Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Said Nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2026 Pazartesi

Bediüzzaman'ın Kürtlüğünü anmakla elimize ne geçer?

Şunu kabul ediyorum: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Ben de zaman zaman böyle ithamlara maruz kalıyorum. Yapacak birşey yok. Fakat tekrar tekrar beyan etmekte beis görmem: Bence Müslüman Türkleri sevmek imandandır! İslam'a büyük hizmetleri olmuştur. Hiçbir başka eyledikleri sayılmasa küffarın ağzına oturup onlarla bin sene cihad edişleri bile ümmetin onları sena ile anmasına yeter. Ancak, dikkat buyurunuz, bu dahi bize 'hakikatle oynama hürriyeti' vermiyor. Eğer böyle bir hak olsaydı, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin içlerinden çıkışından dolayı, önce Arapların olurdu. Yani onlar milel-i saireyi kendi milliyetlerinde garketmek/kaybetmek hakkını kazanırlardı. Cenab-ı Hakîm böyle dilememiştir.

O yüzden Araplar neseb işinde hassasiyet güderler. Herkesi kendi nesebine nisbet ederek anarlar. İslam tarihi boyunca yetişmiş ulemanın mübarek şecerelerine baktığınızda herkes yerli yerindedir. Arabîsi 'Arabî'dir. Türkîsi 'Türkî'dir. Kürdîsi 'Kürdî'dir. Kaynaklarda bunlar mümkün mertebe zaptedilip tarihçe olarak sunulurlar.

Bir de ulemayı bu şekilde nesebiyle birlikte bilmenin şöyle bir hikmeti vardır: O ulemaya muhabbetiniz sizi neseblerine/kavimlerine dönük de bir muhabbete götürür. Sözgelimi: Selman-ı Fârisî radyallahu anhı andığınızda 'Fârisî' demek kalbinizi de dilinizle beraber terbiye eder. 'Farslılara ırk üzerinden düşmanlık gütmemek' üzerine şekillendirir. Yıllar önce "Bediüzzaman neden Muhammed-i Arabî (a.s.m.) diyor?" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Orada merhum Esad Coşan Hoca'nın aktardığı bir hadisi zikretmiştim. Yerinden alıntılayayım: "Efendimiz (a.s.m.) Selman-ı Farisî'ye (r.a.) buyuruyor: 'Ya Selman, bana kızma, yoksa dininden kopar gidersin.' Hz. Selman (r.a.) bu emir karşısında şaşkınlıkla soruyor: 'Sana nasıl kızılır ya Resulallah?' Efendimiz (a.s.m.) cevap veriyor: 'Arap kavmine kızarsın. Bana da kızmış olursun.' Mezkûr hadisin Tirmizî gibi kaynaklarda da yeralan 'hasen' bir hadis olduğunu nakleden Esad Coşan Hocaefendi, meseleyi bir dönem Türkiye'de ekilmeye çalışılan Arap düşmanlığına getiriyor ve ekliyor: İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah'ın sevdiği kuluna düşmanlık besleyen iflah olmaz."

O yüzden Bediüzzaman Hazretleri 'Araplara düşmanlığın en çok ekildiği zamanlarda' sıklıkla Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselam kullanımını tercih etmiştir. Böylelikle zerkedilen zehri kırmaya çalışmıştır. Yani zinhar şöyle yapmamıştır: "Şimdilerde Araplıktan bahsedilirse çok yanlış anlaşılır. Hem Peygamber Efendimizi bir ırka hapsetmek olur. O yüzden bundan sonra Aleyhissalatuvesselam Efendimizin nesebini hiç karıştırmayalım. Hatta ona da 'Türk' diyelim yahu. Ne mutlu Türküm diyene!" Evet. Böyle bir yolu deneyenler vardır. Ama hayır. Üstad Hazretleri bu yolu tercih etmemiştir. Onun tercih ettiği yol şu metinde çizdiği haritanın kucaklayıcılığına sahiptir:

"Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâkettir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısırmaması için, müthiş yılanlara arka çevirip sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda onlara ehemmiyet vermeyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya cenup tarafındaki dindaşlara adâvet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâlikiyle beraber, o cenup efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur'ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o dindaşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ân'a dokunur. İslâmiyet ve Kur'ân'a karşı adâvet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki hayatın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, hamâkattir!"

Biz de, müslüman Türkler ve müslüman Kürtler olarak, koparılmaya çalıştığımız bir yüzyılı yaşadık-aştık. Mevzunun kaynadığı yer İngiliz-Yahudi aklı olsa da, milliyetçilik balı tatlıdır, her iki taraftan bu tufana kapılanlar oldu. Kendim Kürt olduğum için Kürtler nâmına konuşayım önce: Eğer bir müslüman âlimi, Türklüğe nisbeti için kabul etmeyen Kürt varsa, o bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamıştır. Açıkça ifade ederim. Ancak ben bunu ifade ettikten sonra karşımda da benzer bir tutum beklerim. Eğer bir müslüman âlimi, Kürtlüğe nisbeti için kabul etmeyen Türk varsa da, o da bu dinin hakikatini, uhuvvetini, derdini anlamamış kabul edilmelidir. Aynen. Bu nedenle Bediüzzaman'ın yanında 'el-Kürdî'yi görünce, yahut Risale-i Nur'da 'Kürdistan' lafzını okuyunca canı sıkılan varsa, onlar da kalplerini yoklamak zorundadırlar. Evet. İslam'ın davası kavmiyet değildir. Doğru. Lakin bize kadar tevarüs etmiş bir gelenek de var. Ulemanın nisbetini anmak Cumhuriyet kurulana kadar asla ayıp değildi.

Kaldı ki hepimiz Milli Eğitim'in çarkları arasından geçtik. Ben ilkokuldayken koridorumuzun bir tarafı 'Türk Siyasi Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler, diğer tarafı 'Türk Dinî Büyükleri' başlığı altında bulunan isimler/resimler ile kuşatılıydı. Orada, hakikaten Türk mübarekleri bir tarafa bırakalım, nesepçe Türk olmayanlar dahi altında dizilmişti. Yine milliyetçiliğiyle bilinen esnafların dükkanlarında da bu tarz görseller gayet revaçtaydı. "Yanlıştı, asmamalılardı!" falan, hâşâ, demiyorum. Herkesin kendi büyüğüyle övünme hakkı var. Böyle şeyler bir açıdan 'cibilli bir taraftarlık' da ifadesidir. Ve seyyidlik bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, cibilliyet, dine olan taraftarlığı da kuvvetlendirebilir. O büyüklerle ben de kendi büyüğüm gibi övünürüm. Nihayetinde İslam büyükleridir. Fakat, işte, aynı noktaya geliyoruz: Türkler kendi büyükleriyle övünmekte serbest iken neden Kürtler yutkunmak zorunda kalıyor? Neden birisinin nesebini andığımızda 'hainliğe beş kala' muamelesi görüyoruz? Oysa bugün sekülerleşme Türkler kadar Kürtleri de sarmış durumdadır. Onların vaktiyle gözettiği faydayı biz de bugün gözetsek neden ağzımıza şamar vurulsun? Kürtler İslam'a hizmet etmiş büyüklerini ansalar bu bir kabahat midir? 

Başta da dediğim gibi: Böyle meselelerde kalem oynattığı halde 'Kürtçülük' suçlamasına maruz kalmamak mümkün değildir. Lakin, mesulüz, "Hakkın hatırı âlidir!" diyen Üstadın talebeyiz. Hak bildiğimizi beyan edeceğiz. Eğer hak bildiğimizi söylemekten geri durursak haksızlığın kazanmasına yolvermiş oluruz. Tekrar altını çizeyim: Bence müslüman Türkleri sevmek imandandır! Ancak, dikkat, cümle müslümanları sevmek de imandandır. Yani müslüman Kürtleri sevmek de imandandır. Müslüman Arapları sevmek de imandandır. Her kim ki müslümandır, küçük görmeden, hor bakmadan asla, sinemize basmaya mecburuz. Eğer sinesi kaldıramayan varsa, işte, yazık, onun sinesinin tedaviye ihtiyacı vardır. Yoksa ne koskoca bir kavmi ne de ulemasını silip atacak değiliz, vesselam.

4 Haziran 2026 Perşembe

Bediüzzaman 'cehennemin ebedîliğine' inanmaz mıydı?

Ebubekir Sifil Hoca'yı Allah için seviyorum. Ve bence ne kadar sevilse sezâdır. Daha fazlasına da layıktır. Şu zaman/vatan evlatlarının 'imanlarını muhafaza noktasında' ona borcu vardır. Zira senelerdir, fisebilillah, ehl-i bid'aya karşı canını dişine takmış, mücadele etmektedir. İlmî bir mesai sarfetmektedir. Subhanallah. Hangisinin fitnesine karşı mukni cevaplar üretmemiştir ki! Tarihselciler, hadis inkârcıları, şiiler, selefiler vs... Allah'ın Türkiye'de çektiği bu mübarek kılıç her sapkının canını yakmıştır. Elhamdülillah. Hem de bin maşaallah. Namazlarımdan sonra ismiyle dua ettiğim birkaç hocadan birisidir. Neredeyse bütün derslerini izledim. (Yeni yüklenenler hariç.) Ve bütün kitaplarını okudum. (Okumadığım bir eseri varsa muhtemelen çıktığından haberim olmamıştır.) Bir nurcu olarak ilminden çok istifade ettim. Çok taşları içimde yerlerine oturttum. Ömrüm oldukça da etmeye niyetliyim. İnşaallah. Hüda, hocamıza, afiyetle yaşacağı bereketli ömürler nasib eylesin. Âmin.

Fakat kılıç keskin olunca bazen dostunun parmağını da hafifçe kesiyor. Az önce izlediğim dersinde de bir parça acı hissettim. (Dersin linki şurada: Ağlamak 2: https://www.youtube.com/watch?v=Ozt19dHB3Cc, kesik dersin en sonunda geliyor.) Efendim, nedenine geleyim, şöyledir: Ebubekir Sifil Hoca, daha önce de derslerinde denk geldiğimi hatırlıyorum, Bediüzzaman Hazretlerinin bir mektubunu bizim anladığımızdan biraz farklı anlıyor gibidir. O mektup hangisidir peki? Lem'alar'da yeralan 'Bir Suale Cevap' başlıklı olanıdır. Evet. Mektubun bağlamı Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum ile reformist düşünür Musâ Bekuf arasındaki tartışmalardır. Tartışma belli ki mü'minlerin gündemini meşgul etmiştir. (Ebubekir Sifil Hoca'yla Mustafa İslamoğlu'nun münazara yaptığını düşünün, gerçi Düzmece Mustafa'da o cesaret yok da, olsaydı ne kadar gündemi işgal ederdi.) O tartışma Bediüzzaman Hazretlerine de belli ki bir mektupla sorulmuştur. O da kısaca cevap veriyor:

"Mustafa Sabri ile Mûsâ Bekûf'un efkârlarını muvazene etmek için vaktim müsait değildir. Yalnız bu kadar derim ki: Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır. Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş. Mûsâ Bekûf ise, ziyade teceddüde taraftar ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakaik-i İslâmiyeyi yanlış tevillerle tahrif ediyor. Ebu'l-Âlâ-yı Maarrî gibi merdut bir adamı muhakkikînlerin fevkinde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin'in Ehl-i Sünnete muhalefet eden meselelerine ziyade taraftarlığından, ziyade ifrat ediyor. 'Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın, zarar görür.' Evet, bu zamanda Muhyiddin'in kitapları, hususan vahdetü'l-vücuda dair meselelerini okumak zararlıdır."

İşte, Ebubekir Sifil Hoca, Bediüzzaman Hazretlerinin burada Mustafa Sabri Efendi'ye de bıraktığı 'acaba'yı 'tartışma boyunca yazılmış-çizilmiş herşeye bırakılmış bir acaba' gibi düşünüyor sanki. Halbuki öyle değildir. Yani Bediüzzaman Hazretleri "Tartıştıkları her konuda Musâ Bekuf da hatalı, Mustafa Sabri de hatalı..." dememiştir. Mektubun akışından anladığımız kadarıyla, Ehl-i Sünnetin görüşlerini dilegetirmesi noktasında değil, İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsına dair tenkidlerde Bediüzzaman'ın katılmadığı şeyler vardır. Metnin tamamına bakıldığında 'ifrat-tefrit' beyanının buna dair olduğu anlaşılır. Hatta, hemen başta, zaten demektedir ki: "Mustafa Sabri gerçi müdafaatında Mûsâ Bekûf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulûm-u İslâmiyenin bir mucizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır." Yani burada Bediüzzaman Hazretlerinin Mustafa Sabri Efendi'yi tefritte gördüğü husus konunun İbn-i Arabî Hazretlerinin de tezyifine vardırılmasıdır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet müdafaasında değildir.

Veya (Ebubekir Hoca'nın dersinde bağlam böyle aktığı için anayım) Musâ Bekuf'un 'cehennem azabının ebedî olmadığı' yönündeki görüşüne dönük Mustafa Sabri Efendi'nin verdiği cevabı 'ifrat-tefrit' denklemine koymamaktadır Bediüzzaman. Hayır. Asla. Cevabın haklı parçalarına dair bir eleştirisi yoktur. Metinde bunu destekleyen hiçbir ifadeye de zaten rastlanmamaktadır. Bağlam böyle değildir. Yalnız İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsının kemaline tenkid getirilmesini yanlış bulmaktadır. Onun da gerekçesini aşağıda söylemektedir:

"Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbuldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazan kelâm küfür görünür, fakat sahibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış, kavâid-i Ehl-i Sünnete taassup cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş..."

Yani, burada, Ebubekir Sifil Hoca'nın da derste alıntıladığı, 'kavâid-i Ehl-i Sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş' ifadesi, tenkidin İbn-i Arabî Hazretlerinin şahsî faziletine iliştiği noktalaradır. Yoksa, hâşâ, Ehl-i Sünnet akaidine dair değildir. Bediüzzaman kendisi de zaten Şafiî-Eş'arî bir İslam âlimidir. Ömrü de bu yolda sa'y u gayretle geçmiştir. Cenab-ı Mevla cümle ulemanın sa'y u gayretine katından ecirler yağdırsın. Âmin.

İşaratü'l-İ'câz'daki "Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfaten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadîsiye vardır..." meselesi ise hem bir bahs-i diğerdir hem de Musâ Bekuf'un 'cehennem ebedî değildir' demesiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin 'cehennemin ebedîliği' konusunda hiçbir şüphesi yoktur. Yukarıdaki beyanı da cehennemin faniliğini imâ etmez. Eserlerinde belki yüz yerde o ebediyeti kendisi müdafaa eder. Hatta "Kâfirlere cehennem azabının ebedî olması nasıl adalet olur?" tarzı suallere de mukni cevaplar verir:

"Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 'halidîne fiha ebedâ' sırrına mazhar olur..."

Burada nurcuların şuna bir parça alınma hakkı olduğunu düşünüyorum: İşaratü'l-İ'câz'daki ifade Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatında 'bir kere andığı' birşeydir. Cehennemin ebedîliği ise yüz kere tekrarladığı hakikattir. Hakikat 'yüz kere tekrarladığını' galip getirmeyi gerektirir. Kaldı ki, Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musâ Bekuf'un münazarasında "Cehennem o kadar da ebedî değildir canım!" gibi bir yerden konuşmamıştır. Mevzuun bununla da ilgisi yoktur. İbn-i Arabî Hazretlerinni şahsî kemalatının incitilmemesini talep etmiştir. Bunu tek söyleyen de o değildir ki. Bizim tasavvuf geleneğimizde, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden tutun tâ nicelere, İbn-i Arabî Hazretlerinin görüşleri tenkid edilir, fakat şahsî kemalatına toz kondurulmaz. Manevîyat büyüklerimizden pekçoğu onu sitayişle anar. Bediüzzaman da bu tutumu tekrar etmiştir. Yeni birşey yapmamıştır. Evet. Uzatmayayım. İsmini andığımız tüm mübareklere rahmet dilerim. Ebubekir Sifil Hocamın da hürmetle ellerinden öperim. Uluçınar Vakfı'ndaki Riyazü's-Salihîn derslerine katılmak hiç nasip olmadı. O güzel cemaate de maşaallahlı selam ederim. Allah hidayetinden ayırmasın. Âmin.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Hasan Feyzi abi Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı çalışıyor?

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: "Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma..." Şimdilerde buna 'bağlam' diyorlar. Yani 'sözün bağlamı.' Ve hakikaten bir sözün 'bağlamı' değiştiğinde 'anlamı' da değişebiliyor. Sözgelimi: "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi, bunu, sağlam bir binanın 10. katının pervazında diyorsa, atlamak için hiçbir zaruret de yoksa, kastettiği "Son çarem ölmek!" gibi birşeydir. İntihar temayülünün hazin ifadesidir. Fakat, yangındaki bir binanın 3. katından, hem de itfaiyenin tertip ettiği yumuşak bir zemine atlayacak kişi söylüyorsa, o zaman aynı cümle, 'hayatta kalmak arzusuna' işaret eder. Yani, birincisi aynı kelamla 'ölmek arzusu' vurgular, ikincisi aynı cümleyle 'yaşamak isteğini' belirtir.

Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Ayete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi ayete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. ayetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o ayetin manasının 'Allah yolunda malını infak etmekten kaçınmakla' ilgili olduğunu belirtir. Yani mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır 'kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atanlar.' Güya harcamayarak korunduklarını sanırlar. Fakat, ayet-i kerime, asıl bu tavırlarının 'kendilerini tehlikeye atmak' olduğunu belirtmiştir. Yani cihadla, hele cihadda pek mübarek birşey olan cesaretle, gayretle, ileriye atılmakla, gözükaralıkla vs. ilgisi yoktur.

İslamî ilimlerin ortaya çıkışı da esasında bu 'bağlamın muhafazası' hikmetiyle yakından ilgilidir. Evet. Esbab-ı nüzûl 'bağlamın korunması' için zaptedilmiştir. Sünnet-i seniyye 'bağlamın anlaşılması' için zaruridir. 'Tefsir' ilmi zaten bağlam ilmidir. İslamî ilimlerden herbiri Kelamullahla muhatap olanlara 'sözü bağlamıyla birlikte aktarabilmek' için sistemleştirilmiştir. Böylece yanlış anlamalara engel olunur. Zaten, malumunuz, Kur'an'ı sünnetsiz bir şekilde yorumlamak isteyen 'hadis inkârcılarının' gayesi de böylesi bağlam kayıtlarından kurtulmaktır. Eğer sözü bağlamsız bırakırsanız, geçmiş olsun, artık istediğiniz anlama getirebilirsiniz. İntihar niyetiyle "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi "O hayatta kalmak için öyle söylüyor..." diye lanse edebilirsiniz.

Buradan şuraya geçeceğim: Bağlam bilgisi Risale-i Nur'u anlarken de bize lazım. Yoksa biz de ondaki bazı ifadeleri bambaşka eksenlere oturtarak okur hale gelebiliriz. Buna dair iki misal de vereceğim inşaallah. Hem evvelki iki makalemle de ilgisi olacak söylediklerimin. (Yani "Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" ve "Bediüzzaman'ın hangi ırktan olduğunun ne ehemmiyeti var?" yazılarımla.) O metinlerden birincisinin başlığı şöyledir: "Dahiliye Vekili Hilmi Uran Bey'e Merhum Salih Yeşil tarafından yazılan mektubun sûreti..." Mehmed Salih Yeşiloğlu merhum ilk meclisin Erzurum mebusudur. Ve mektubunun en sonunda şöyle bir ifade kullanır:

"Milliyetini, memleketini candan seven; teninde, kanında, Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu olmayan, Erzurum'un eski milletvekillerinden, bacağı kesik, Yeşil Oğlu Mehmed Salih..."

Bu ifadeye bizzat baktığınızda, yani bağlamı hiç hesaba katmadığınızda, Mehmed Salih Yeşiloğlu merhumun kendisini 'ırken tenzih etmek' niyetiyle böyle dediğini düşünebilirsiniz. Yani; ona göre; kanında Kürtlük, Arnavutluk, Boşnaklık kanı kokusu bulunmak; böylesi kavimlerden biriyle ırken bağlı olmak; kusurdur. O da kendisinin böylesi kusurlardan berî olduğunu belirtmektedir. İfade böyle anlaşıldığı takdirde gayet 'ırkçı' gibi durmaktadır. Ve İslam'a yakışır ümmet bilincinden uzaktır. Bir insanın kanında Kürtlüğün, Arnavutluğun, Boşnaklığın vs. bulunması nasıl kusur addedilebilir? Üstelik bu kavimler de alelekser müslüman kavimlerdir.

Ancak mektubun geneline baktığınızda, Yeşiloğlu'nun, 'mütekellim, muhatap, maksat, makam' eksenlerinde farklı bir yerde durduğunu görürsünüz. Tek tek inceleyelim: 1) Kendisi: Bediüzzaman'la beraber Kafkas cephesinde harbetmiş birisidir. 2) Muhatabı: CHP'de İçişleri Bakanlığı yapan Hilmi Uran'dır. 3) Maksadı: Bediüzzaman'ın üzerindeki devlet baskısının kaldırılmasıdır. 4) Makamı: Bediüzzaman'ın Kürtlüğü üzerinden türlü eziyetlere uğratıldığı bir dönemdir... Bunlar evvelemirde mektuptan anladıklarımız. Ancak daha da derinleşirsek: Yeşiloğlu merhum Türkiye'nin gelmiş-geçmiş en ırkçı hükümetinin içişleri bakanına ulaşmaya çalışmaktadır. Ve bu anlamda muhataplarına tesir edebilecek her enstrümanı denemektedir. (Bediüzzaman Hazretleri de kendisine bu çabalarından dolayı teşekkür etmiştir.) Ve tam da o makamda muhataplarından 'iftira' beklediğinden gardını mektubunun sonunda almıştır. Yani demektedir ki: "Hakkımda 'Türkleri sevmiyor' tarzı birşey söyleyemezsiniz. Çünkü özbeöz Türküm!" Yahut da bu son ifade ırkçı muhataplarına tesir etmek içindir: "Sizden daha Türk bir kardeşiniz olarak bunları yazıyorum. Sözümü yabana atmayın."

Yoksa ne Yeşiloğlu merhumun bu mektubu yazış gayesi ırkçılık yapmaktır ne de Bediüzzaman'ın bu mektubu Emirdağ Lahikası'na koydurmasının sebebi o tarz ifadeleri beğenmesindendir. Burada şu noktaya da dikkat çekmek istiyorum: Bediüzzaman Hazretlerinin Lahikalara koydurduğu her metin virgülüne-noktasına kadar tasvip buyurduğu metinler değildir. Başka hikmetlere binaen 'müsaade buyurduğu' metinler de vardır. Yani hasenatı seyyiatına tereccuh etmiş metinleri de, Hazret-i Üstad, kimi maslahatlarla Lahikalara koydurmuştur. ("Hayır, Lahikalara konulmuş her metin, Bediüzzaman'ın bizzat altına imza attığı metinlerdir!" denirse ben şu misali veririm: "Lütfi'nin Arkadaşı" imzasıyla Barla Lahikası'nda yeralan Hüsrev abinin bir mektubunda "Aziz Üstad, hizmetin göklerde gezsin..." ifadesine Hazret-i Üstad tarafından bir haşiye konmuş ve bu hususta Hüsrev abi gibi düşünmediğini o haşiyede belirtmiştir. Buna benzer şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin bazen müdahale ettiği bazen de 'şahs-ı maneviye sayarak' göz yumduğu metinler vardır.) Yeşiloğlu merhumun metni de böylesi metinlerden birisidir. Üstad Hazretleri bir insanın kanında Kürtlük, Arnavutlukluk, Boşnaklık vs. kanı kokusu bulunmasını asla kerih görmez. Ancak eski bir milletvekili tarafından yazılmış bu mektubun Risale-i Nur dairesinin genişlemesine faydası olacağını ummuştur. Allahu'l-a'lem. Özellikle Kürtlüğü üzerinden incitilmesine karşı bu mektubun müsbet bir tesirinin olduğu söylenebilir.

Gelelim ikinci metne. Ki o da meşhurdur. Hasan Feyzi abi merhumun 'seyyidlik' mektubu...

"(...) Ona 'Kürdî' denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali'de (r.a.) görülen 'Ya müdrik!' kelimesinin hazf ve kalbiyle 'Kürt' îma ve işaretinin bulunması, gerçekten Kürtlüğüne delâlet etmez ve onun mânevî silsile-i şerâfet ve siyadetten tenzil ve teb'idini icap ettirmez. Bu isnad ve izafe, Kürdistan'da doğup büyüyen ve bu lâkapla mâruf ve meşhur olan bu zâtın Risaletun-Nur'un tercümanı olduğunu sırf âleme ilân etmek içindir; yoksa Kürtlüğünü ispat etmek için değildir. Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum. Âlem-i İslâmiyet ve insaniyete ve Haremeyn-i Şerifeyne asırlarca hizmet eden bu kahraman Türk milletini onun çok sevmesinde ve hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mânâ ve mülâhazalar olsa gerektir..."

Burada Hasan Feyzi abi ne yapmaya çalışıyor? Bediüzzaman'ı Kürtlükten kurtarmaya mı gayret ediyor? Zâhirine baktığımızda böyle. Hem de çok 'zorlu tevillerle' yapıyor bunu. "Kürtçe bilmesi, o kıyafete girmesi ve öyle görünmesi, kendini setr ve ihfa için olup, hakikî hüviyet ve milliyetini ihlâl ve inkâr mânâ ve maksadıyla değildir diye düşünüyorum..." Bediüzzaman'ın seyyidliğini saklamak için Kürt gibi davrandığı gibi imâlar var mektupta. Hatta gaybî işaretler sadedinde 'Kürt' diye anılması bile tevil ediliyor. Gerçi 'mânevî silsile-i şerâfet ve siyadet' denilerek iş yine 'manevî âl-i beyt' ıstılahına yaklaştırılsa da mektupta ciddi bir müşkül var. O da şudur: Bediüzzaman'ın, delillerle sabit tarihçesinin, "Ben Kürdüm!" demelerinin neredeyse görmezden gelinmesidir.

Hasan Feyzi abi bunu neden yapıyor? el-Cevap: Hasan Feyzi abi merhumun bunu yapma sebebi, yine, yukarıda Yeşiloğlu merhumun metni hakkında dilegetirdiğimiz hikmetlerle bağlıdır. O dönemde Türkiye'de ağır bir 'kemalist Türkçülük' propagandası yürütülmüştür. Devlet eliyle ilk mekteplerden itibaren halka ırkçılık aşılanmıştır. Ve bu aşılamanın kem tezahürleri alınmaya başlamıştır. Bir de üzerine Şeyh Said kıyamı sonrasında tutuşturulan 'Kürt düşmanlığı' eklenince... Üstadın bizzat kendi metinlerinde Kürtlüğü üzerinden ne kadar eziyet gördüğü anlaşılmaktadır. Sadece kendisinin gördüğü eziyet de değil. Eserleri de "Bediüzzaman Kürttür. Uzak durun. Türk hocalara gidin!" lansesiyle tukaka edilmektedir. O da bu yalnızlaştırmanın duvarını aşmaya çalışmaktadır. Kendisinin seyyidliği ile ilgili mektupları Lahikalar'a katması biraz da bununla ilgilidir.

Mübarek Türklerin seyyidlere hürmeti üzerinden kendisinin Kürtlüğü hakkında yürütülen kara-propagandayı aşmaya gayreti gizlidir böylesi mektuplarda. Yoksa Bediüzzaman "Aaaa, ben seyyidmişim yahu, Kürt değilmişim!" fikriyle bir inkâra girişmiş değildir. Mesela: Eserlerindeki Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmesindeki maksadı da biraz budur. (Bir sonraki yazımda bu konuya da değinmeye niyetliyim inşaallah.) Şark Islahat Planı'ndaki maddelere bir göz gezdiren o devirde tehlikenin/zulmün ne boyutlarda olduğunu anlar. Ve Bediüzzaman, bazen gayet günahsız bir-iki kelime için bile senelerce müsadere edilen eserlerinin, bu gibi nedenlerle hepten gadre uğramasından korkmaktadır. Bu hikmetli korkuyla da hamleler yapmaktadır. 

Hülasa: Eğer, böylesi metinleri tutup Kürtlere karşı "Bediüzzaman Kürt değil ha!" demek niyetiyle okursanız, başta belagat kaidesi olarak Üstad'dan ders aldığımız herşeye takla attırmış olursunuz. Çünkü bu mektupların muhatabı Kürtler değildir. Bu mektupların muhatabı Türkçülük illetiyle malul Türklerdir. (Müslüman Türkleri tekrar tekrar tenzih ederim.) Onların; 1) Bediüzzaman'a ve Risale-i Nur'a "Kürttür!" diye gadretmelerinin engellenmesidir; 2) "Kürttür!" diye uzaklaşanların seyyidlik üzerinden tekrar daireye çekilmesidir. Her neyse. Çok uzattım. Kusuruma bakılmasın. Ben bu yazıyı yazdım. Çünkü bir tecrübem yazmak icap ettiriyordu. Evet. Kürtlerin ve Türklerin karışık olduğu meclislerde 'mütekellim, muhatap, maksad, makam' bilgilerini anmadan bu mektupları ders yaparsanız nizâ çıkmasına da sebep olabilirsiniz. Böyle bir nizâya şahit oldum ben. Ne diyelim? Cenab-ı Hak uhuvvetimizi bozdurmasın. Bizi selef-i salihînin yolundan ayırmasın. Âmin.

11 Mayıs 2026 Pazartesi

Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?

Belki üç aydan fazladır Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği-Kürtlüğü üzerine dönen tartışmalara dair bir yazı yazmak emelindeydim. Fakat ne kadar denedimse çalıştırılmadım. Şimdi Abdülkadir Çelebi abinin makalesini görünce "Belki de bu yazı için bekletildim!" diye düşünmeye başladım. Çünkü, Allah razı olsun, Abdülkadir abi güzel çalışmış. Epeyce malzeme derlemiş. Bunların çok azı benim zihnimdeydi. Böylece topluca bulmuş oldum. Elbette benim de görüşlerim yalnızca beni bağlar. Kimseyi illa ikna olmaya zorlayacak değilim. Fakat, işte, şöyle böyle yirmibeşyılı bulan nurculuk maceramda meseleyi kendi zihnimde-kalbimde böyle tavazzuh ettirebildim. Bir şekle soktum. Bu bana lazımdı. Zira meşreben kendimi Hasan Feyzi abi merhuma pek yakın bulurum. Hani Üstad Hazretleri onun hakkında Emirdağ Lahikası'nda diyor: 'Herşeyi çabuk kabul etmeyen ve delilsiz teslim olmayan...'

Bana da "Şunu-bunu şöyle-böyle kabul edeceksin!" denirse çabuk kabul etmem. Delilsiz de teslim olmam. Nitekim mevzuda bazı müşkülat vardır. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin bizzat kendisine ait olduğunu bildiğimiz 'birincil metinler' ile hatıralarla gelen 'ikincil metinler' arasında zâhiren tenakuz bulunmaktadır. Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur külliyatında, yani bizzat kendisine ait olan metinlerde, nesebine dair seyyidlik iddiası yok gibidir. Hatta  "Meşhur bir nesebim yok ki mazisini muhafazaya çalışayım..." gibi ifadeler kullanmaktadır. Âl-i beytle kurduğu rabıta ise, yine kendisinin beyanıyla, 'manevî âl-i beytten olmak' üzerinedir. Onun da gerekçesini Hata-Savab Cetveli'nde 'Aleyhissalatuvesselam Efendimizin âline edilen duadan hissedar olmak' şeklinde beyan buyurur. Çünkü kimi müçtehidler "Seyyid olmayan fakat ehl-i takvâ bulunanlar o duada dahildirler..." demişlerdir.

Meselenin bu yanını anmakla birlikte, ben demiyorum ki, Bediüzzaman Hazretlerinin kat'iyyen âl-i beytle nesebî hiçbir bağı yoktur. Asla demiyorum. Olabilir. Zira, hassaten Anadolu'da, nesebler birbirine çok karışmıştır. Ve senedli seyyidler kadar senedi bulunmayan seyyidler de vardır. Hatta kendisi de bir yerde der ki: "Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte, bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir..." Belki, bu anlamda, Bediüzzaman Hazretlerinin âl-i beytle nesebî bir rabıtası da olabilir. Ancak sadece 'olabilir.' Zira sahih bir sened bulunmadığı sürece, en azından İslamî ilimler açısından, bunun ispatı mümkün değildir. Lakin şöyle olur:

'Kazıye-i makbule' derecesinde, "Ben bu hatıralara da sahiplerine de itimat ediyorum!" denilerek, Üstadın neseben seyyidliği savunulabilir. Fakat Üstad Hazretleri yine Emirdağ Lahikası'nda der ki: "Hatta ilm-i mantıkta 'kaziye-i makbule' tâbir ettikleri, yani 'büyük zatların delilsiz sözlerini kabul etmek'tir; mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor, belki zann-ı galiple kanaat verir. İlm-i mantıkda; burhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerh edilmez delile bakar..." Yani, bu hatıralar üzerinden Hazret-i Üstadın seyyidliğine inanan bir milyon nur talebesi var diyelim, onlar bunu bir dava olarak iki milyar müslümana ispat edemezler. Zira İslamî ilimlere göre nesebî seyyidliğin ispatı sahih senedle olur. Hatıralarla ispatı, en azından herkese karşı, mümkün gelmiyor.

Önemli bir soruya gelelim şimdi: Bediüzzaman Hazretleri, eğer neseben seyyidse, bunu neden eserlerinde hiç anmıyor? Çünkü diyor: "Seyyid olmayan 'Seyyidim' ve seyyid olan 'Değilim' diyenler, ikisi de günahkâr; ve duhûl ile hurûc haram oldukları gibi… " Buna kendimce şöyle 'çok seçenekli şekilde' cevap veriyorum: 1) Üstad Hazretleri neseben sahiden seyyid olmayabilir. O yüzden böyle bir iddiaya metinlerde hiç girmemiştir. 2) Üstad Hazretlerinin ceddinden neseben seyyid olduğuna dair bir bilgisi vardır. Ancak bu bilgi 'herkese ispat edilebilir' bir şekilde değildir. Senedsizdir. O yüzden İslamî ilimler açısından ispat edemediği bir seyyidliğin iddiasına girmemiştir. 3) Üstad bu seyyidliği daha sonraları keşfen, yani manevî âlemlerde aldığı işaretlerle de, bilmiş olabilir. (Bu ihtimal velayetine inanmayanlara sevkedilmez.) Evet. Belki evvelen kendisinin de böyle bir bilgisi yoktur. Çünkü, hassaten Eski Said dönemine bakıldığında, Bediüzzaman Hazretlerinin böyle birşeye hiç temas etmediğini görürüz. Orada neseb bağı olarak andığı tek şey 'Kürtlüğü'dür. Ve ilmî çevrelerde de genelde 'el-Kürdî' olarak anılmaktadır.

Peki, Eski Said dönemi hep böyleyse, bu 'seyyidlik' meselesi nereden çıkmıştır? Ona da cevaplarım yine 'çok seçenekli bir şekilde' geliyor: 1) Bediüzzaman Hazretleri, sâbık dönemde, Türklere rejim eliyle aşılanan 'Türkçülüğün' ve de bağlantılı 'Kürt düşmanlığının' zemin tuttuğunu görmüştür. "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" gibi mektuplarda işaretlerini gördüğümüz bu durum şu gibi metinlerde onun gündemini daha fazla işgal edecektir:

"Şeytanın telkiniyle ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkileri işgal eden bazı mülhidler, kardeşlerimi aldatmak ve asabiyet-i milliyetlerini tahrik etmek için diyorlar ki: Siz Türksünüz. Maşaallah, Türklerde her nevi ulema ve ehl-i kemal vardır. Said bir Kürttür. Milliyetinizden olmayan birisiyle teşrik-i mesai etmek hamiyet-i milliyeye münâfidir..."

İlerleyen yıllarda Hazretin bu durumdan çok rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Hasan Feyzi abi gibilerin, Lahikalara da girmiş 'Üstadın seyyidliğine dair' metinleri, içerik itibariyle, âdeta Türkleri Üstadın mübarekliğine iknaya çalışmaktadır. Onun 'Kürtlüğünden dolayı' Risale-i Nur'dan uzak duranları daireye dahil etme çabası gütmektedir. Ben buradan hareketle diyorum ki: Hazret-i Üstad 'seyyidliğinin konuşulmasını' Kürtlüğüne vurguyla küstürülmeye çalışılan 'Türklerin irşadından ayrılmaması için' hoşgörmüştür. Ve belki, neseben seyyid olmasa bile, hakikatli bir âlim olarak 'manevî âl-i beyt'e dahil olduğu için, böyle şeylerin konuşulmasına cevaz vermiştir.

Mehdiyet meselesinin konuşulmasına kısmen gösterdiği hoşgörüyü de böyle anlıyorum ben. Yani, kendisi hakkında 'ahirzamanın büyük mehdisi' diyenleri, 'eserlerini hidayete vesile gördüğü' için 'o kanunun bir ferdi' mesabesinde kabul ederek küstürmemiştir. Çünkü 'mehdi' kelimesi 'hidayete sevkeden' demektir. Risale-i Nur'un intişarı emeliyle 'zaten binbir sopayla dövülen' talebelerini 'etrafında tutmaya bir vesile' saymıştır. Allahu a'lem.

2) Bir önceki şıkkın sonunda bu meseleye de bağlandık zaten. Talebeleri arasında, özellikle II. Dünya Harbi atmosferiyle ortaya çıkan, 'Zaman bu zamandır' okumasının 'mehdiyet' iddialarını güçlendirdiğini görüyoruz. Ahmed Feyzi abi merhum gibi kimileri, Üstadın bile tehlikeli bulduğu şekillerde, mehdiyet konusunu sarahatle anmaya başlıyorlar. Fakat mehdiyetin şartları var. Bu şartlardan birisi de, rivayetle geçtiği üzere, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın soyundan gelmesi. Yani, birisi hakkında 'mehdi' derseniz, o kişinin soyunu da bir şekilde Aleyhissalatuvesselam Efendimize bağlamak zorundasınız. (Bağlanması zorunlu mu? Bunu da ayrıca konuşmak lazım. Ama genel kabul bu şekildedir.) Bence Bediüzzaman Hazretlerinin mehdiyetinin konuşulması da seyyidlik meselesini ateşliyor. Yani mehdiyetinin konuşulmasının ardından onun gereği olarak seyyidliği de sıkça gündem oluyor. Hatta kendisi de mahkemede böylesi sorulara cevap vermek zorunda kalıyor: "Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirtleri kabul edecek, dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki: 'Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak...' diye onları reddetmiş." Hazret-i Üstad mahkemelerde bu iddiaları bariz şekilde reddediyor.

Toparlarsam: Üstad Hazretleri 'seyyidliğinin konuşulmasına' iki nedenden bir derece müsaade ediyor: 1) 'Türklerin seyyidlere hürmeti' üzerinden Risale-i Nur dairesinde onları tutabilmek için. 2) Türklerin mehdiyete imanı üzerinden Risale-i Nur dairesine onları çekebilmek için. Burada şuna dikkat isterim: Bizzat kendisi kesinlikle propaganda olarak anmıyor. Ancak 'talebelerinin arasında konuşulmasına' bir derece müsaade ediyor. Müsaadesi de devrin zorlukları açısından anlaşılabilir duruyor. Ebced-cifir ile iştigali de bu mecburiyetin tahtındadır biraz. Yine Ahmed Feyzi abiler gibi başkalarının da telifatından anlıyoruz ki, ebced-cifir ile meşguliyete, genel bir temayül bulunmaktadır. Zevkli bir meslektir. Cazibedardır. Merakâverdir. Yoksa cifir ilmi, Bizzat Üstadın da ifadesiyle, 'şarlatanların istifade etmeleri' mümkün bir alandır. Kendisi de bu konudaki duruşunu Hulusi abiye şöyle açıklıyor:

"İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz. el-Cevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. (...) Hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur'âniyenin berâhîn-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre, bir nebze ihsân edilir."

Şimdi konunun asıl düğüm noktasına gelelim: Bediüzzaman Hazretlerinin seyyidliği Kürt olmadığı anlamına gelir mi? Aslında gelmez. Ama getirilebilir. Veya getiriliyor da... Bunu da 'çok seçenekli bir şekilde' tahlil edelim:

1) Bediüzzaman Hazretleri 'kültürel olarak' Kürt müdür? el-Cevap: Kesinlikle. Kürtçe konuşur. Kürt gibi giyinir. Kürt gibi davranır. Eski Said'in yazdığı "Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız..." cümlesinin asıl metinlerde 'Müslümanız' diye değil 'Kürdüz' diye geçtiği söylenir. (Sâbık dönemde, elbette, bunun gibi pekçok yerde rejimin bu yollu saldırısına maruz kalmamak için Kürt, Kürdistan, el-Kürdî gibi ifadeleri değiştirmiştir. Bu değişikliğin de aslında iki sebebi vardır: 1) Şeyh Said kıyamından itibaren devletin Kürtlere karşı yürüttüğü yıkıcı politikadan kurtulmaya çalışmak. Kırk türlü bühtan ile zaten uğraştırılan eserlerinin bir de buradan saldırıya uğramasını engellemek. 2) Türkçülüğün tuttuğu Türklerde Risale-i Nur'a karşı bir antipati oluşturmamak. Yani 'o ifadeleri kullanırken derdinin ırkçılık olmadığını' anlatamayacağı kişileri uzaklaştırmamak.)

2) Bediüzzaman Hazretleri coğrafî olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Kendisinin de müteaddit şekillerde doğrulamasıyla Kürdistan coğrafyasında dünyaya gelmiştir. Buradan kastedilen 'devlet' değil 'coğrafya'dır. Zaten Osmanlı'da ve hatta Cumhuriyet'in ilk devirlerinde Kürdistan kelimesi serbest bir şekilde kullanılmaktadır. Şeyh Said kıyamıyla birlikte oluşturulan atmosferde bu tip kelimeler, hatta Kürtçenin bizzat kendisi, yasaklanmıştır.

3) Bediüzzaman Hazretleri genetik olarak Kürt müdür? el-Cevap: Evet. Fakat burada %100 şart değildir. Neden? Çünkü Türkiye'de yaşayan hiçbir Kürdün, Türkün, Arabın %100 Kürt, Türk, Arap çıkacağını sanmıyorum ben. Zira müslümanlar birbirlerinden çoklukla kız alıp-vermişlerdir. (Malum, bazen, gen testi yapılan insanların onlarca ırkla bağlantısı çıkıyor. Youtube'da bununla ilgili mebzul miktarda video var. İzlenebilir.) Bediüzzaman Hazretlerinin, işte bu anlamda, Kürtlüğü %100 olmayabilir. Ama hiçkimsenin böyle bir garantisi asla yoktur zaten.

Bir de şu var: Efendimiz aleyhissalatuvesselamın pâk nesli, bütün ırklar için, bir 'kesişim kümesi' gibidir. Matematiği iyi olanlar hatırlayacaklar hemen, kesişim kümesi, bütün kümeleri birbirine bağlayan bir alandır. Hem hepsindendir hem de kendisidir. Mübarek seyyidler-şerifler cemaati de, gittikleri her bölgede, o bölgelerin insanlarıyla kaynaşmışlar, onlardan kız almışlar-vermişler, böylece ırken de onlara benzemişlerdir. Hindistan coğrafyasındaki seyyidler Hintlilere benzerler. Afrika'daki seyyidler Afrikalılara benzerler. Türkistanlı seyyidler Türklere benzerler vs. Çünkü seyyidlik müslümanlar açısından çok itibarlıdır. Ve herkes âl-i Resulullah ile akrabalık bağı kurmak ister. Bu yüzden seyyidlerin toplantığı meclislerde her renkten insan bulursunuz. (Bendeniz böyle bir toplantıyı gördüm. Renkliliğe hayret ettim. Hatta muhterem Faris Kaya abi, eski Nesil Yayınları binasında, "Lütfen senedli seyyidler bir ayağa kalksın da cemaat onların mübarek simasını görsün!" deyince ayağa da kalkmışlardı. Esmerinden bembeyazında çeşit çeşit insan vardı.) Teni siyah olandan gözü çekiğe... Çeşit çeşit seyyid bulunur.

Bu şu demektir: Seyyidler hem seyyiddirler hem de arasında bulundukları kavimdendirler. Yani bir seyyid, eğer Türkler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Türktür. Eğer, Kürtler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Kürttür. Eğer Çerkesler arasında bulunuyorsa, hem seyyiddir hem de Çerkestir. Ve hakeza... Yani bir insanın seyyid olması 'Araplık dışında intisabda bulunduğu diğer bütün ırklardan kovulması' anlamına gelmez. Bugün İslam tarihinde bir millete malolmuş nice âlim vardır ki, mübarek soylarına baktığınız zaman, sahabeye gider. Akşemseddin Hazretleri ki, evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, soyca Hz. Ebu Bekir radyallahu anha dayandığı söylenir. Hazret-i Mevlana Celaleddin (k.s.) ki, yine evvela Türklerin medar-ı fahrıdır, sonra hepimizin medar-ı fahrıdır, Hz. Osman radyallahu anha dayandığı söylenir. Ancak onlar içlerinde yaşadıkları kavimden de olmuşlardır. Onların dilleriyle konuşmuşlardır. Onların kıyafetlerini giymişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin. Hepsinin şefaatini bizleri nasib eylesin. Hepsinin nur u feyzini kalbimizden eksik etmesin.

Demek istiyorum ki: Genetik olarak baksak, belki, Bediüzzaman Hazretlerinin genlerinde Arap geni, Türk geni vs. buluruz. Belki... Ancak onlardan çok şekilde Kürt geni buluruz. Zira nesiller boyunca Kürtlerin arasında yaşamış bir aileye mensubdur. Ailenin akrabaları halen, maşaallah onlara, hayattadır. Onlar da kendilerinin Kürt bilmektedir. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerini, seyyidliği üzerinden, güya 'Kürtlükten kurtarmak' isteyenler olmayacak bir işin kapısını zorlamaktadırlar. Birgün kabr-i şerifi tekrar ortaya çıkarsa, mübarek dokusundan bir örnek alaraktan, götürüp test ettirebilirler. (Bakalım cür'etimiz Tekâsür sûresinde anlatılanlardan ileriye varır mı?) İnşaallah, bu defa, Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedilmesi gibi bir kaza yaşanmaz. Yoksa yaşanır mı? Kimbilir...

Yazı çok uzadı. Buraya kadar sabredenler haklarını helal etsinler. Şuna da dokunmadan geçmeyeyim: Peki, Bediüzzaman Hazretleri neseben seyyid değilse, en azından senedle bunu ispat edemiyorsa, neden talebelerine 'Hasanîyim-Hüseynîyim' gibi şeyler söyledi? Hatıralarda neden bu yollu çok bilgi var? Ahmed kardeşiniz uzlaşmacı bir insandır. Zaten salih selefimiz de nasslar arasında zâhiren tenakuz içeren ifadeler bulurlarsa barıştırmanın yollarını aramayı öğretmişlerdir. Ben de barıştırmanın yollarını ararım. Bulduğum yol yine şöyle 'çok seçenekli'dir:

1) Üstad Hazretleri elinde kat'î senedle bulunmayan bir bilgiyi müsait gördüğü talebelerine açıyor olabilir. 2) Üstad Hazretleri bu tür ifadelerde yine 'manevî âl-i beyte atıf yaparak' konuşuyor olabilir. Yani, o türden bağının kuvvetini bildiği için, "Ben de âl-i beytten sayılabilirim!" diyerek talebelerini bu neviden 'kıymetini bilmeye' de davet ediyor olabilir. 3) Üstad Hazretleri âl-i beytten olduğu bilgisine, keşfen, Yeni Said döneminde erişmiş de olabilir. O yüzden görece eski metinlerinde seyyidlik iddiasını reddederken bunlarda hususi kabuller görünebilir. 4) Üstad Hazretleri 'seyyid' kelimesinden kinaye ile bazen 'efendilik' manasını da kastediyor olabilir. Buna ilave bir bilgi: Arkadaşlar, hatıralarda, 'Üstadın kendisine seyyid dediği' nakledilen Seyyid Salih Özcan abinin yeğeni mesabesindeki bir akrabası Avcılar'da ders arkadaşımızdı. Çok kıymetli bir abimizdi. Hatta Salih Özcan abi merhum onun kirveliğini bile yapmış. Her neyse... Seyyidlikle, neseben seyyidlikle, hiçbir bağlarının olmadığını tekrar tekrar şu fakire söyledi. Onlar da Arap imiş. Tamam. Hatta aşiretlerini falan da söylemişti. Ellerinde neseblerini gösteren senedler de bulunmaktaymış. Fakat seyyidlikle hiçbir bağları yokmuş. Bunu o abimiz büyük bir güvenle söyledi. Üstadın 'seyyid' ifadesiyle 'efendi' manasını kastettiğini düşündüğünü belirtti. Bunu da bir bilgi olarak arzedeyim.

Sonuç olarak, Ahmed kardeşiniz, Hazret-i Üstadı büsbütün seyyidlikten ihraç etmeyi doğru bulmuyorum. Amma Kürtlükten ihracını ondan yüz kez daha fazla doğru bulmuyorum. Seyyidleri 'sadece aile içinde evlenen' hayal etmeyi hiç mi hiç anlamıyorum. Bir kişinin babası da annesi de seyyidse 'es-Seyyid' denilir. es-Seyyid sayısı seyyidler içinde kaç tanedir peki? Azdır. Büyük çoğunluğu başka neseblerle akrabalık bağı kurmuşlardır. Her aile seyyidlerden kız almak ister, kız vermek ister, çünkü bu Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın pâk nesebiyle akraba olmaktır. O akrabalıkta herkes için bereket vardır. Seyyidler de, gittikleri her yerde, mübarek ailelerden kız alıp-vermişlerdir. Şimdi, sanki böyle şeyler hiç olmamış gibi, "Seyyidse Kürt değildir!" demek doğru değildir.

Aksini söyleyene de karşıyım ben. "Kürtse seyyid değildir!" diyen de doğru yapmıyor. Yine böyle bir şıkka angaje olup kalalım ki? Çözümü yukarıda söyledim. Seyyidler hem kendi nesebleriyle hem de içinde bulundukları kavimle bağlıdırlar. Onlar ümmeti birbirine bağlayan mübarek bir cemaattirler. Zaten Üstadımız da ahirzamanda bu seyyidler cemaatinin mehdinin hizmetinde büyük bir fonksiyon göreceğini söylüyor. Nasıl yapacaklar bunu?

Çünkü herbiri bir kavmin içinde girmiş. Hem 'onlardan biri' olmuş hem de 'onlara baş' olmuş. Onların bu 'kesişim kümesi' ahirzamanda kurtaracak bizi. Yeter ki, ırkçılık illetiyle, Firavun'un kavminin Musa ve Harun aleyhimüsselama dedikleri gibi demeyelim. Hani Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde kısa bir mealiyle buyruluyor: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Çünkü incir çekirdeğinden incir ağacını yaratmak Sânî-i Zülcelal'in kudretinin şânıdır. Allah mütekebbirleri böyle de sınar. Evet. Benî İsrail'i Benî İsmail'e (Araplara) gelen hidayetten alıkoyan, Benî Ümeyye'yi Benî Hâşim'e gelen nurdan çekindiren, bizi de Risale-i Nur'un muazzez feyzinden etmesin. İslam uleması, hangi kavmin içinden çıkarsa çıksın, başımızın tâcıdır. Onlar seyyidlerimizdir. Efendilerimizdir. Canımız o mübareklere feda olsun. Ulemaya ırkçılık illetiyle bakan dinine hainlik ediyor demektir.

23 Nisan 2026 Perşembe

Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?

Kemalizmin sonu geliyor. Elhamdülillah. İmanım bu yöndedir. Sağ iktidarlar hakkıyla mücadele ettikleri için değil. Çünkü, maalesef, bunu başaramadılar. Fakat Hüda'nın kanunu böyle emir buyurduğu için sonu geliyor. Evet. Her ideolojinin bahtiyar bir çağı olur. Zira, denenmemişi denemek, hassaten sıkıntılı dönemler yaşayan insanların karşı koyamadığı bir temayüldür. Ve ideolojiler ilk ortaya çıktıklarında 'denenmemiş' olurlar. "Belki ha?" şaşkınlığını yaşatabilirler o tazelikle. Ancak zaman geçtikçe, daha doğrusu 'zamanın müfessirliği' kendisini gösterdikçe, herşeyin sâhisi sahtesinden ayrılır. Yalancının mumu söner. At diye satılan eşeğin foyası ortaya çıkar. Boyası dökülür. Hüda'nın ikbal verip vermeyişi, sürece şahit olanlar için, hak ile bâtıl arasında tayin kolaylığı sağlar. "Hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız!" diyen Bediüzzaman Hazretlerinin 'akıbet' vurgusunda da bu gizlidir. Hem Hakîm olan Kur'an'ımız da aynı hakikati söyler: "Akıbet takva sahiplerinindir." Diğerleri illa yolda döküleceklerdir. Şevketleri sönecektir.

Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.

Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.

Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.

Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.

17 Nisan 2026 Cuma

Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?

Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.

Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.

Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.

Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.

Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.

Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.

Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.

Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:

"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."

Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:

Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!

10 Mart 2026 Salı

İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?

Yıllar önce İhsan Kasım ağabeyden dinlemiştim: Arap dünyasından misafirleriyle muhabbet ederlerken, konu dönmüş dolaşmış, Abdükadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütuhû'l-Gayb isimli eserine gelmiş. İhsan Kasım ağabey demiş ki: "O kitabın kerameti vardır." Misafirlerden bazıları ilk kez duydukları bu hakikate nazlanıp itiraz etmişler: "Kitabın kerameti olur mu canım?" demişler. İhsan Kasım ağabey de manaca "Hodri meydan!" deyip bir öneride bulunmuş: "İnanmazsanız tecrübe edelim. 'Bismillah' deyip bir tefeül yapın. Bakın bakalım ne çıkacak?" Hemen kitaplıktan aldıkları Fütuhû'l-Gayb'da tefeül yapmışlar. Karşılarına, hatırımda yanlış kalmadıysa, şöyle bir cümle çıkmış: "Ey helva yiyenler!" Tabii meclisteki herkesin tüyleri diken diken olmuş. Neden mi? Çünkü onlar da o sırada helva yemekteymişler. "Âmenna!" ve temenna ile kitabı yerine kaldırmışlar.

Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:

"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"

Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:

"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.

'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.

O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."

İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...

2 Mart 2026 Pazartesi

İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?

Beklenen savaş başladı. Evet. Amerika, yavuklusu İsrail ile birlikte, İran'a saldırıyor. Peki böyle bir gerilimde nerede durmak gerekir? Elbette Amerika'nın, İsrail'in yanında duramayız. Fakat... Fakat İran'ın da 'şii' olma marazı var. Ve bu şiilik, Üstad Hazretlerinin tasnif ettiği şekilde, 'şia-i velayet' değil, 'şia-i siyaset.' Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat coğrafyada, çeşitli propaganda araçlarıyla, ajanlık faaliyetleriyle, siyasi hamlelerle vs. alan tutmaya çalışıyor. Sünni gençlerin kafalarını karıştırıyor. Onları, ehl-i beyt sevgisi üzerinden, müstakim itikadlarından alıkoymaya gayret ediyor. Kendi pâk mazilerine şüpheyle baktırıyor. İmamiye şiası böyle bir şia. Kim bu dediklerime inanmazsa, Ebubekir Sifil Hoca'nın, 'Peşaver Gecelerine Reddiye' derslerini izlesin Youtube'dan. Orada teferrüatıyla mevzu aydınlatılmaktadır. Zaten yakın tarihteki Suriye tecrübesi de şiilerin 'sünnilere karşı ne denli gaddarlaşabildiğinin' bariz delilidir.

Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:

"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.

el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."


Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?

Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.

8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Allah'ı nereden sınırlarsan oradan hastalanırsın

Geçtiğimiz cumartesi Avcılar'da Sezer Harman abi Katre Risalesi'ndeki 'dört hastalık' bahsini ders yaptı. Dinlerken aklıma Bediüzzaman Hazretlerinin 'neden bu dördünü seçtiği' sorusu takıldı. Öyle ya. Hastalıklarımız dörde münhasır değildi. Daha nice nice rahatsızlıklarımız vardı. Sonra X'te, eski adıyla Twitter'da, Fikret Çetin Hoca'nın şu paylaşımını gördüm:

"Damdam bin Cevs el-Yemamî'den rivayet edildiğine göre, Ebû Hureyre (r.a.) kendisine şöyle dedi: "Ey Yemamî! Sakın bir adama 'Allah seni affetmez' veya 'Allah seni asla cennete koymaz' deme!" Ben de şöyle dedim: 'Ey Ebû Hureyre! Bu, öfkelendiğimiz zaman kardeşimize ve arkadaşımıza söylediğimiz bir sözdür.' Bunun üzerine Ebû Hureyre (r.a.) şöyle dedi: 'Sakın bunu söyleme! Çünkü ben Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu işittim: İsrâiloğulları arasında iki adam vardı. Birisi ibadette çok gayretli, diğeri ise nefsine karşı müsrif idi. Bu ikisi birbirine kardeş gibiydiler. İbadet eden kimse, diğerini her günah işlerken görür ve ona 'Ey filan! Vazgeç artık!' derdi. Diğeri ise 'Beni Rabbimle baş başa bırak, sen bana gözcü olarak mı gönderildin?' derdi. Nihayet bir gün onu büyük bir günah işlerken gördü ve ona 'Vay haline! Vazgeç artık!' dedi. Diğeri yine 'Beni Rabbimle baş başa bırak, sen bana gözcü olarak mı gönderildin?' dedi. Bunun üzerine o (ibadet eden adam) şöyle dedi: 'Allah'a yemin olsun ki, Allah seni affetmez' veya 'Allah seni asla cennete koymaz!' Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: Allah o ikisine bir melek gönderdi ve ruhlarını aldı. İkisi de Allah'ın huzurunda toplandılar. Allah Teâlâ günahkâra şöyle buyurdu: 'Git, rahmetimle cennete gir.' Diğerine ise şöyle buyurdu: 'Sen beni biliyor muydun? Benim elimdekine gücün yeter miydi? Onu ateşe götürün!' Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: 'Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki, o bir kelime söyledi ki, dünyasını ve ahiretini mahvetti.' Ebû Dâvûd (4901) Sahih-i İbn Hibban (5712)."

Ebubekir Sifil Hoca'nın yıllar önce okuduğum bir makalesinde de, Allah dostlarından birisine atfen, şu manada bir hikmet nakledilmişti: "Allah'ın kudretini sınırlayıcı konuşmaktan sakın." Sonra bu 'dört hastalık' ile 'kudrete sınır çizmek' arasında bir ilgi bulunduğunu düşünmeye başladım.

Mesela: Yeis, yani ümitsizlik hastalığı, şöyle tarif ediliyordu orada: "Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder."

Devamında ise "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar..." ayeti hatırlatılarak şifanın orada aranması salık veriliyordu. Elhamdülillah. Fakat biraz dikkat kesilince ayetin bize söylediği şöyle hikmetler de vardı sanki: "İsimleri Allah'ın kudretleridir. Her isim Allah'ın kudretinin bir tezahür şeklini bize öğretir. Günahları bağışlamak hususunda Allah'ı kimse aciz bırakamaz. Kimse bu noktada Onun kudretine sınır çizemez. 'Yaratış kudretinde' sınır olmadığı gibi 'bağışlama kudretinde' de sınır yoktur. el-Kadîr oluşunda sınırı olmadığı gibi el-Gafûr ve er-Rahîm oluşlarında da sınırı yoktur. Dilediğini bağışlama gücü vardır."

Ümitsizlik hastalığına müptela olansa, Allah'ı bu yönünden sınırlama cür'etinde bulunuyordu. "Benim gibisini de affetmez artık!" diyordu. Böyle demesinin altında "Benim gibisini de affedemez!" demek vardı. Halbuki Allah dilediğini bağışlayabilirdi. Biz ancak 'şirk' gibi 'bağışlamayacağını kendisinin vaadettiği' seyyieler hakkında "Cenab-ı Hak bunu bağışlamaz!" diyebilirdik. Yoksa iman sahiplerinden herhangi birisinin hangi günahının bağışlanıp-bağışlanmayacağı konusunda bilgi sahibi değildik. Sınırlayıcı konuşmaya da hiçbir hakkımız yoktu. Yeis hastalığına müptela olan insan bir açıdan Allah'ın kudretini sınırlama hadsizliğinde bulunduğu için ters yola giriyordu. Girdiği bu yol da onu, hafazanallah, Allah'ı bütünüyle inkâr etme vartasına kadar götürebiliyordu. Demek ki kudretini sınırlayıcı konuşmanın/düşünmenin sonu, eyvah, en nihayet o kudretin bütünüyle inkârıydı.

İkinci hastalık olan 'Ucb' da bundan farklı değildi. Yerinden tarifini alalım: "Arkadaş! Ye'se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: 'Bu kemâlât beni kurtarır, yeter' diye bir derece rahat eder. Halbuki, a'mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez..."

Dikkat edilirse ucb hastalığında 'ümitsizlik' yoktu. Evet. Fakat ümidin yanlış yere bağlanması vardı. Akıbetinin garantisi olarak âmâlini görmek, yine Allah'ı "Ben bu kadar hayır işledikten sonra artık atamaz cehenneme!" diye birşeylere mecbur görmek, hâşâ, Onu 'azaplandırışında sınırlamak' manasına geliyordu. Celalî isimlerine sınır çizmeyi çağrıştırıyordu. Halbuki, Hak Teala, dilediğine rahmet edebileceği gibi, dilediğine de azap edebilirdi. Onu bu yönden de sınırlandırmanın imkânı yoktu. Şânı nasıl dilerse öyle yapardı. Kemali nasıl iktiza ederse öyle davranırdı. Kimse de Onun kudretini tasarruftan alıkoyamazdı.

Yani ucbun arkasında da bir tür 'sınırlama' bize gök kırpmaktaydı. Ve bu kırpma da 'ümidi rahmetten kesip kendine bağlama' arızasına sahipti. Rahmetle irtibatı kopardığından ayetin nehyine dahil oluyordu. Çünkü ayet "Ümit kesme!" değil "Allah'ın rahmetinden ümidizini kesmeyin!" buyuruyordu. Ümidi rahmetten kestikten sonra başka şeyler üzerinden yaşatma da sahih bir tavır değildi. İnsana, hâşâ, 'Rabbü'l-Âlemîni istemediklerini yapmaya mecbur edebilme' sanrısı veriyordu. Halbuki gökleri ve yeri yaratan Zülcelal'i kimse hiçbirşeye mecbur edemezdi.

Üçüncü hastalık 'gurur'du. Mürşidim onu da şöyle izah ediyordu: "Evet, gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar."

Ben bu hastalığın da 'kudreti sınırlama' vartasına sahip olduğunu düşünüyorum. Ne anlamda? Allah'ın rızasına mâtuf bilgiyi senden-benden daha iyi bilir, daha fâzıl, daha kâmil, daha dakik vs. kullar yaratamayacağı suizannıyla bir sınırlamadır bu. Halbuki Allah bizden daha iyi bilenini, daha fâzılını, daha kâmilini, daha dakikini vs. yaratmaktan aciz değildir. Modern insanın kibri geçmiş asırların sosyolojilerinin kendisinden üstün olabileceği fikrine kat'iyyen yaklaşmaz. Evrimciliğin kem mürekkebini yalayan bütün seküler ilimlerde gelecek geçmişten üstündür. Daha iyisi geçmişte olamaz. O yüzden ahirzaman mütekebbirleri Allah dostlarının kemaline inanmazlar. Onları kendilerinden daha üst görmeyi sevmezler, kabullenmezler, beğenmezler. Bu da derslerinden mahrum kalmayı netice verir. Oysa bu da bir sınırlayıcılıktır. Allah'ın herşeye kudreti yeter. Dilerse insanların en hayırlılarını 1400 yıl önce getirir dünyaya. Onlar deveye binerler. Toprağa oturup elle yemek yerler. Fakat bize üstün sayılırlar. Gurur hastalığına tutulansa herkesi ya 'eşiti' veya sıklıkla 'gerisinde' gördüğünden nasip yolu ona kapanmış olur.

Dördüncü hastalık olan 'suizan'da ise daha temel birşey var. Suizan tastamam zaten 'kudrete sınır çizme' mahiyeti taşıyor: "Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler..."

Allah'ın hayır yaratması mümkün olan olaylardan, sözlerden, kişilerden sürekli 'şerre kapı aralayan' beklentiler içine girmek; sanki Allah'ı hasım gibi hayal etmek; yine Onu 'neyi yaratacağına mecbur etmek' gibi imâ taşır. Hüda'nın daha yaratışının tamamını sana göstermediği yerde "Bu kesin şöyle bed birşey olacak..." diye konuşursan "Ben kulumun zannı üzereyim!" buyuran Rabbe bir dua yollamış olursun. Halbuki Allah'ın kudreti en beklemediğin yerlerden dahi hayır yaratmaya kâdirdir. Üstelik, suizanda, yine 'mümkünü kendine indirgemek-hapsetmek' vartası vardır. "Ben böyle berbatsam herkes de benim gibi berbattır!" yanlış empatisi bulunmaktadır.

Evet. Gururun dibi kazındığında da suizan çıkar. Ucbun altına kazma iliştirilince de suizan fışkırır. Yeisin toprağında da suizan lağımı saklanır. Ve bu suizan, maalesef, Allah'ın kudretine dair sınırlamaların tezahürüdür. Eksik Allah tasavvuru yaşantıda da 'hastalıklı tavır' şeklinde görünür. Şu ölçü kesinlikle unutulmamalıdır arkadaşım: İnsan, Allah'ı bilmenin bir yoludur, fakat Allah'ı sınırlamanın bir yolu değildir.

Bu yazıyı da İmam Şafiî rahimehullaha atfen nakledilen bir hikmetle bitirelim: "İmam Şafii’ye 'Allaha karşı suizan nasıl olur?' diye soruldu. Şöyle cevap verdi: Vesveseli olmak, her an musibet gelecek gibi bir korku içine girmek ve elinde bulunan nimetin yok olacağını beklemek, Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı kötü zandandır."

Kuantum fiziği 'nazar değmesini de' açıklar mı?

"Bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer." 2. Söz'den . Zaman zaman kuantum fiziği ile ilgili kitaplar...