Alay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Alay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2026 Pazar

Deniz'i öldürmeye değil kurutmaya taraftarım!

"Eğer andlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkarda önde gidenlerle savaşın, çünkü onların yeminleri sayılmaz, belki vazgeçerler."
(Tevbe sûresi, 12)

Fıkradır. Anlatılır. Nasreddin Hoca merhum birgün evde tesbih çekiyormuş. Hanımı gelip sarsmış: "Hoca, hoca!" demiş. "Kalk! Senin Karakaçan firar etmiş." Hoca'nın da keyfi kaçmış tabii. Kalkıp eşeğini aramaya koyulmuş. Fıkra o ya. Yolda Profesör Dalâl Tamkör'e rastlamış. O da "Hazır yakalamışken evrenin kaotikliğinden, evrimden, ateizmden felan bahsedeyim Hoca'ya!" diye düşünmüş. "Belki bu defa imanını çalarım!" Halbuki Hoca'nın imanını çalmak göle maya çalmaktan zor. Maşaallah. Neyse. Soru-cevap derken epey bir kafası ütülenmiş bizim Nasreddin Hoca'nın. Dönmüş evine gelmiş. Hanımı sormuş: "Hoca, buldun mu eşeği, ne oldu?" Cevap yok. Tesbih çekiyor yine. Ahıra bakmış. Eşek yok. Tekrar Hoca'yı sıkıştırmış: "Ah şaşkın Hoca, madem bulamadın daha eşeği, neye dönüp şükredersin?" Hoca, hiç tesbihi bırakmadan, cevap vermiş: "Hanım, hanım; biz bir eşeği kaybediyoruz da, şükrü bırakıp şekvaya başlıyoruz. Halbuki dışarıda imanını kaybedenler var, kayıplarının farkında bile değiller, dönüp aranmıyorlar hiç! Onları bulunca eşeğimin kaybından razı oldum. Sen de Hazret-i Mevlaya çok şükret ki öyle e... olmadık."

Bu da mizah. Herşeyin, tıpkı meşrutiyet gibi, 'meşruası' var. Evet. Hürriyetin de şer'îsi var. Bediüzzaman Hazretleri şer'î olmayan hürriyete 'şeytanın istibdadı' diyor hatta. O yüzden 'neyin özgürlük diye satıldığına' da dikkat etmek gerek. Sözgelimi: Bu modern zaman meddahlarına, ahirzamanın standupçılarına, elsiz-ayaksız teslim olursak, bir 'sınırsız hürriyet' verirsek, döner yedi ceddimize söverler, sırf kendileri gibi denî birileri gülecek diye, birşey diyemez oluruz. Üstelik dediğimin bir tık ilerisinde şu var: Gençler arasında prim yapan tek metâ 'ciddiyetsizlik' olur. Yani kimseyle oturup konuşamaz hale geliriz. Zira nasihatin de tesir edebilmesi için muhatabında ciddiyetin bulunması gerekir. Herşeyin tesiri ciddiyetle mümkündür. Ciddiyeti olmayanla yürünmez. Ciddiyeti olmayanla iş yapılmaz. Ciddiyeti olmayana emanet verilmez. Ciddiyeti olmayanı bakkala bile gönderemezsiniz. O derece.

Bununla ilgili de bir hatıram var. Evet. Lisede 'Ahmed' isminde bir arkadaşım vardı. Aslen Sivaslıydı fakat ailesi Ankara'da yaşardı. Muzipliğiyle meşhurdu. Bu muzipliğinin bir tarafı da insanların konuştukları sözcüklere 'komik yan anlamlar yüklemek' üzerine şekillenirdi. İşin edebsizliğe de vardığını tahmin edersiniz. Namazsız-abdestsiz bir çocuk değildi amma bu kötü huyu vardı. Bir cuma namazı çıkışında düşünceli görünce sormuştum: "Ne oldu?" Dedi ki: "Benim bu kötüye çekme işini bırakmam lazım." Hayret ettim tabii. Öğrencilikten daha ziyade mesleği gibi birşey. "Neden?" diye üsteledim. "Camide bir ermişe falan mı denk geldin?" Düşündüğüm gibi değilmiş. Duyduğu herşeyi komik-kötü yan anlamlara yormak öyle pis bir meleke kesbetmiş ki hoca hutbe verirken bile aklına onlar geliyormuş. Daha imanını kaybetmediği için de endişeliymiş. Çarpılmaktan korkuyormuş. Vaaay.

Buradan şuraya geçeceğim: Her fiil/eylem tekrar edildikçe, üzerine düşüldükçe, dikkat kesildikçe, alışkanlığa dönüşüyor. Alışkanlıklar da âdeta sunî birer fıtrat halini alıyorlar. Uzun süre su içmeyen insan ölür. Bedeni bunu kaldıramaz. Çünkü su içmek fıtrattandır. Fakat, kem madde bağımlıları da, uzun süre alamadıklarında, tıpkı çok ihtiyaçları olan birşeyi almamışlar gibi tepki verirler. Bazıları bu 'yoksunluk krizleri' sırasında ölürler hatta. Yani vücud alıştığı o şeyin yokluğunu kaldıramaz. O nedenle bu derece bağımlılara uyuşturucu birden bıraktırılmıyor. Önce aynı etkiyi yapan ilaçlarla alışkanlığı zayıflatılıyor. Dozaj düşürülüyor. Sonra kesiliyor. Zira tekrar ettiğimiz her fiil bizde bir yola dönüşüyor. Artık hep orayı kullanıyoruz. Beynimizin içinde 'düşünme yolları' oluştuğu gibi bedenimizde de 'amel yolları' oluşuyor. O yüzden zaten Bediüzzaman Hazretleri 2. Lem'a'da şöyle diyor:

"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor."

Örneklerinden birisini de alıntılayalım: "Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır."

İşte lâubalilik de böylesi berbat bir alışkanlıktır. Bugün 'komedyen olma sevdasıyla' kimi gençlerimiz bazı 'mutfak'larda pişirilmektedir. Bu mutfaklarda ne alınıp ne satılmaktadır? Daha dikkatli bakmak gerektiğini düşünüyorum. Zira bu gençlerdeki lâubaliliğin kem tezahürlerini sıklıkla görmeye başladık. Sonuncusu Deniz Göktaş. Fakat Göktaş'ın ilk olmadığı malum. Üstelik aşılanan bu alışkanlığın arkasında büyük bir destek de var. Neden? Çünkü o 'alaycılık' sayesinde 'ciddiyetle' yapılamayacak şeyler yapılabiliyor. Ciddiyetle söylense ciddi ciddi cevap alacak şeyler fısıldanabiliyor. Bir de şu oluyor bence: Hayatı böyle lâubalilikle tartmaya alışmış gençler için hiçbirşeyin çok bir önemi/değeri kalmıyor. Yazık. Sokakta çok rastladığım için burada da anmaktan çekinmeyeceğim. Birbirlerinin mübarek annelerine söverek gülüşen gençlere rastlıyoruz. Halbuki bizim neslimizde bunun için cinayet işlenirdi. Annesine sövülünce pişmiş kelle gibi sırıtan gençten ne tür bir 'vatan müdafaası' bekleyebilirsin? Ne şekilde ciddi birşey yapabilirsin? Kalbinde mübarek annesi için gayrete gelecek kadar bile hiss-i ulvî kalmamış. Öyle iğdiş edilmiş. Mahvolmuş.

Hülasa: Deniz Göktaş'ı almakla mesele çözülmüyor aslında. Çünkü bataklık kurutulmuş olmuyor. Sivrisinek kovalanmış oluyor sadece. Halbuki Ebu Leheb'in elini kırmak çözüm değil. Ebu Leheb'in eli yine iyileşir. Mümkünse Ebu Leheb'in elini kurutmak lazım. Ki tekrar hayırsızlık yaşanmasın. Şol sebebden Göktaş'ın yetiştirildiği 'mutfak' mizah faaliyetlerine bakılmalıdır. Oralarda gençler, kendilerine ne vaadedilerek, ne yöne doğru yetiştiriliyor, bir dikkat kesilmeli. Daha arkası da gelecek gibi çünkü.

Yine Üstad Hazretlerinin 'İttihatçıların lâubaliliği' ile 'Tek Parti Dönemi lâubaliliği' arasında kurduğu ilgiyi hatırlamadan geçemiyorum:

"Evet, Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz. Bin seneden beri bu fedakâr millet, bütün ruh u canıyla Kur'ân'ın hizmetinde emsalsiz kahramanlık gösterdikleri halde, elli sene sonra o parlak mâzisini dehşetli lekedar, belki mahvedecek bir kısım nesl-i âtinin eline elbette Risale-i Nur gibi bir hakikati verip, o dehşetli sukuttan kurtarmak en büyük bir vazife-i milliye ve vataniye bildiğimizden, bu zamanın insanlarını değil, o zamanın insanlarını düşünüyoruz..."

İşte biz, maalesef, Bediüzzaman Hazretlerinin tahayyülünden ürktüğü o zamanları yaşıyoruz. O nesli görüyoruz. Artık tebliğde ne denli sanatlı/hakikatli olduğumuzun da bir değeri kalmıyor. Zira tebliğin tesiri için de ciddiyet lazım. "Lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez." Ne diyelim? Hüda bize tekrar rüştümüzü, ciddiyetimizi, asaletimizi ilham eylesin. Âmin.

17 Mart 2015 Salı

Neşeyle yozlaştırmak suçtur!

“O (Allah) Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar, kâfirlerle beraber oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.” (Nisa sûresi, 140)

Eskiler çok güleni de güldüreni de sevmezlerdi. ‘Cıvık’ (Sivas’ta o ‘k’ hırıltılı bir ‘h’ye yakın söylenir) lakabının hakkında fısıldanması kaçınılmazdı. (Ben de hakkımda söylendiğini işitmişimdir.) Sonraları bu meseleye dair hadis-i şeriflerin de varolduğunu öğrendim. Canımın çok yandığını anımsıyorum. Zira yapı olarak hem gülmeyi hem de güldürmeyi seven birisiyim. Halimi tarif etmek için şöyle bir bilgi vereyim: Çocukları vazgeçirmek için ‘kızgın yüz’ yapmam istendiğinde (çaresiz anneler genelde en yakındaki ‘amca’dan talep ederler bunu) beceremiyorum. Yine gülesim geliyor.

Annem de bu durumun erkekler için bir zaaf oluşturduğunu düşünürdü. Fakat kırkımın kenarındayım artık. Denizim karar buluyor. Sessizlik neşeyi bastırıyor. Kahkahalar tebessüm kadarcık kalıyor. Çocuklarını oyalamamı-eğlendirmemi isteyen komşular da yok. Yaşlanmak eskisi kadar sık gülmemek ve güldürememek mi? Sanırım bir tarafı da öyle.

Büyümek biraz da geniş açılardan bakmaktır dünyaya. Evet. Artık hem Aleyhissalatuvesselamın hem de eskilerin sözlerini daha farklı bir düzlemde kavrıyorum. Güldürmenin potansiyel tehlikelerine dokunabiliyorum çünkü. Mizah ile yapılanın, daha doğrusu yanlış ellerdeki mizah ile yapılanın, kem sonuçlarını görebiliyorum. İstikametsiz mizah her türden kudsiyete yapılmış bir saldırıdır.

Gülünen şey eğer iyilikse mahzunlaşıyor. Yitiriliyor. Çekingenleşiyor. Çünkü utanılıyor artık ondan. Salt Charlie Hebdo, Leman veya Gırgır ile ilgili değil bu sözlerim. Herşeyin bu ellerde ciddiyetini yitirmesiyle ilgili. Bir de işin şu tarafı var: Güldürmek bir meşrulaştırma aracı da aynı zamanda. Gülünen şey eğer kötülükse masumlaşıyor. Sadece aldırılmaz olmakla kalmıyor, seviliyor da.

Mesela Kardeş Payı dizisinde yapılan (hatırımda kaldığıyla) o espri: Hilmi’ye eski karısı; “Sabahtan beri bana asılıyor musun sen?” diye sorduğunda Hilmi’nin verdiği cevap: “Patronunum ben senin. En doğal hakkım. Türkiye’nin bütün dizilerinde ve Yeşilçam’da bize böyle öğrettiler.” Bunun şakası bile tuhaf geliyor bana. Geçilmemesi gereken bir çizgi geçilmiş gibi. Bir kötülüğe gülünmüş gibi. İyiliğe gülersen/alay edersen azalır. Kötülüğe gülersen/alay edersen artar. Nisâ sûresinde demiyor mu: “Yoksa siz de onlar gibi olursunuz...”

Demek onlar gibi olmanın sınırı ‘onların güldüğüne gülmek’tir.

Yaptığı şeyin meşruiyeti üzerinden herşeyi bu güzel amaca(!)malzeme kılabileceğini düşünüyor komedyen. Sinizmin insanı deforme etmesi. Argo tabiriyle ‘yalama’ yapması. Sınırlarını belirsizleştirmesi. İsimleri fıkra malzemesi olmuş tarihî şahsiyetlerin kaçı ciddiye alınıyor artık? Kaç gülünesi iyilik bugün de yapılıyor? Yedi Kocalı Hürmüz’den beri kime böylesi birşey ‘iğrenç’ gelir?

Ahirzamanda cennet sûretinde cehennem ve cehennem sûretinde cennetler olacağından bahsedilir hadis-i şeriflerde. Galiba mizah da işte bu ilizyonun araçlarından birisini oluşturuyor. Tabii sadece mizah değil bunu yapan. Ama mizah bunlar içinde en arkayı dolaşanı, en sessizce iş yapanı, en dost yüzlü görüleni. Zira, modern zamanlarda en çok açlık hissettiğimiz şey, neşe. Gaflet neşesiz çekilmez.

Şimdi emeği geçenlere sorsan elbette işyeri tacizlerini hoş görmediklerini ve kınadıklarını beyan ederler. Samimiyetlerine inanıyorum da. Fakat işyeri tacizini gülünecek hale getirmekle ‘duyarlılıkları uyuşturmak’ bir vebal değil mi?

Neyi alaya alıyorsunuz en iyi niyetlerle? Bir sorunun tatlıya bağlanması için onu alaya alırsınız mesela. Yani küçültmeye çalışırsınız: “Ne var ki canım eşek demekte? Sen de bana eşek de. Hatta bak sesini çıkarıyorum: Aaaiii!” Yahut da içinizdeki yaraları kapatmak için kullanırsınız onu. Derdinizi alaya alırsınız. Alay edilince dertler de küçülür. Musibetin yüzüne gülünce o da sanki tebessüm eder.

Böylesi şaklabanlıklar tepkiyi azaltmak içindir. Peki, Tecavüzcü Coşkun üzeriden tecavüzü, Nuri Alço üzerinden gazoza ilaç atıp ırza geçmeyi ‘gülünesi’ kılan komedyenlerimiz, böyle şeylerden eskisi kadar nefret edilmemesinden de mesuliyet duyacaklar mıdır? En nihayet mürşidimin roman ve tiyatro üzerinden modern (m)edeniyete yaptığı eleştiriye varıyorum:

“Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz. Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: ‘Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.’ Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz. İştihayı kabartır, hevesi tehyiç eder, his daha söz dinlemez.”

İşte modern medeniyetle ilgili her sanat kolunun ikirciği bu: Bir kemliği hem özendiriyor, masumlaştırıyor, karşıtlığını törpülüyor; hem de zahiren “Yapma!” diyor. Hatta “Yapma!” deyişte öyle de öne koşuyor ki, sanıyorsunuz suçlu yalnız sizsiniz, onlar ismet sahibidirler. Hatta melektirler. İnternette, ünlülerin güzel reflekslerle çektikleri sosyal sorumluluk videolarına bakın, bir de bir şekilde pay sahibi oldukları sanat ürünlerini düşünün. Bediüzzaman’ın burada neyi kastettiğini daha iyi anlayacaksınız. Ve şunu da anlayacaksınız: Birşeye karşı olmak yalnıza “Ben karşıyım!” demekten ibaret değildir. Tutarlı olanı fiilen tekzibdir. Ciddiye almakla başlar, buğzetmekle yaşar, tedbirli davranmakla kendini ifade eder.

Yani ki arkadaşım: Samimiyetimiz ciddiyetimiz kadardır. Ve alay edemediklerimiz kadar ciddiyiz. İslamî metinlerde kötülenen bunun karşıtıdır. Neşeli olmak suç değildir. Neşeyle yozlaştırmak suçtur.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...