinde harp olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayalin sinematografisi denilse câizdir." Sonra İşaratü'l-İ'câz'da da bu tâbiri tekrarlar: "Sanki o parçalar, 'meyve' lâfzının meyve bahçesini, 'mübareze' lâfzının meydan-ı harbi göstermesi gibi, birer hayalî sinematograftır. Hem temsiller, eşya mabeynindeki münasebetlerin ve nizam-ı kâinattaki in'ikâsatın sırrı üzerine müessestir. Ve her bir iş bir şeyleri hatırlatır."

Hülasa: Benim anladığım, 'Allahu a'lem' kaydıyla konuşayım, İslam harflerinin-kelimelerinin 'resimsel değerleri' de vardır. Ve sûretleri görüldüğü zaman, ifade ettikleri manaları da çağrıştırırlar, hayale getirirler. Mesela: 'Mübareze' kelimesindeki 'r' ve 'z' harfleri 'ellerinde kılıçlar olan' insanları çağrıştırır. 'semerât/meyveler' kelimesindeki 's' harfi yukarıdaki üç noktasıyla 'dallarda asılı yemişler' görünümünü katar. 'Alâ' kelimesinin zâhiri bile 'bir bineğe oturmuş insan' ihtarına sahiptir. Ve seni alıp 'yücelere' götüreceğini sezdirir.

İşte, Bediüzzaman Hazretleri, na'büdü 'nun'u bahsinde de 'hayalinin harekete geçtiğinden' bahsediyor. Hatta metnin devamında bir itiraz da geliyor: "Kalb ve hayal, o nun-u na'büdü'den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir." Peki, mürşidim, 'bidayeti hayal olan bu tefekküre' nereden başlıyor? Kendimce buna bir cevabı yine 'nun' harfinin İslamca yazılışında buldum.

Evet, 'nun' harfi, sırf zâhirine bakılsa bile, bir cemaat görünüşü vermektedir. Çünkü yukarısında birtek nokta vardır. (Kabe'yi nokta gibi düşünürseniz alt kısmı da hatim gibidir.) Ama arkasında onunla beraber saf tutan bir yarım halka bulunmaktadır. Âdeta 'nun' harfinin noktası imamdır. Altındaki hilali de cemaatidir. Yani, belki, mürşidimin hayaline bu siganın 'kainat büyüklüğüne kadar çıkan cemaatler şeklinde düşünülmesini' yine bir Kur'an harfi vermiştir? Ve, evet, yine mürşidimin dediği gibi: Kur'an'ın harfleri itibariyle de eşi yoktur. Zira o harfler, sadece birer harf değil, zaman zaman sırlarını bağışlayan bir tür resimdirler.

Harf inkılabıyla bize yapılan kötülüklerden birisi de bu 'çağrışım dünyası'ndan mahrum bırakılmamızdır belki. Daha fecisi olacak 'Türkçe ibadet' bu topraklarda tutturulamamıştır. Elhamdülillah. Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır vs. gibi müstakim ulemanın şiddeti muhalefetiyle ümmet bu vartayı atlatmıştır. Ancak harflerin unutturulması bile muhtemelen hayal dünyamıza epey bir bıçak sallamıştır. Bu tahribatı tayin edecek kuvvetimiz bile yoktur.

Yine mürşidimin 29. Mektub'daki şu veciz ifadeleriyle bitirelim:

"Şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise..."

12 Temmuz 2021 Pazartesi

Namaz nasıl 'dürüst' kılınır?

Elmalılı Hamdi Yazır merhumun Fâtır sûresinin 18. ayeti gibi daha birçok ayet sadedinde kullandığı bir ifade var arkadaşım. Mutlaka denk gelmişsindir. Kimileri 'Namazı hakkıyla kılarlar...' diyor. Kimileri 'Namazı erkânına uygun kılarlar...' diyor. Kimileriyse 'Dosdoğru kılarlar...' diye açıklıyor. Ama o şöyle demiş: 'Namazı dürüst kılarlar.' Ne var ki bunda deme sakın. Mübarek hocanın seçimi beni pek etkiliyor. 

Bunu bir pişmanlık gibi yazayım da belki Cenab-ı Hak şifasını verir arkadaşım. Nedir? Namazlardaki eksikliğimdir. Kılmayışım değildir. Onları 'kendimin' kılamayışımdır. Bununla ne demek istiyorum? Onu da açayım: Arkadaşım, inkâra gerek yok, ben sanki bu namazları başkası için kılıyorum. Öyle yalap şalap. Öyle sathî. Öyle hûşûsuz. İnsan derdi için böyle davranmaz. Davranamaz. Tabirimi mazur gör. Çünkü en iyi bununla anlayacaksın. Yaptığım 'türkü söyleyerek aramaya' benziyor. Evet. İtiraf etmeliyim bunu. Bu işi beceremiyorum. Şeklen oluyor gibi. Lakin içindeki ilgisizliğim üzüyor. Böyle olmasının bir yalancı uzaklıktan kaynaklandığını hissediyorum. Farkediyorum. Gurbet sadece mekanî birşey değil ki. Bu şekli de var. Lakin hangi ayakla varacağım? Hangi yoldan varacağım? Nasıl aşılır bu mesafe? Onu tam kestiremiyorum. 

Hiç mi terakki olmadı peki? Açılan bazı daneler var. Hamdolsun. Bazı tohumlar filizlerini gösterdiler. Sözgelimi: Son birkaç yılda gördüğüm itikadî savrulmalar beni "İhdinas sıratal müstakîm!" sahibi etti. "Beni istikametli yola hidayet et!" Oraya geldiğimde hakikaten kendimden bahsettiğimi kavradım artık. Bahsettiğimin kendim olduğunu kavradım. Dürüstleştim. Korktum çünkü. Onlar gibi olmaktan korktum. Bu korku sayesinde Fatiha'dan bir ayet sahibi oldum. Hâşâ. Ne diyorum ben? Şüphesiz öyle olmadı. Fatiha'dan bir ayet bana sahip oldu. Anlatılanın hikâyem olduğunu farkettirildi. Böylece tam da ağzımdan alınan bir cümlenin, lütf-i Yezdan ile, yine ağzıma konulduğuna uyandım. Demeye muhtaç olduğum birşeyin dedirildiğini derkettim. Derken dürüstüm artık. Ağzımın söylediğine kalbimde ilgisizlik kalmadı.

Bir başkası da Musa aleyhisselamın duasıdır. "Vereceğin her hayra muhtacım!" dediğinde o şanlı Nebî sanki benden bahsediyor. Ben de yanında hissediyorum kendimi. Çünkü o benim cümlem. Çünkü o bizim müşterek duamız. Çünkü o bir sırr-ı insaniyete dokunmuş. Çünkü ona Rahman u Rahim şifasını böyle öğretmiş. Ne mutlu ona. Ne mutlu bize. İşte biz de tam öyleyiz. O yerdeyiz. Âdem aleyhisselamın varlığından kıyamete kıpırdamadan orada duruyoruz. Ama derûnumuzdaki bu sızıyı nasıl dillendireceğimizi de bilemiyoruz. Musa aleyhisselam beyanı ağzımızdan alıyor. Yerimize diyor. Sana birşey daha diyeyim mi arkadaşım: Bence cümle peygamberler bunu yapıyor. En çok da Aleyhissalatuvesselam.

Mürşidim "Hem öyle bekà gibi bir hacet-i amme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hâl ile 'Oh, evet, yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et, biz de istiyoruz!' diyorlar..." gibi şeyler söylediğinde önceleri meramını tam tadamıyordum arkadaşım. Şimdi ona da bir parça uyandırıldım. Herhalde buralarda onun fem-i mübarekinden çıkan duaların nasıl 'canımız/fıtratımız içre' olduğundan bahis buyruluyor. Nasıl "Hah, işte, bu lazımdı bize yahu!" diye hislenişimiz anlatılıyor. Yani, evet, Aleyhissalatuvesselamın duaları da, yine mucizesi olarak, 'tam isabet' çıkıyorlar. Onların balına dilini değdiren kendi derdinden tatlandırıldığını farkediyor. Özüne lazımın öğretildiğini idrak ediyor. Ne dilemişse sinemizdeki yaraya dokunmuş. Hangisine dokunmuşsa şifası duaya dönüşmüş. Bu yüzden münacâtını işiten kaybını bulmuş gibi sarılıp ağlaşıyor. Arkadaşım, şaşma bu işe, o kayıp bizden bahsediyor. O kaybettiğimizi dahi unuttuğumuz Yârdan bahsediyor. "O Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendilerini unutturmuştur..." yıldızından nur topluyor.

Hani bazen bir kitabın satırları arasında kendimizi buluruz ya. "Yazar tam da benden bahsediyor!" diye heyecanlanırız. Hisleniriz. Kulak kesiliriz. Aleyhissalatuvesselamın duaları da kalp kulağı açıklar için öyle. Derdini unutmamış dertliler için öyle. Yaralarını inkâr etmemiş yaralılar için öyle. Bundaki muvaffakiyeti de elbette onun bir mucizesi. Ümmî Peygamberin elbette Kur'an'ı bir mucizesi ama kalbimiz avuçlarında yazılıymış gibi okuyup okuyup bize söylemesi de. Dua dua bizi bize haber vermesi de. Ben bu dediğimi de mucizelerinden anıyorum. Bediüzzaman'ın da bu hususa dikkat çekmek için tekrar tekrar niyazlarına atıf yaptığını düşünüyorum. Allahu'l-a'lem. Hem yine diyor ki mürşidim devamında:

"Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştakane, öyle tazarrukârâne saadet-i bakiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor." Burayla birlikte de yazının en başına geri döneceğim arkadaşım. Hem de bu vesileyle Bediüzzaman'ı neden bu kadar çok sevdiğimi bir yönüyle daha tasvire çalışacağım. Şöyle bir yerden başlayayım: Namazı ta çocukluğumda öğrendim. Elhamdülillah. Fakat şimdi düşünüyorum da onu hep bir görev gibi ders aldım. İhtiyaç gibi görmedim. Görev aksatılır. Ama ihtiyaç aksatılmaz. İnsanlar nefes almayı asla ihmal etmezler mesela. Ben de o yıllarda namazımda bir türlü devamlı olamadım. Elbette namaza dair alınan her eğitimin arkasında ihtiyaç dersi de vardı. Fakat bağlarını hakikaten görmek Risale-i Nur'la birlikte oldu. Mezkûr açlık da bununla duyuldu işte. 

Yani, Allah hepsinin emeğinden razı olsun, namazı "Şartları şunlar, farzları bunlar, önce şunlar yapılacak, sonra bunlar yerine getirilecek..." şeklinde öğrenmiştim. Ama mesela Fatiha'yı okurken kendimden bahsettiğimi düşünmüyordum. Risale-i Nur'u okuduktan sonraysa aklımdan çıkaramıyorum. Tahiyyat'ı okurken bir ritüeli yerine getiriyormuş gibi hissederdim. Şimdiyse ucu miraca bağlanmış bir insaniyet sırrının parçası olduğuna eminim. Hikâyemin parçası olduğuna kaniyim. Eskisinden dürüstüm. 

En nihayet alıntıladığım cümleye bağlarsam: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin sünnetiyle bize gelen herşeyin ağlanarak 'Âmin!' denilecek sadâlar içerdiğine iman ettim. Ve onun bu duaları ederkenki halet-i ruhiyesinde de hissem olduğunun farkına vardım. Öyle ya: Allah'ın bütün günahlarını affettiği bir ismet sahibi kendi nefsi için neden bu kadar dertlensin? Elbette onun derdi nefsi değildi. Ama o yalnız kendisi de değildi. O aslında herbirimizdi. Hepimizdi. Herşeydi. Nurundan yaratılan âlemin yangınlarını kendisinde hissediyordu. Kıldığında namazını arkasında saf tutmuş bütün varlığın ibadetini Rabbine sunuyordu. Ben de şimdi bir vakit namazı kendimin kılmaya çalışıyorum. Dürüstçe bir namaz kılmaya çabalıyorum. Fakat kendim bile kendine inanamıyorum. Halimize bakıp gel de ağlama arkadaşım.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Kısa sûrelerin bir editöre hatırlattıkları...

Ben bir insanım. (Bu kesin bilgi.) Birazcık da yazarım. (Bu o kadar kesin değil.) Birazcık da editörüm. (Bu bir önceki kadar bile kesin değil.) Metinlerle olan mesaimden dolayı onlara dair bazı hassasiyetler geliştirdiğimi düşünüyorum. Mesela: Metinlerde vurguyu kullanmamızın en büyük sebebinin 'azı çoğa galip kılmak' olduğunu zannederim. Biraz açayım: Bir kitabı elinize aldığınızda ilk açılan yeri neresidir? Ayraç konulan sayfa. (Ayraç bir vurgudur.) O sayfayı açar açmaz gözünüze ilk çarpan yer neresidir? Büyük harflerle yazılan başlık. (Başlık bir vurgudur.) Sonrasında neyi farkedersiniz peki? Kalın harflerle yazılan kelimeler. (Bold yazım bir vurgudur.) Onlardan sonra dikkatiniz neler çeker? İtalikle yazılan cümleler. (İtalikle yazmak bir vurgudur.) Peki daha sonra? Eğer metinde bunlardan başka/farklı vurgulayışlar yoksa artık normal metni farketmeye başlarsınız. İşte, vurgu, azı çoğa bu şekilde galip kılar.

Peki yazarlar, editörler veya tasarımcılar böylesi vurgulamaları neden yaparlar? Tecrübeme dayanarak ifade edersem: Vurgulanan azın çoğa göre bir üstünlüğü vardır. Bu öyle bir üstünlüktür ki, metnin bütününü değerden düşüremez, ama kendisinin de önemini ifade eder. Bir kitap sadece içindeki bold/kalın metinler için alınmaz. Salt onlar için okunmaz. Salt onlar da okunmaz. Salt onlar okunursa belki hiçbirinden tastamam ders de alınmaz. Fakat metinler de ancak bu vurgularla tamam olur. Peki vurgular neler içerir? Ya metnin bir özetini içerir. (Özetleme vurgusu.) Ya metnin asıl söylemek istediği şeyi ifade eder. (Tema vurgusu.) Ya metin okunurken kaçırılmaması gereken bir ayrıntıya dairdir. (Detay vurgusu.) Yahut da... Aman, uzatmayayım, neticede hepsi aynı noktaya çıkacak. Birşeye yapılan vurgunun amacının, o şeyin, metnin geneline bakarken ifade ettiği değerin 'gözden kaçırılmaması gereken birşey olduğunu' anlayacağız her çeşidinden.

Peki, bu insanî metinlerde böyledir de, vahiyde nasıldır? İşte mürşidim bu bahiste bize aydınlatıcı şeyler söylüyor: "Üslûb-u Kur'ân'ın o kadar acip bir cem'iyeti var ki, birtek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur'ânîyi içine alır. Birtek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur'ân'dır. İşte şu i'cazkârâne îcazdan, büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshildir. Çünkü herkes, her vakit Kur'ân'a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur'ân'ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur'ân'dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur'ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ Kur'ân Fâtiha'da, Fâtiha dahi Besmelede münderiç olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakikate burhan ise ehl-i tahkikin icmâıdır."

Besmele'nin 'nasıl bitmez tükenmez bir hazine' olduğunu anlamak isteyen, eğer Risale-i Nur külliyatındaki ilgili kısımlarla tatmin olmazsa, Elmalılı Hamdi Yazır merhumun Hak Dini Kur'an Dili eserindeki Besmele bölümüne bakabilir. Hazretin o kitapta nasıl sayfalarca Besmele'yi izah ettiğini okuyabilir.

Fakat ben sizinle bugün 'vurgu' bahsi üzerinden 'kısa sûrelerin varlık hikmeti'ne dair kalbime gelen birşeyi paylaşmak istiyorum. Esad Coşan Hocaefendinin (k.s.) bir Ramuzu'l-Ehadis dersini dinlerken uyandım. Allahu'l-A'lem. Kısa sûrelerin faziletini anlatan ehadis-i Nebevîye'nin böyle bir vechi de olabilir: Derste aktarılan hadiste onlar geçtiği için onları örnek vereyim.

Zilzal ve Kafirûn sûresi gibi kısa sûrelerin "Kur'an'ın üçtebiri" veya "dörttebiri" gibi sevaplı olduğunun haber verilmesi, onlarda vurgulanan esasların "Kur'an'ın üçtebirinde" veya "dörttebirinde" anlatılan hakikatler olduğuna işaret ediliyor olabilir. Yani; hangi sûre Kur'an'ın ne kadarı kadar sevaplıysa, onun kısalığı içinde vurguladığı hakikat de Kur'an'ın o kadarı içinde anlatılan bir hakikat. Özetlemesi o şiddette bir özetleme. Vurgusu o değerde bir vurgu. Öğrettiği detay o değerde bir detay. Hatırlattığı tema o değerde bir tema.

Mesela: Kafirûn sûresinin bize öğrettiği "Sizin dininiz size benimkisi banadır!" izzetli duruşu Kur'an'ın dörttebirinde bize öğretilen bir duruş olduğu için onun öğretişi bu kadar ayetin sevabıyla mükafatlandırılıyor. Tabir-i caizse, ihtar ediliyor ki, "Sen bu küçük sûredeki hakikati tam anlayarak okudun, işte, Kur'an'ın dörttebirinde sana öğretilen duruşu kavrandın." Zilzal sûresi yine öyle. Onda ders verilen ahiretin hakikatini kavrayan da Kur'an'ın üçtebirini kavramıştır. Çünkü Kur'an'ın üçtebiri de tüm boyutlarıyla ahireti anlatır.

Cümlelerim alınacak mal gibi durmazsa işaret ettiklerini alın. İfadelerimi dikkatle seçmeye çalışarak toparlarsam: Cenab-ı Hakkın rızası onun varlıktaki vurgusudur. Rızasının vurgu tonunu ise, bize, o şeye dair ayetlerde ve hadislerde haber verilen sevap miktarı söyler. Bir amel ne kadar sevaplıysa ondaki rıza vurgusu o kadar fazladır. Rıza vurgusu da bizler için sadece bir mükafat ifadesi değildir. Bir yazarın okurunun kaçırmamasını dilediği yerlere, ona bir çeşit yardım ve kolaylık olsun diye, metninde dikkat çekişi gibidir. Oraya dikkatle bakıldığında alınacak olanın ziyadeliğidir vurgunun sebebi. Biz kusurlu insanlar metinlerimizde bunu küçük matbaa hileleri ile yapmaya çalışırız. Cenab-ı Hak, şan-ı Rahmetine yakışır şekilde, rızasından haber vererek yapar. Bizi bu şekilde o metinleri daha sık, daha özenli, daha dikkatli, daha mütefekkirane okumaya sevkeder. Ne güzeldir ikramı Onun! İkramının içine ikram sarılmıştır. Onun içine ise ikram. Onun içineyse yine ikram. Allah bizi şu ikramlarından ayırmasın. Âmin.

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...