dört mezhep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dört mezhep etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2026 Çarşamba

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğimiz 'sağ' iktidarların hiçbirisine nasip olmamış bir sürede Türkiye'nin başında kaldı. Fakat, sürecin uzunluğu, 'dinsiz-dine hürmetsiz' diye tarif ettiğimiz 'sol' kesimin de bir ölçüde 'münafıklaşmasına' sebep oldu. Hem sadece onları 'münafık' yapmadı. İktidar da, iktidarının devamlılığından dolayı, 'yeni Türkiye' kılmak istediği 'eski Türkiye'nin bazı işlevleriyle bütünleşti. Yani, o kadar süre devlet oldu ki, devlet reflekslerinin bir kısmı da 'alışkanlığı' oldu. Değiştireceğine duyarsızlaştı. Savunur hale geldi.

'Münafık' bahsine geri döneyim. Ben bu münafıklığı itikadî anlamda 'bir tekfir ifadesi olarak' kullanmadım. "Bu insanların bir kısmı siyaseten münafık oldular..." demek istedim. Sözgelimi: Dedelerinden itibaren solcu gelenek içinde radikal pozisyonlar almış ailelerin yeni nesilleri AK Parti'ye yerleşmeyi başladı. Neden? Çünkü iktidarın uzunluğu nedeniyle muhalefet kalarak 'kazançlı çıkmak' mümkün görünmüyordu. Devlet pastasından pay almak istiyorsanız, 24 yıldır devlet olan, belki de daha yıllarca da olmaya devam edecek, bir hükümete düşmanlık edemezsiniz. Bir şekilde sisteme adapte olmanız gerekir.

Zurnanın 'zort' dediği yer de burası! Bu insanlar AK Parti'ye yerleşirken, hatta hiyerarşisinde yükselirken, kendi ideolojilerini de AK Parti'ye taşıyorlar. Ve biraz da bu sebeple, AK Parti, CHP tecrübesinin tekrarını yaşıyor. Halkın hassasiyetlerinden uzaklaşıyor. "Bütün konularda hep böyle oluyor!" demiyorum. Çünkü halay misali ileri-geri adımlar var. Ancak, mesela, 'başıboş köpek sorunu' gibi mevzularda arıza epeyce ayyuka çıkıyor. Halkın, en azından AK Parti'ye oy veren halkın, sağ seçmenin, bu sorun karşısındaki tavrı belli. Medyadan, sosyalmedyadan, sokaktan bu nabzı tutabilmek mümkün. Ancak yine de ses yukarılara çıkmıyor gibi duruyor. Bunun sebebi de, işte, 'pekmezin sinek çekmesi' tabir ettiğim sıkıntıdır. Devletin elinde dünya imkanları vardır. Dünya imkanları da faydalanmak isteyen herkesi çeker. Gerekirse bunun için kurtlar koyun postu da giyerler. Sürüde koyun sayısının arttığını sanan çobansa, bu garip artışın ileride yaşatacağı sorunlara uyanık olmazsa, sevinçle gerinir ha gerinir. "Tüm Türkiye'yi kucaklıyorum!" sanır. Halbuki kurt ile kuzu beraber kucaklanmaz.

AK Partililer ile 'AK Patililer'in savaşı da bu cephede başlıyor. AK Parti hiyerarşisinde, bir şekilde, yüksek konumları elde edenlerin bir kısmının yaşam standartları 'başıboş köpek sorunuyla' asla yüzleşmeyecekleri kadar yüksek olduğu gibi, itikaden de ehl-i sünnet fıkhının, dört mezhebin, sünniliğin hassasiyetlerine sahip değiller. Bir köpeğin kendisine yaklaşması, alışveriş yaptığı markette gezmesi, bindiği otobüste dolaşması vs. Hanefî veya Şafiî bir müslümana neler hissettirir anlamıyorlar. Zaten pek de umursamıyorlar. Hatta, en azından kendi seküler mizanlarında ağırlıklı bir yer tutması gereken, tıbbın 'tehlikeli' dediği şeyleri bile esgeçiyorlar, takmıyorlar. Bu 'esgeçişin' en popüler argümanı ise 'şefkat'tir.

Evet. Halk arasında 'itperest' tabir edilen insanların köpekleri müslüman hayatına sokmaya çalışmalarının ardındaki en masum gerekçenin 'şefkat' olduğunu işitiyoruz. En azından zâhirde bize öyleymiş gibi aktarıyorlar. Ve köpeklerin itlafını teklif etmeyi de merhametsizlik olarak lanse ediyorlar. Halbuki, herhangi bir salgında, mesela kuş gribinde, itlaf edilmiş binlerce kanatlı hayvan veya delidana hastalığı sırasında öldürülen yine binlerce büyükbaş hayvanların sayısı gözlerine görünmüyor. Yerken-içerken de, öldürülen hayvanların sofralarına gelmeleriyle, savaşta değiller. Sadece köpek, evet, köpek 'hayvanperestçe bir kutsallaştırmayla' müslüman Türkiyelilerin gündelik yaşamına dayatılıyor. Peki müslümanlar hayvanlara karşı merhametsiz mi? Dört mezhep fıkhımız bize 'hayvanlara karşı şefkatsiz olmayı' mı emrediyor? Elbette böyle değil. Fıkhımız bize bir denge veriyor. Bu denge ise, Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu Lahikası'ndaki 46. mektupta dikkatlerimizi çektiği, şu mizandır:

"Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir."

Mektubunun devamında, mürşidim, bu 'merhamet gibi görünen merhametsizliği' biraz daha vuzuha kavuşturuyor:

"Mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. (...) O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor."

Köpekler, değil masum hayvanları, artık çoluk-çocuğumuzu bile parçalıyor da, yine feryadımız yukarılara ulaşmıyor. Çünkü şefkatleri mizanını şaşırmış. Rahmet-i İlahîyenin derecesini aştığı gibi Rahmetenli'l-Âlemîn aleyhissalatuvesselamın mertebe-i şefkatinden da taşıyor. Dört mezhep fıkhının, ehl-i sünnet hocalarının, Hanefîliğin-Şafiîliğin hükümlerine razı olmuyor. Hatta, en çok kapısında beklediği sevgilisinin, Avrupa'nın-Amerika'nın yasalarını bile uygulayamıyor. Onlar kadar bile işleri sıkı tutamıyor. Ya? Ya'sı yine Üstadımın sözlerinde: "Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir." Bizim uğraştığımız bu 'köpek düşkünlüğü' belası da 'bir maraz-ı ruhî' ve 'bir sakam-ı kalbî'dir. Hastalıktır. Ve öyle bir hastalıktır ki 'dalâlete ve ilhada da sirayet eder...'

AK Partinin sıradan seçmeni 'AK Patili seçkinleri' bu marazın/sakamın tesirinden kurtarmaya çalışıyor. Sağı sünniliğe çağırıyor. Acaba sesleri kulaklarına erişecek mi? Kimbilir. Erişirse AK Parti'nin siyasette daha ömrü var demektir. Erişmezse "Merkez sağın bir partisi daha görevini tamamlıyor!" diye anlaşılabilir. Benim şöyle bir tarifim var: İslamcılık denizdir. Sağ siyasetse o denizin kemalist, ulusalcı, laik, seküler kayaları ısıran dalgalarıdır. Deniz bir dalga gönderir. O dalga bir yere kadar o kayaları yer. Sonra yorulur. Yeme gücü tükenir. Bu defa deniz o dalgayı geriye çeker. Bir yenisini daha gönderir. DP'yi gönderdi. AP'yi gönderdi. RP'yi gönderdi. DYP'yi gönderdi. ANAP'ı gönderdi. En son AK Parti'yi gönderdi. Şimdi AK Parti 'AK Patililileri de yanına alıp' bir düşünsün. Kayaları ısırıyor mu? Yoksa kayalarla barıştı mı? Barıştıysa geri çekilecek. Isırırsa görevine devam edecek. Kemalizm, köpekizm bunun iki sınavı... İki imtihanı... Canavarları bağışlarsan şefkatin bize değil düşmana dönmüştür.

22 Ekim 2023 Pazar

Recm cezası için kimseden özür dilemiyorum

"Hürriyeti âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avam-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih ola." 
Divan-ı Harb-i Örfî'den.

Sinemanın-dizilerin en çok ekmeğini yediği mevzulardan birisi 'intikam'dır. İntikam yapımları çok izlenir. Zira herkes kahramanın mağduriyetiyle empati kurar. İntikam alınırken kendisi alıyormuş gibi hisseder. Yıllar önce bir arkadaşım canı sıkıldığında rahatlamak için Süleyman Çakır'ın Tombalacı'nın kemiklerini kırdığı sahneyi izlediğini söylemişti. (Her izleyişinde bir tür rehabilitasyon yaşıyormuş.) Adaletin yerine geldiğini düşünmek hepimizi rahatlatıyor. Uç misalleriyle bile olsa. Mesela: Şimdilerde kocaları tarafından ihanet edilmiş kadınların intikam aldığı diziler revaç buldu. Hatta öyle bir intikam alıyorlar ki, kocaları, "Ölsem de kurtulsam!" noktasına gelebiliyor. (Gone Girl filmi de bu hususta ilginç bir örneklik taşıyordu. "Aldatılan bir kadın ne kadar ileriye gidebilir?" sorusunu sorduran enteresan bir yapımdı.) Bir de böylesi vakalarda tezahür eden şöylesi bir durum var: Günah başkasına karşı işlendiğinde çok ağır gelen cezalar bize karşı işlendiğinde "Az bile yaptım!" normalitesine dönebiliyor. Doğrular yerinden oynuyor. Bu oynaklık da ister istemez sorduruyor: Adalet nedir?

Michael J. Sandel'ın Eksik Kitaplar'dan çıkan Adalet'ini okudum bu yakınlarda. Cidden istifade ettiğim bir okuma oldu. (Tanıttığım video için: https://youtu.be/TpB0DcIlVsQ?feature=shared) Sandel, eserinde, şöyle bir sistematik üzerinden ilerliyor: 1) Tartışmalara konu olan bir vakayı paylaşıyor. 2) Sonra o vakayı 'adalet' olarak açıklayan 'adalet felsefesini' izah ediyor. 3) Sonra izah ettiği felsefenin çözüm olamadığı başka bir vakayı okuyucuya naklediyor. 4) Sonra bu ikinci hâdiseye çözüm üretebilen başka bir adalet yaklaşımını analiz ediyor. 5) Sonra bu sonra naklettiği yaklaşımın da çözüm üretemediği üçüncü bir hâdiseyi daha paylaşıyor... Ve hakeza. Kitapta bu metod üzerine birçok adalet yaklaşımını öğrenmiş oluyorsunuz. Hem de günahlarıyla-sevaplarıyla. Sandel, mâkul gördüğü yaklaşımların dahi, içinden çıkamadığı durumlar olduğunu kabul ediyor. Onların da zaaflarını ortaya koymaktan geri durmuyor. Eserin, bana göre, tek açığı çok fazla ABD-Avrupa merkezli ilerlemesi. Dünyanın geri kalanının adaleti nasıl anladığına kulak vermemesi. Eh, buna da artık alıştık, "Niye böyle?" demiyoruz. Amerikalıların Asya'da-Afrika'da bir yeri haritada bulma yetenekleri bile zayıftır zira.

Kitabın gözümü açtığı şeylerden birisi de 'adalet' tartışmalarının aslında 'itikat' tartışmaları olduğudur. Yani esas gerilim ideolojik düzeyde yaşanmaktadır. Doğru-yanlış kabulleri daha en temelde başkadır. Taraflar başka ilkeler/usûller eşliğinde adaleti aramaktadır. Bu ilkeler/usûller vakaları değerlendirme şekillerini etkilemektedir. Ve nihayetinde mevzu 'Senin-benim adaletim!' noktasında düğümlenmektedir. Sözgelimi: Toplumsal faydayı merkeze alan bir yaklaşım bireyin haklarını örselemektedir. Birey haklarına vurgulu bir yaklaşımsa toplumsal faydayı/zararı gözardı edebilmektedir. Erdem merkezli yaklaşımların otoriterliğe evrilmesi riski vardır. Hürriyet merkezli yaklaşımların sefaheti/sapıklığı normalleştirmesi tehlikesi sözkonusudur. Hasılı: İlkeler üzerinden ilerleyen seküler adalet arayışları da dört başı mâmur bir düzen kuramamışlardır. Her yerin mutsuzları vardır. Her ilkenin bir/birçok istisnasına rastlanmaktadır. Sandel'ın da 51. sayfada dediği gibi:

"(...) ahlakî çıkmazlarla mücadele etmek, özel hayatımızda ve kamusal alanda, uygulanacak ahlakî iddianın nasıl geliştirileceğini açıklar. Demokratik toplumlarda hayat doğru, yanlış, âdil ve adaletsiz üzerine anlaşmazlıklarla doludur. Bazı insanlar kürtaj hakkını savunurken diğerleri için kürtaj cinayettir. Bazıları çabalarıyla para kazanmışlardan vergi almanın âdil olmadığına inanırken, bazıları fakirlere yardım için zenginlerin vergilendirilmesinin hakkaniyet olduğuna inanır. Bazıları geçmişteki yanlışları düzeltmek adına, üniversite kabullerinde pozitif ayrımcılığı savunurken, bazıları bunu yetenekleriyle kabul edilmeyi hakeden insanlara karşı yapılmış ayrımcılığın adaletsiz bir türü olarak kabul eder. Bazıları terör şüphelilerine işkence yapılmasını özgür toplumun bir alçaklığı ve ahlakî iğrençlik olarak reddederken, bazıları terörist bir saldırıyı engellemek için gerekliyse bunu savunur. Siyasal seçimler bu anlaşmazlıklar üzerine bir kazanma ve kaybediştir. Sözde kültür savaşları bunlar üzerine yapılır. Kamusal hayatta ahlakî soruları tartışırkenki hırs ve güç dikkate alınırsa, aklın ötesinde, ahlakî düşüncelerimizin kesin olarak inançla ve yetişme tarzıyla belirlendiğini düşünmeye meyledebiliriz."

Zaten meselenin tarihî düzlemine de baktığınızda hukukun 'tek' değil 'birçok' versiyonu olduğunu görürsünüz. Aynı dönemde, üstelik çok yakın coğrafyalarda yaşamış, uygarlıkların dahi birbirinden çok farklı hukuk sistemleri vardır. Hatta bu hukuk sistemlerinin detaylarına dair birşeyler öğrendiğinizde "Nasıl olur ya?" dedirten şaşkınlıklar yaşayabilirsiniz. (Mesela: Ben ortaokul yıllarında Anadolu uygarlıklarını ders alırken Frigyalıların verdikleri bazı cezaları çok aşırı bulup şaşırmıştım. Saban kırmanın, öküz öldürmenin, tarlayı âtıl bırakmanın cezasının ölüm olması benim için çok şaşırtıcıydı. Ama Frigyalılarda tarım çok önemli olduğu için, devletin düzeni tarım üzerinde durduğu için, bu cezalar onlara göre çok âdil uygulamalardı.) Bugün de durum bundan başka değildir. ABD'de, farklı eyaletlerin aynı suça verdikleri farklı cezalar olabildiği gibi, bazıları için suç olan diğerleri için suç sayılmayabilir de. Nitekim, Avrupa ülkelerinde de, AB'ye rağmen, farklı yasalar bulunmaktadır. (Ötenazi kimilerinde yasal kimilerinde değildir.) Nihayetinde bu konuda kabul edilmesi gereken mâkuliyet 'adalet' diye tek bir normun dünya tarihinde hiçbir zaman vuku bulmadığıdır. Adalet denilen şey, öyle birşeydir ki, Sandel'ın da dikkat çektiği gibi, inançla ve yetişme şeklinizle dahi değişir. Onu herşey etkiler.

Şimdi, mesele böyle vuzuhiyet kazanınca, şeriat-ı Muhammediye'ye (a.s.m.) iman eden ben gibilerin köşeye sıkışmışlık psikolojisinden kurtulması icap ediyor. Zira benim varlıkta tuttuğum yer bir istisna değil. Benim varlıkta tuttuğum yer, en azından, herkesin tuttuğu yer gibi bir yer. En azından bu kadarı... Nasıl ki iki ABD eyaleti sosyolojileri nedeniyle farklı hukuki uygulamalara sahipse, nasıl ki Anadolu uygarlıkları farklı ceza sistemlerine sahip olabiliyorlarsa, evet, ben de varoluşumun temellerini şekillendiren imanım nedeniyle hukukta farklı bir duruşa sahibim. Hatta böyle bir duruşa sahip olmam zaruridir. Çünkü yükseldiğim kökün başkalığı beni dallarımda da başka kılıyor. Üstelik benim adalet anlayışım farklı bir usûl üzerinden kendini temellendiriyor. Sırf kimi uygulamalarımın bu çağın kulağına garip gelmesiyle tukaka olamam. Yargılanamam. Alaşağı edilemem. Çünkü onların uygulamaları da benim kulağıma garip geliyor. Tıpkı Frigya yasalarının bugünün çocuklarına garip gelmesi gibi. Yahut Sandel'ın eserine serpiştirdiği uç misallerin (ki hepsi yaşanmış olaylardır) sık sık "Olur mu öyle şey!" dedirtmesi gibi. Benim de, bir müslüman olarak, bu dünyaya "Olur mu öyle şey!" deme hakkım var. Bu dediğim aslında kendi kimliğim üzerinden dünyaya verdiğim mesajı da içerir.

Zina eden evli erkeğe/kadına uygulanan recm-taşlama cezası da bunlardan birisidir. Ben şeriatta böyle bir ceza olduğu için hiçbir toplumdan/çağdan özür dilemem. Neden dileyeyim ki? Aksine savunurum. Çünkü bu tutarlılığımdır. İslam'da bazı suçların ağır yaptırımlara maruz kalması tamamen önem hiyerarşisiyle ilgilidir. Ve, evet, bizim Allahımız yarattığı kullarının cinsel serbestîsini beğenmemektedir. Razı olmayışının tezahürü olarak da nasslarda şiddetli sınırlar tayin etmiştir. Cezaların ağırlığı suçun büyüklüğü nisbetindedir. Suç-ceza tebliğ özelliği de taşır. ABD'liye terör suçu çok ağır birşey olarak görünüyorsa bana da bu gayet ağır görünmektedir.

Ahirzamanın 'kimin eli kimin cebinde belli olmayan' toplumlarında kulağa garip geliyor diye uygulamam yanlış olmaz ki. Uygulamam ancak yaslandığı zeminin yanlışlığında yanlışlanabilir. Sistem kendi içinde tutarlı olmadığında sorgulanır. Ki İslam hukuku da, modern hukuk gibi genel geçer sayılan kimi ilkelere değil, nasslara dayanır. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin uygulamalarına göre şekillenir. Fıkıh somut bir ortaya koyuş alanıdır. Ben bu konuda hesabımı yalnız oraya veririm. Yanlış yaparsam da orası bana hesap sorar. Çağın bana hesap sorabilmesi için, hem zamansal hem de mekansal anlamda, 'tek adalet' gibi birşeyi karşıma koyabilmesi lazım. Duruşumu kainattan nefyetmesi lazım. Bunun mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. Onlar da yasalarını değiştirmeden duramıyorlar. O halde beni nameşru kılabilecek nedir? Ben de, en azından, adalet türevi saydıkları şeylerden birisiyim. En azından böyleyim. Neden yürürlükten kalkayım ki? İşte, arkadaşlar, şeriatı talep ederken böylesi bir özgüvene çıkılması gerekiyor. O zaman meşruiyetimiz daha açık tebarüz edecektir.

AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!

AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...