Tesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tesir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2026 Cumartesi

Celal Karatüre'den nurculara da bir mesaj var!

Selim İleri'den okuduğumu hatırlıyorum arkadaşım. Fakat notlarımda aratınca bulamadım. Yazık ki düzgün kaydetmemişim. Hatırımda kaldığı kadarıyla 'manaca' nakledeyim. Şöyle birşey söylüyordu İleri: Bizdeki arabesk müzik Awara Hoon'un, galat-ı meşhur söylenişiyle Avaramu'nun, çocuğudur. Her alanda olduğu gibi, müzik alanında da kemalist rejim tarafından uzun süre baskı altında tutulan Asyalı kodlarımız, 1955'de gösterime giren Hint filmi 'Avâre' ile birden uyanıvermiştir. Özünde kim olduğunu hatırlamıştır. Hem film hem de şarkısı, öyle ilgi çekmiştir ki, birçok yerli versiyonu da yapılmıştır. Bir dönem Türkiye'yi kasıp kavuran arabesk müzik furyası da yine Awara Hoon'un sonuçlarındandır. Gösterim zamanının 'körkütük-zorba Batıcı' CHP'nin tek parti diktasından nisbeten 'ananevî değerlere saygılı' DP iktidarına geçtiğimiz bir aralığa denk gelmesi de Avâre'ye çarpan etkisi yapmıştır.

Özgürlüklerinin 'AK Parti başa geçince kalktığını sanan' Z kuşağı gençlerine küçük bir malumat vermek kabilinden Murat Bardakçı'nın ilgili makalesinden alıntı yapalım:

"1926'da, İstanbul'daki Sarayburnu Parkı'nda, dinleyicilerinin arasında Reisicumhur Mustafa Kemal'in de bulunduğu bir konser vardır ve konsere Mısır'ın o senelerdeki meşhur hanım seslerinden olan Müniretü'l-Mehdiyye de katılmaktadır. Mısırlılar'dan sonra sıra Rebâbî Mustafa Bey'in çalıştırdığı Eyüplü gençlere gelir. Onların da programlarını tamamlamalarından sonra Mustafa Kemal bir konuşma yapar ve 'Burada icra edilen musiki, yüz ağartıcı olmaktan uzaktır!' der.

O günler inkılâp günleridir ve ortalığı birden bir 'musiki inkilâbı' tartışması kaplar. Tartışmalar birkaç gün içerisinde resmiyet kazanır ve zamanın Maarif Vekâleti Sanayi-i Nefise Encümeni yani Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Komisyonu, resmî belgelerde 'alaturka' diye geçen Türk müziğinin eğitiminin yasaklanmasına karar verir. Resmî açıklama, kararı Talim ve Terbiye Heyeti'nin de kabul etmesinden sonra yapılır. Karara göre biri Ankara'da, diğeri de İstanbul'da olmak üzere iki yeni konservatuvar kurulacak ve bu okullarda sadece Batı müziği öğretilecektir. (...) Kararı, 1926'nın 25 Ekim'inde, o sırada İstanbul Valisi olan Muhittin Üstündağ açıklar. Haberi, gazeteler de 'Alaturka musikiye elveda! Resmî müesseselerde alaturka musiki ilga edildi, artık bu musikiden tarih derslerinde bahsolunacaktır' gibi başlıklarla verirler.

İlk alaturka musiki yasağı işte böyle konmuş ve yasak tam 50 sene boyunca, Süleyman Demirel'in meşhur Milliyetçi Cephe hükümetininin İstanbul'da, 1976'da, bir Türk Müziği Konservatuvarı açmasına kadar titizlikle uygulanmıştır. Diğer yasak ise, 1934 yılında Atatürk'ün Meclis'i açış konuşmasında musikiden bahsetmesinden hemen sonra gelir, sekiz ay devam eder ve bu müddet zarfında radyolarda alaturkanın icrası yasaklanır."

Yani, arkadaşlar, Mustafa Kemal o kadar özgürlükçü(!) bir lider ki, bir halkın bin yılları aşkın geçmişe uzanan yerli müzik muktesebatını devlet gücüyle silip atabileceğini düşünüyor. (Bir benzerini Çin bugün Uygur müslümanlarına uygulamaktadır.) Halk muziği, tasavvuf musikisi, sanat müziği vs... İçinde Asyalılık-Müslümanlık-Araplık kokan hiçbirşeye acımıyor. Çiziyor. Tıpkı diğer alanlarda yapmayı denediği gibi 'yalnız emir/yasak koymakla' bir milleti koyun gibi istediği tarlaya sürebileceğini sanıyor. Fakat elbette kazın ayağı öyle olmuyor. Halk, devletin ulaşamadığı yerlerde, kimliğini yaşatmaya devam ediyor. Bazen de, Awara Hoon'da olduğu gibi, dışarıdan gelen bir ses ona 'aslında nereli olduğunu' çağrıştırıyor. Ve tavuk kümesine alıştırılmaya çalışılan kartal kanatlarını şöyle bir açıp havayı yokluyor.

Tıpkı Celal Karatüre kardeşin bir def, bir ses, bir zikirle yaptığı şekilde...

Evet. Sanki tarih tekerrür etti. Önceleri pop, sonraları rap müzikle, zihinleri iğdiş edilen gençler, çocuklar, hatta hepimiz 'aslında kim olduğumuzu' birden hatırladık. Neyle oldu bu uyanış? Çok büyük bir inkılap hamlesiyle mi? Büyük büyük yatırımlarla mı? Devletçe güdülen komplike bir siyasetle mi? Hayır. Hiçbiri. Hiçbiri değil. Koca incir ağacını küçücük incir çekirdeğine taşıttıran Azamet-i Kudret Sahibi yine hem azametini hem kudretini gösterdi. Kimilerinin 'roman' deyu küçük gördüğü, üzerindeki dervişlik kisvesini belki hiç yakıştırmadığı, esmer tenli bir mübareği vesile etti. Onunla kendi muazzez adını 'Allah, Allah, Allah!' nidalarıyla milyonlara söylettirdi. Zaten öyledir. Bil ey öyledir. Hep öyledir. Mürşidim Bediüzzaman da demiştir: "Bir zerre ihlâslı amel batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır."

Seyyid Hüseyin Nasr da, İslam Sanatı ve Maneviyatı'nda, mutasavvıfların musiki sevgisini izah eden iktibaslar yapar. Hatta bu iktibaslardan birisinde denir ki: "Beden olarak canlı olsalar da kalpleri ölü olanlar için de müzik dinlemek uygun değildir. (...) Ancak, ister ruhunu keşfetsin isterse de keşfetmesin, kalbi zevkli olanların müzik dinlemesi zorunludur. Müzikte üçyüzbin keyif vardır ki, bir tanesinin yardımıyla bile, ibadetin herhangi bir biçimi aracılığıyla hiçbir ârifin başaramayacağı bir şekilde, marifet yolunun bin yılı birden yaşanır."

Bugünlerde bir ilahi vesilesiyle yaşadıklarımız da şu sözün delili gibidir.

Evet. Bu insanlar, gençler, çocuklar; onlara akılla-fikirle anlatabileceklerimizin çok daha fazlasını; "Kâbe'de hacılar 'Hû' der Allah!" diyerek zevketmektedirler. Belki manasını tam bilmemektedirler ama heyecanını emmektedirler. Tecrübe cidden çok gözaçıcıdır. MEB'e, Diyanet'e, hatta doğrudan Külliye'ye 'dindar bir gençlik' yetiştirmenin yöntemlerinden ehemmiyetli bir tanesini öğretmektedir. Dersimiz sarihtir: Eğer çocuklarımızı 'Hav-hav'a teslim etmek istemiyorsak 'Allah' demeyi sevdirecek ezgilere yatırım yapmalıyız. Müzisyenlerimizi buna teşvik etmeliyiz. Belediyelerimize bunların konserlerini verdirmeliyiz. Eşi-dostu zengin etmeye değil, cidden ilgi çekecek, sevilecek, rağbet görecek ilahiler-marşlar ürettirmeliyiz. Ve bu ezgileri üretirken nazar edeceğimiz şey yine kökümüzdeki zikrullah heyecanıdır.

Bediüzzaman Hazretleri müzik konusuna bakışını ifade ederken diyor ki:

"Sanki kâinat İlâhî bir musikî dairesidir. Türlü türlü avazlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intiba ettirmekle kalbleri, ruhları, nuranî âlemlere götürür, pek garip misalî levhaları göstermekle o ruhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder. Fakat o kulak, küfürle tıkandığı zaman, o leziz, mânevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden avazlar, mâtem seslerine inkılâp eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur. Bu sırra binaendir ki, şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet, ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îras eden sesler helâldir. Yetimâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır." 

Evet, Celal Karatüre kardeş, elhamdülillah, bize bir işaret fişeği attı. Yahut da Hazret-i Allah, Celal Karatüre kardeşimizi, böyle bir uyanışa vesile eyledi. Şimdi bu atılan fişeğin peşine istikametle düşmek gerekiyor. Kültür Bakanlığı'ndan bu hususta birşey ummuyorum. Peh. Orasının zihniyeti bambaşka bir zihniyet. Fakat gençlerin-çocukların dünyasında maneviyatın varlığını önemseyen her kurum-kişi dillerine dolanacak böylesi ezgilere mesai sarfetmelidir. Devlet yapmazsa cemaatler. Cemaatler yapmazsa kişiler. Nurcular da bu hususa kulaklarını kapatmasınlar. Zira mürşidimizin bize ne dediği açıktır. Üstadın kulağı da, tıpkı mutasavvıflar gibi, Rahmanî musikîye meyillidir. O halde biz de tefekkürümüzü müziklendirerek bu zikirhaneye yordamımızla katılabiliriz. Hüda hayırda yardımcımız olsun. Âmin. Âmin.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Tesirin sırrı...

Risale-i Nur’da Bediüzzaman’a sorulmuş suallerin tam bir netlikle ortaya konulması, cevapların doğru bir şekilde anlaşılmasının da kapısı. Soruyu atlayıp cevaba konsantre olduğunuzda, mehri dikkat olan o nazenin güzeller, sanki perdelerini açmıyorlar. “Kapımdan doğru gelmedin ki...” diyorlar. “Doğru gelmedin ki, sana sırlarımı diyeyim. Önce kapılara/sorulara konsantre ol. Neyin, ne şekilde merak edildiğini öğren. Çerçeveyi fethet. Doğru sualleri sormayanlar doğru cevaplara ulaşabilir mi hiç?”

“Mahrem bir suale cevaptır” başlıklı mektuba da bu gözle bakıyorum. Orada bir talebesinin sual ettiği; “Neden senin Kur’ân’dan yazdığın Sözlerde bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur?” sorusu arkasında bir sırrın altının çizildiğini hissediyorum. Özellikle soranın belirteç olarak kullandığı iki kelime; yani ‘müfessir’ ve ‘arif’ kelimeleri arkasında iki farklı marifet üretim sisteminin sorgulandığını, Bediüzzaman’ın ise, ikisini de takdir etmekle birlikte Kur’an’ın marifet/bilgi üretim sisteminin detaylarını verdiğini görüyorum.

Bu sual beni alıp külliyat içinde gezdiriyor. Mesela; İbn-i Arabî’nin, Fahreddin-i Razî’ye yazdığı bir mektupta geçen “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır” cümlesinin izahının istenildiği o yer geliyor aklıma. Orada Bediüzzaman, ‘müfessir’ teriminin içini dolduran bir sorgulamayla, ilm-i kelamın marifet üretim sistemini, İbn-i Arabî’nin safında bir duruşla eleştiriyor. Ve diyor ki; “Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor.”

Fakat metnin devamında, bu sefer de savunmasını yaptığı İbn-i Arabî’yi karşısına alarak; bence, yukarıdaki sualde ‘arif’ kelimesinin içeriğine işaret eden şu eleştiri yapıyor: “Hem, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur’ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, veraset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nisbeten o kadar noksandır.”

Ve devamında da bu eleştiriyi, masiva ile münasebetlerindeki sorunları detaylandırarak belirginleştiriyor. Hatta bu noktada İmam-ı Rabbanî’nin de Bediüzzaman eleştirisinden kaçamadığını belirtmek gerek. Bediüzzaman, onun da, vahdetü’ş-şuhud mesleğiyle, vahyin varlıkla öğütlediği münasebet şekline tam uygun hareket etmediğini beyan ediyor. Kur’an’ın tekrar be tekrar bakılmasını istediği kâinatı unutmayı öğütlediğini söylüyor.

Bu iki mektup aklımda biraz daha yolculuk yapıyorum müfessir ve arif kelimesinin arkasında. Arif kelimesi dair bulduğum bütün tanımlar, bilgi de daha çok sezgiyi önplana çıkaran, tasavvufî, ahlakî ve tecrübî bir öğrenim şeklini ortaya seriyor. Yani arif, daha çok enfüsî tefekkürü omuzlarına alıp, kendinden hareketle Allah’ı tanımaya çalışan ve hatta bazen bu nedenle genel geçer sayılan şeyleri bile arkasında bırakmayı göze alabilen kişiyi temsil ediyor. Ehad ismi gölgesinde yapılan bir seyahat bu. “Benim Rabbim” cümlesinin arkasında gerçekleştirilen bir marifet yolculuğu. Belki de bu nedenle arifane bir bilgi üretim sistemine dayalı tasavvuf ekolleri sürekli farklı ve altyollar üreterek yolculuklarına devam ediyorlar. Bugünkü zengin tarikat kültürümüz, bu arifane üretimin haritası, delili.

Bunun rağmına ilm-i kelam ise, ürettiği bilgi türü az nüans içeren, ama bununla birlikte altyolları az olan bir marifet şekli. Vahyin açıklanması ilm-i kelam usûlünde belki en nihayet lisan-ı Araba ve rivayetlere hâkimiyetle geliştiğinden tasavvuf yolundaki gibi bir çok renklilik yaşamıyor. Ama arifane yolun rağmına olarak bilgi üretiminde zayıf kalıyor. Çünkü ‘görelilik ve kişisel keşifler’ bu ilm-i kelam usûlü içinde eriyorlar. Ve daha da önemlisi; bilgi çok akıl düzeyinde üretilen bir marifet içerdiği için sair latifelerin hisseleri zayıf kalıyor.

Bediüzzaman ise bilgi üretiminde ilm-i kelama taraf çıkıp sezgiyi ötelemeden, ama tasavvufun da ‘göreliliği’ bir cadde-i kübra haline getirmesine arka çıkmadan Kur’an’ın marifet yolunun altını çiziyor “Mahrem bir suale cevaptır”da. Haydi, o paragrafı bir kez de birlikte okuyalım:

“Çünkü, yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır.”

Bana bu bahis işte ancak baştaki suali tam anlayınca birazcık açılıyor. İlm-i kelamın kalıplarına sıkışmadan, ama tasavvufun da —eğer ayakları yere bastırılmazsa—spekülatif olmaya gidebilecek marifetine gitmeden; tasavvurların tasdikle/akılla sınandığı... Teslimiyetlerin altları doldurularak imana dönüştürüldüğü... İltizamların/gerekliliklerin iz’an’la/kalben de gerekçeleri anlaşılarak taassuptan kurtarıldığı... Tasavvufun/“Benim Rabbim” marifetinin hakikate/“Âlemlerin Rabbi” marifetine dönüştürüldüğü yani görelilikten kurtarıldığı... Çıkılan yolun yeni bir dava olmayıp, zaten var olan İslam davasına genelgeçer burhan/delil üretimine konsantre olunduğu ve bu yolda delil/burhan üreten herkesin de kardeş bilindiği bir düzlem belki de Kur’an’ın bilgi üretim sistemi...

Şimdi bize düşen; mahrem bir sualdeki ‘müfessir’ ve ‘arif’ kelimelerini aklımızda tutarak, mümkün mertebe, oradaki suale cevap olabilecek bir bilgi üretiminde bulunmaktır. Teslimsiz, kabulu mümkün olmayan kaziyelerin veyahut delilsiz ikna bekleyen tasavvurların gönüllüsü olmamaktadır. Hakikat gibi genelgeçer bilginin peşinde olmak, görelilik ekseninde lezzetli ve fakat genelgeçerliliği problemli bilginin peşinde koşmamaktır. Ve en önemlisi; sezginin ürettiği bilgiyi inkâr etmeden, onu, bu paragrafın dönüşümünden geçirerek kullanmaktır. Evet, veraset-i nübüvvet yolu budur. Marifet üretiminde aklın ve sair latifelerin kardeşliğidir. Cadde-i kübra da ancak buna derler. İşte bu caddede üretilen bilginin tesiri, karşı konulmazdır.

Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?

Efendim, tanıyanlar zaten biliyor, bilmeyenler şimdi bilecek, bende biraz 'kitap oburluğu' var. Eline her geçeni okuyan cinstenim. ...