Bugünlerde, elhamdülillah, İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini okumaktayım. Cenab-ı Hak, Hüccetü'l-İslam'a, yazdığı hakikatlerin okunması sayısınca rahmetler etsin. Biz günahkârları da şefaatine, feyzine, ilmine nail eylesin. Âmin. Okuyanlar bilir. Metinleri cidden pek tesirlidir. Taş kalbimin üzerinde dahi etkisini hissetmekteyim. Fakat, bu vesileyle, Risale-i Nur'a dair bir farkındalığımı paylaşmak isterim. Özeti şöyledir: Malumunuz, Bediüzzaman Hazretleri, bir yerde, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütûhû'l-Gayb'ını okuduğundan bahseder. (İhsan Kasım Salihî abi, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî Üzerine Bir İnceleme isimli eserinde, sözkonusu kitabın aslında Fethu'r-Rabbânî olduğunu, ancak o dönemde Fütûhû'l-Gayb ile Fethu'r-Rabbânî'nin tek isimle basılmasından dolayı Bediüzzaman Hazretlerinin böyle söylediğini nakleder.)
Enteresan bir hikâyesi de vardır. Önce tefeül yapar mürşidim mezkûr kitapta. Ve karşısına "Sen, daru'l-hikmettesin, önce kalbini tedavi edecek bir hekim ara!" cümlesi çıkar. Şaşırır. O dönemde kendisi de Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâsı olduğu için bu işareti, maşaallah, üzerine alınır. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:
"Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir. İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: 'Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara.' Ben dedim: 'Sen tabibim ol.' Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim."
Ben o eserdeki ifadelerin sertliğini-yumuşaklığını bilmiyorum. Çünkü korkumdan okumak nasip olmadı henüz. Fakat, mesmuatıma göre, ağır itâblar içeren üslûbla yazılmış. Bediüzzaman Hazretlerinin de "Bitirmeye tahammülüm kalmadı!" diyeceği kadar kuvvetli tesire sahipmiş demek. Ancak diğer-başka mürşidlerin eserlerini okumak nasip oldu bana. Elhamdülillah. (İşte, şimdi de, zikrettiğim gibi İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini kıraat etmekteyim.) Böylesi büyük mürşidlerin eserlerini okurken, acaba ahirzaman çocuğu olmamızdan mıdır, yoksa nefsimizin zaaflarından mıdır, yeis duygusuna çoklukla kapılırım. Daha evvel okuduklarımda da olmuştu bu. Şimdi yine tekrarlanıyor. Hazretler irşad amacıyla yaralarımızı sayıp dökerken sanki kollarımın mecali tükeniyor. Kulluğa cesaretim kırılıyor. Namazımı bile 'namaz kıldığımı ümit etmeden' kılar bir duruma geliyorum. "Benden hiçbir cacık olmaz!" fikri ruhumu ele geçiriyor. Elim hiçbirşeye varmıyor.
Evet. Şunu kabul ediyorum: Bu kesiklerin de, tıpkı Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Üstad'da yaptığı ameliyat-ı cerrahiye gibi, üzerimizde bir hakkı var. Lazım. Çok lazım. O tokatları yiyecek istihkaka sahibiz zaten. Haketmişiz. Fazlasını da haketmişiz. Lakin öyle-böyle bir kulluk derdi olan bende dahi böyle kalp sektesi yapan metinlerin ben-misal ahirzaman çocuklarına irşadı ne derece 'umumî' olabilecektir? O firavuncuk haline gelmiş nefisleri avuçlarına sığmaz çocuklar bu üsluba ne kadar muhatap olabileceklerdir? Bediüzzaman Hazretlerini gibi aslanı dahi yarısında bıraktıran keskinlik bizim gibi yumuşakları başında tutabilir mi? Hüda hepsine rahmet etsin. O mürşidlerin aziz nasihatlerine layık yiğitler yaşayıp gitmişler. Cennet kervanına sürülüp katılmışlar. Biz o polatlıkta adamlar-kadınlar mıyız? Sizi tenzih edeyim. Kendime baktıkça "Sanki değilim!" diyesim geliyor.
İşte, bu noktada, Risale-i Nur'a talebelik tecrübemi hatırlıyorum. Ben, Allah kabul etsin, Risale-i Nur'u yaklaşık 25 yıldır okumaktayım. 19 yaşımdaydım okumaya başladığımda. Dünden bugüne sergüzeştimi temaşa ederek diyebilirim ki: Risale-i Nur'u okurken hiçbir zaman kendim hakkında yeise düşmedim. Hiçbir zaman karamsarlığa kapılmadım. Bırakmadım. Durmadım. "Bu iyidir-kötüdür!" kesin birşey demiyorum. Sadece bir hissimi-tecrübemi paylaşıyorum. Risale-i Nur okurken kulluğumdan hiç ümitsizliğe kapılmadım. Diğer büyük mürşidlerin eserlerini okurken yaşadığım gibi mahvolmadım. Kollarım iki yana düşmedi. Namazlarımı ölü gibi kılmadım. Aksine, her nedense, Risale-i Nur okurken hep ümitvâr oldum. Hep neşe aldım. Hep şevkim artmış olarak ayrıldım başından. Gerçekliğimi sanki dünyanın başına İslam'ı geçirebilecek bir heyecanda kavradım.
Şimdi, İmam Gazâlî rahimehullahın mübarek eseri "Ey Oğul!" ile meşguliyetim sürerken, bu hissimi kaleme almak istedim. Bediüzzaman Hazretleri bunu özellikle mi yapmıştır? Yapmışsa bundan çıkarılacak ne vardır? Veyahut bu Ahmed'in katı kalpliliğinin bir tezahürü müdür sadece? Ahirzaman çocukları olarak biz de tebliğimizde, vaaz u nasihatimizde, yazdığımızda-çizdiğimizde, nasıl bir yol takip etmeliyiz buna göre? Bir de ayet geliyor hemencecik aklıma. Hani Uhud'dan dönüldüğünde buyruluyor Efendimiz aleyhissalatuvesselama: "Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, bağışlanmalarını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever." Biz de, işte şimdilerde, Risale-i Nur'un etrafından dağılmıyoruz-dağılamıyoruz. Neden? Çünkü mürşidimiz bize çok müşfik davranıyor. Halimizi biliyor. Bizi hafif darbelerle ameliyat ediyor. Kaçırmıyor. Yoksa, o böyle müşfik davranmasa, bıçağının altında çok duramazdık. Kaçtığımız yerde akıbetimiz ne olacaktı peki? Bunu öğrenme fırsatı vermeyen Allah'a hamd u sena etmeliyiz.
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediüzzaman Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Mart 2026 Perşembe
15 Şubat 2025 Cumartesi
Mustafa Kemal neden şeriat istemedi?
"Hürriyeti âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avam-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih ola..." Divan-ı Harb-i Örfî'den.
Michael J. Sandel'ın Eksik Kitaplar'dan çıkan 'Adalet' isimli eserini 'okunması gerekenler' içinde sayarım hep. Çünkü, kitap, 'adalet' meselesinin sadece 'uygulamayla' değil 'felsefe'yle de ilişkili olduğunu öğretir. Yani, adalet, yasalardan önce itikattır. Neyin 'adalet' olduğuna dönük 'imanınız' sonrasındaki uygulamalara 'bakışınızı' da şekillendirir. Eğer 'toplumsal fayda'yı önceleyen bir adalet anlayışına sahip olursanız 'bireysel özgürlükler'i önemsemeyebilirsiniz. Eğer 'bireysel özgürlüğü' önceleyen bir adalet anlayışınız varsa 'toplumsal faydayı' değerli bulmayabilirsiniz. Veyahut, standart bir müslüman gibi, her hususta belirleyicinin 'herşeyi en hikmetli şekilde yaratan Âdil-i Mutlak' olması gerektiğine iman ederseniz, beşerî hukukların yerine, 'şeriatı' talep eder hale gelebilirsiniz. Burada farkı ortaya çıkaran illa 'itikadınız'dır. Neye itikad ediyorsanız ona göre bir 'adalet'iniz olur. Tam tersini söylemek de mümkündür belki. Hangi kanunlarla yönetilirseniz o kanunun itikadına doğru eğilirsiniz.
"(...) ahlakî çıkmazlarla mücadele etmek, özel hayatımızda ve kamusal alanda, uygulanacak ahlakî iddianın nasıl geliştirileceğini açıklar. Demokratik toplumlarda hayat doğru, yanlış, âdil ve adaletsiz üzerine anlaşmazlıklarla doludur. Bazı insanlar kürtaj hakkını savunurken diğerleri için kürtaj cinayettir. Bazıları çabalarıyla para kazanmışlardan vergi almanın âdil olmadığına inanırken, bazıları fakirlere yardım için zenginlerin vergilendirilmesinin hakkaniyet olduğuna inanır. Bazıları geçmişteki yanlışları düzeltmek adına, üniversite kabullerinde pozitif ayrımcılığı savunurken, bazıları bunu yetenekleriyle kabul edilmeyi hakeden insanlara karşı yapılmış ayrımcılığın adaletsiz bir türü olarak kabul eder. Bazıları terör şüphelilerine işkence yapılmasını özgür toplumun bir alçaklığı ve ahlakî iğrençlik olarak reddederken, bazıları terörist bir saldırıyı engellemek için gerekliyse bunu savunur. Siyasal seçimler bu anlaşmazlıklar üzerine bir kazanma ve kaybediştir. Sözde kültür savaşları bunlar üzerine yapılır. Kamusal hayatta ahlakî soruları tartışırkenki hırs ve güç dikkate alınırsa, aklın ötesinde, ahlakî düşüncelerimizin kesin olarak inançla ve yetişme tarzıyla belirlendiğini düşünmeye meyledebiliriz."
Bazı vehhabi-selefilerin dediği gibi "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen kâfir olur!" demiyorum ha. Yanlış anlaşılmasın. Çünkü "Allah'ın indirdiğini tasdik etmeyen ancak kâfir olur..." diye biliyorum. Uygulayamasa da doğruluğunu kabul eden kâfir olmaz. Yahut cebrî sebeplerle doğruyu uygulaması engellenen kâfir sayılmaz. Lakin uzun süre bâtıl yasalarla yönetilen bir insanın da temayülleri değişir. 'Öyle yapmaya' dönük alışkanlıkları oluşur. Her alışkanlıksa bir 'sunî fıtrat'tır. Yani fıtrattan sanılır, sanrılanır, fakat değildir. Tıpkı 'madde bağımlılığı' gibi bir 'toplumsal tiryakilik' oluşur. Şerif Mardin Hoca, Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te Mustafa Kemal'in stratejisindeki kurnazlığın da bu olduğunu söyler. O, halkı, seküler hukuka ikna etmeye çalışmamıştır. Gönüllerine bakmamıştır, beklememiştir. Ya? Aksine inkılaplarını dayatmıştır. Dipçik gücüyle uygulamıştır. Batılılaşmayı cebirle tatbik ederek alışkanlıkları değiştirmiştir. Yeni hukukla yetişen yeni nesiller de ekseriya seküler yaşama bağımlı hale gelmiştir. 'İtikadı' ile 'ameli' arasındaki mesafe açılmıştır. Ve bu kem makas her yeni nesilde daha da açılmaktadır.
"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."
Tam bu eşikte, arkadaşım, Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Lem'a'daki analizlerini hatırlamak yerinde olur. Zira, o, günahın en büyük zararının 'insanın içindeki kem temayülleri besleyip güçlendirmekle' olduğunu söyler. Ona göre 'Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var'dır. Alışkanlıkları günahları vesilesiyle değişmiş bir ferdin içindeki eğilimler de küfrün kapısına doğru meyillenir. Evet. İnsan 'objektif' bir canlı değildir. Zevklenmeyi âdet haline getirdiği şekle göre imanını değiştirebilir. Zaten günahlardan da en çok bu sebepten korkulur. Bağımlılık haline dönüşüp kişinin itikadına kadar sirayet etmesi mümkün olduğu için. Bu tehlike herkes için az-çok geçerlidir:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor. Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor. Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır..."
İşte, Tek Parti Dönemi kurnazlığı da, Bediüzzaman Hazretlerinin feraseti de, aynı resimde belirginleşiyor. Birisi, an'ane-yi İslamiye'yi zorla değiştirmesinin, kendisine ileride nasıl zakkum meyveleri aldıracağını kestiriyor. Diğeri, esas hedefin neresi olduğunu farkederek, muhafazası için mesai sarfediyor. Dikkat ediniz, mürşidimiz, o şartlarda bir hukuk kavgasına girmiyor. Zira elinde buna muvaffak olabileceği bir kudret yoktur. Ancak o planın ucunun gidip nereye dayanacağını seziyor. Ve elinden geldiğince orada, yani iman dairesini tahkimde, bulunuyor. Tabir-i caizse, cepheyi daha geriye çekiyor, merkezin düşmesini engellemeye çabalıyor. Çünkü merkez düşerse geri dönüşü olmayacaktır. Fakat düşmezse ordularının birgün tekrar hücuma kalkabilmesi mümkündür. Hani eskiler derler: "Dere yatağını mutlaka alır." Hem yine denir: "Su akar çatlağını bulur." Yeter ki sılasını unutmasın. Cenab-ı Hak, bize, ümmetin çeperlerini tekrar fethe çıktığı günleri görmeyi nasip eylesin. Âmin. Allahümme âmin.
Michael J. Sandel'ın Eksik Kitaplar'dan çıkan 'Adalet' isimli eserini 'okunması gerekenler' içinde sayarım hep. Çünkü, kitap, 'adalet' meselesinin sadece 'uygulamayla' değil 'felsefe'yle de ilişkili olduğunu öğretir. Yani, adalet, yasalardan önce itikattır. Neyin 'adalet' olduğuna dönük 'imanınız' sonrasındaki uygulamalara 'bakışınızı' da şekillendirir. Eğer 'toplumsal fayda'yı önceleyen bir adalet anlayışına sahip olursanız 'bireysel özgürlükler'i önemsemeyebilirsiniz. Eğer 'bireysel özgürlüğü' önceleyen bir adalet anlayışınız varsa 'toplumsal faydayı' değerli bulmayabilirsiniz. Veyahut, standart bir müslüman gibi, her hususta belirleyicinin 'herşeyi en hikmetli şekilde yaratan Âdil-i Mutlak' olması gerektiğine iman ederseniz, beşerî hukukların yerine, 'şeriatı' talep eder hale gelebilirsiniz. Burada farkı ortaya çıkaran illa 'itikadınız'dır. Neye itikad ediyorsanız ona göre bir 'adalet'iniz olur. Tam tersini söylemek de mümkündür belki. Hangi kanunlarla yönetilirseniz o kanunun itikadına doğru eğilirsiniz.
"(...) ahlakî çıkmazlarla mücadele etmek, özel hayatımızda ve kamusal alanda, uygulanacak ahlakî iddianın nasıl geliştirileceğini açıklar. Demokratik toplumlarda hayat doğru, yanlış, âdil ve adaletsiz üzerine anlaşmazlıklarla doludur. Bazı insanlar kürtaj hakkını savunurken diğerleri için kürtaj cinayettir. Bazıları çabalarıyla para kazanmışlardan vergi almanın âdil olmadığına inanırken, bazıları fakirlere yardım için zenginlerin vergilendirilmesinin hakkaniyet olduğuna inanır. Bazıları geçmişteki yanlışları düzeltmek adına, üniversite kabullerinde pozitif ayrımcılığı savunurken, bazıları bunu yetenekleriyle kabul edilmeyi hakeden insanlara karşı yapılmış ayrımcılığın adaletsiz bir türü olarak kabul eder. Bazıları terör şüphelilerine işkence yapılmasını özgür toplumun bir alçaklığı ve ahlakî iğrençlik olarak reddederken, bazıları terörist bir saldırıyı engellemek için gerekliyse bunu savunur. Siyasal seçimler bu anlaşmazlıklar üzerine bir kazanma ve kaybediştir. Sözde kültür savaşları bunlar üzerine yapılır. Kamusal hayatta ahlakî soruları tartışırkenki hırs ve güç dikkate alınırsa, aklın ötesinde, ahlakî düşüncelerimizin kesin olarak inançla ve yetişme tarzıyla belirlendiğini düşünmeye meyledebiliriz."
Bazı vehhabi-selefilerin dediği gibi "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyen kâfir olur!" demiyorum ha. Yanlış anlaşılmasın. Çünkü "Allah'ın indirdiğini tasdik etmeyen ancak kâfir olur..." diye biliyorum. Uygulayamasa da doğruluğunu kabul eden kâfir olmaz. Yahut cebrî sebeplerle doğruyu uygulaması engellenen kâfir sayılmaz. Lakin uzun süre bâtıl yasalarla yönetilen bir insanın da temayülleri değişir. 'Öyle yapmaya' dönük alışkanlıkları oluşur. Her alışkanlıksa bir 'sunî fıtrat'tır. Yani fıtrattan sanılır, sanrılanır, fakat değildir. Tıpkı 'madde bağımlılığı' gibi bir 'toplumsal tiryakilik' oluşur. Şerif Mardin Hoca, Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te Mustafa Kemal'in stratejisindeki kurnazlığın da bu olduğunu söyler. O, halkı, seküler hukuka ikna etmeye çalışmamıştır. Gönüllerine bakmamıştır, beklememiştir. Ya? Aksine inkılaplarını dayatmıştır. Dipçik gücüyle uygulamıştır. Batılılaşmayı cebirle tatbik ederek alışkanlıkları değiştirmiştir. Yeni hukukla yetişen yeni nesiller de ekseriya seküler yaşama bağımlı hale gelmiştir. 'İtikadı' ile 'ameli' arasındaki mesafe açılmıştır. Ve bu kem makas her yeni nesilde daha da açılmaktadır.
"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."
Tam bu eşikte, arkadaşım, Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Lem'a'daki analizlerini hatırlamak yerinde olur. Zira, o, günahın en büyük zararının 'insanın içindeki kem temayülleri besleyip güçlendirmekle' olduğunu söyler. Ona göre 'Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var'dır. Alışkanlıkları günahları vesilesiyle değişmiş bir ferdin içindeki eğilimler de küfrün kapısına doğru meyillenir. Evet. İnsan 'objektif' bir canlı değildir. Zevklenmeyi âdet haline getirdiği şekle göre imanını değiştirebilir. Zaten günahlardan da en çok bu sebepten korkulur. Bağımlılık haline dönüşüp kişinin itikadına kadar sirayet etmesi mümkün olduğu için. Bu tehlike herkes için az-çok geçerlidir:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor. Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor. Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır..."
İşte, Tek Parti Dönemi kurnazlığı da, Bediüzzaman Hazretlerinin feraseti de, aynı resimde belirginleşiyor. Birisi, an'ane-yi İslamiye'yi zorla değiştirmesinin, kendisine ileride nasıl zakkum meyveleri aldıracağını kestiriyor. Diğeri, esas hedefin neresi olduğunu farkederek, muhafazası için mesai sarfediyor. Dikkat ediniz, mürşidimiz, o şartlarda bir hukuk kavgasına girmiyor. Zira elinde buna muvaffak olabileceği bir kudret yoktur. Ancak o planın ucunun gidip nereye dayanacağını seziyor. Ve elinden geldiğince orada, yani iman dairesini tahkimde, bulunuyor. Tabir-i caizse, cepheyi daha geriye çekiyor, merkezin düşmesini engellemeye çabalıyor. Çünkü merkez düşerse geri dönüşü olmayacaktır. Fakat düşmezse ordularının birgün tekrar hücuma kalkabilmesi mümkündür. Hani eskiler derler: "Dere yatağını mutlaka alır." Hem yine denir: "Su akar çatlağını bulur." Yeter ki sılasını unutmasın. Cenab-ı Hak, bize, ümmetin çeperlerini tekrar fethe çıktığı günleri görmeyi nasip eylesin. Âmin. Allahümme âmin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...