Endişe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Endişe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2026 Cuma

Biraz matematik psikolojiye de iyi gelir

Gerek Mesnevî-i Nuriye'de geçen 'dört burhan-ı küllî' dersi, gerekse de 19. Söz'deki şekliyle 'üç büyük küllî muarrif' bahsi, "Bizi şöyle bir hakikate uyandırıyor..." diye düşünürüm: Cenab-ı Hak, en kemalde şekliyle, 'çapraz okumalar vasıtasıyla' anlaşılır. Ne demektir bu? Şu demektir: 

Mevla Teala Hazretleri, herşeyi yaratan O olduğu için, her ilmin de yegane sahibidir. Branşlar, zâhirde birbirlerinden ne kadar uzaklaşırlarsa uzaklaşsınlar, nihayetleri tevhid kulbuyla Hüda'ya raptolunduğundan, illa ve de sıksık buluşurlar. Birbirlerine bakarlar. Birbirlerini söylerler. Birbirlerini desteklerler. Birbirlerini açarlar. Evet. Kainat tastamam bir bilgi alanı olarak Allah'ı gösterdiği gibi nübüvvet de, vahiy de, (ve eğer bozulmamışsa) vicdan da Sâni-i Hakîm'i bildirmektedir. Şeyler, ister ferden ister cemaatle, Rabbisinden haber vermektedir. Gerek âfâkta gerek enfüste nefisler sayısınca Onu bildiren yollar vardır.

Bazen hiç bu 'kesişmeler' hiç ummadığınız dallar arasında da yaşanabilir. Mesela: İstatistik gibi 'nesnel' bir bilimdalı alıp sizi psikoloji gibi 'öznel' bir alanın karasularında yüzdürebilir. Şifasını gösterebilir. Nasıl olur böyle birşey? Şöyle: Psikolojik rahatsızlıklar, kimi zaman, kişinin 'kendi âlem algısı' ile 'herkese görünen âlem' arasındaki nüansı yitirmesinden kaynaklanabilir. Kaygı bozukluğu yaşayan birisi, âlemine giren herşeyi o kaygı dünyasının bed rengine büründürdüğünden, baktıkça dehşetlendiği, düşündükçe korktuğu, yaşadıkça battığı bir dünyayı yudumlar.

Dehşetlendiği bu dünya 'hakiki dünya' değildir. Hayır. Sadece 'onda yansıyan şekli'dir. Ancak yansımayla hakikisi ayrımını yapamadığından, alamet-i farikaları tanıyamadığından, hayaline giren herşeye hakikatmişçesine muamele eder. Oradan 'yaşanmayanın stresi' doğar. Büyür. Boğar. Halbuki musırrane denmiştir: "Dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir."

İstatistikse bizi 'nefsü'l-emirde câri olana' yönlendirir. Ortak bilgi alanına çeker. Öznel olandan nesnel olana sürükler. Âlemimizdeki şekliyle gerçeği arasındaki farka uyanmamızı sağlar. Bediüzzaman Hazretlerinin istatistiği bir 'kaygı tedavisi' olarak kullandığı (ve de kullanmasını öğrettiği) misal kayığa binen arkadaşıyla yaşadıklarıdır:

"Bir zaman—Allah rahmet etsin—mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul'dan Köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb'e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: 'Korkuyorum; belki batacağız.' Ona dedim: 'Bu Haliç'te tahminen kaç kayık var?' Dedi: 'Belki bin var.' Dedim: 'Senede kaç kayık gark olur?' Dedi: 'Bir-iki tane. Bazı sene de hiç batmaz.' Dedim: 'Sene kaç gündür?' Dedi: 'Üçyüzaltmış gündür.' Dedim: 'Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüzaltmışbin ihtimalden birtek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz.' Hem ona dedim: 'Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?' Dedi: 'Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.'

Dedim: 'Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var. Öyle ise, üçbinaltıyüz günde hergün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üçyüzbinden bir ihtimal değil, belki üçbinden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et!' dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hattâ beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azâba çevirir."


Bugünlerde okuduğum bir kitap vesilesiyle, mezkûr tekniğin, modern psikolojide de kullanıldığını öğrendim. "PDM Ne Demek İstedi?" isimli eserdeki "Endişe ve Kaygıyla Başedebilme" sunumunda, Dr. Klinik Psikolog Betül Nesibe Özkars, diyor ki:

"Aşırı hassas bir duman dedektörü, evde gerçekten yangın çıktığında da çalışır, tost makinesinde yanan ekmekle de çalışabilir. Yani tehdidin şiddeti önemli olmaksızın, hem sistem gerçekten tehdit altındayken hem de tehdit altında olma ihtimali yokken, harekete geçer. (...) Sinir sistemimiz de benzer şekilde çalışır. (...) Zihin tehlikeyi arar hale gelir. Aradıkça tehlikeyi bulur. Ve buldukça da daha çok arar. Zihin kendi kendine kaygı üreten bir mekanizmayla zindanını oluşturur. (...) Fakat 'her seferinde duyguya neden olan düşünce kalıbı irdelenerek' ve 'yanlış düşünce kalıpları doğrularıyla değiştirilerek' beynin otomatik düşünme biçimi iyileştirilebilir."

Yani, yine mürşidimin tabiriyle, 'tefekkürî bir ameliyat' beynin 'yanlış düşünme alışkanlığını' değiştirip yerine 'doğru düşünme alışkanlığı' geçirebilir. Bunu yapabilecek olan bir tür tefekkürdür. İstatistikse bu tefekkürün araçlarından yalnızca birisidir. Matematik hesaplamalar, bizi gerçek dünyaya davet ettikleri için, yansımalardaki yanlışların etkilerini azaltabilirler. Betül Nesibe Hanım buna sunumunda 'gerçeklik testinden geçirmek' diyor:

"Asansöre binmekten tedirgin olduğunuz için merdiveni kullanmayı deneyebilirsiniz. Bir süre işe yarar da gözükür. Hem gideceğiniz yere ulaşmışsınızdır hem de asansöre binmeye çalışarak kendinizi müşkül duruma sokmamışsınızdır. Ta ki işe yaramayana dek. Birgün gerçekten asansörü kullanmanız gerekecektir. Merdivenle vakit kaybedeceğinize 'asansöre neden binemediğinizi' anlamaya çalışmak, altta yatan inançları keşfetmek, yanlış inançları 'gerçeklik testinden geçirerek' doğrularıyla değiştirmekse asansöre binebilmenizi sağlar." 

Eh, evet, arkadaşım, Risale-i Nur'u bu açıdan da çalışmak gerekiyor herhalde. Fakat, böyle bir çalışmayı yapabilmek için, hem alana hâkim olmalı hem de detaylara uyanmalı. Üstelik aradaki bağlantıları kurabilecek işlek bir kafaya da sahip olabilmeli. (Çapraz okumalar bu nedenle de lazım.) Nasip. Elbette bu emanetin de sahipleri gelecektir. Ve bize Üstadın 'daha farkına varmadığımız' neleri neleri öğrettiğini gösterecektir. Ve minellahi't-tevfik.

28 Temmuz 2014 Pazartesi

Kork bayramdan korkmayandan!

"En korkulacak an, zafer anıdır."
Napolyon Bonapart

Ümit Meriç Hocanın kendi seyr-i sülûkunu tarif ettiği İçimdeki Cennete Yolculuk kitabını yıllar önce okumuştum. Hem de bir kez değil iki kez. Yine de her yanını tam bir uyanıklıkla hatırlayamıyorum. Ahirzaman çocuklarının en güvenilmez yanları hafızaları. (Bu konuda her güzel duaya muhtacım.) Fakat kitabın içinden bir sahneyi unutamam. Benzerlerini defalarca hissettiğim için belki. Orası hafızama kazınmıştır. Meriç Hocanın uzun bir süre oruç tuttuktan sonra (iki yıla yakın bir süre diye anımsıyorum) bir piknik esnasında mürşidi tarafından oruç tutmayı bırakmaya teşvik edildiği yerdir orası. Peki, bir mürşid, oruç tutmayı neden bıraktırır?

Kitapta anlatıldığına göre; müridinin, oruç tutma sıklığından dolayı, o ibadete karşı ülfet peyda ettiğini düşünüyordu merhum Muzaffer Ozak. Meriç Hoca, o gün orucunu ısrarlar eşliğinde bozduğunda, nefsinin varlığını yeniden nasıl hissettiğini şuna benzer bir şekilde anlatıyordu: (Kitap elimde olsaydı alıntılayacaktım. Netten de bulamadım. Kendi cümlelerimle yazıyorum.) "Sanki kafeste uzun süredir uyuyan bir aslan (kaplan da olabilir), aniden dışarıya çıkmak için saldırdı."

Ben de aynısını her Ramazan arkasında yaşarım. Ramazan boyunca (bir ölçüde) köşesine sindirdiğim nefsin, bayramın birinci günü kafesine saldırıp ve parmaklıkların sağlamlığını yoklayan aslan kadar istekli olduğunu görürüm. Bu beni korkutur. Kederin fazlalığı gibi neşenin fazlalığı da ürkütücüdür. Yeis, "Allah'tan ümidinizi kesmeyin!" emriyle yasaklandığı gibi, akıbet noktasında endişesiz bir neşe de; "Dikkat edin de şeytan sizi Allah'ın affına güvendirerek ayartmasın!" emriyle yasaklanmıştır. Hadd-i vasatta, yani ortayolda/dengede/adalette, kalmaktır bu ümmetin imtihanı.

Çılgınlıklarla değil çıldırmamakla imtihan oluyoruz. İfrat ve tefritimize değil itidalimize sevap yazılıyor. Gevşekliğimiz uyarıldığı gibi ibadette aşırıya gitmemiz de uyarılıyor. Hem de bizzat Allah Resulü aleyhissalatuvesselam tarafından Osman b. Maz'ûn'a (r.a.) yapılıyor bu uyarı: "Ben senin için güzel bir örnek değil miyim? Gözlerinin, senin üzerinde hakkı var. Bedeninin hakkı var, ailenin hakkı var. Namaz kıl, fakat aynı zamanda yat ve uyu. Oruç tut, ancak bazan da tutma. Ey Osman! Allahu Teâlâ beni ruhbanlıkla değil, tatbiki kolay bir din ile gönderdi.”

Dedim ya. Korkarım bu yüzden bayramlardan. Hem sadece bayramlardan mı? Bayram kokulu zamanlardan da korkarım. Mesela: Nasr sûresinde; "Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir..." denilmesi endişelendirir beni. Fethin ve istiğfarın birbirine bağlanması dokunur yüreğime. Zafer zamanlarının aynı zamanda gaflet ve ifrat zamanları olabileceği düşüncesi sarar her yanımı. Ya "Ramazan'da sırtını yere getirdim!" derken, arkamı döndüğümde, sırtı yere getirilen ben olduysam/olursam?

28. Lem'a'ya gider aklım: "Nev-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şâşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum. (...) Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde, zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır."

Sizce çok mu vehimliyim? Fazla mı abartıyorum herşeyi? Peki o zaman Tabiat Risalesi'nin başındaki şu ifade neyin nesi: "1338'de Ankara'ya gittim. İslam Ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm." Bir zındıka fikri? İçine girmek? Bozmak? Zehirlendirmek? Dessasane çalışmak?

Hadi hepsi tamam da, peki bu 'neşe alan'ı nasıl açıklayacağız? Niye söylüyor bunu Bediüzzaman Hazretleri? Neşe zamanlarının arkayı dolaşanlara kör olduğumuz vakitler olduğuna dikkat çekmek için olabilir mi? Böylesi vakitlerde akla karayı ayırma teennisini yitirme durumları yaşamamızdan mı? Her neyse... Asıl ben şey diyecektim size: Ramazan'dan sonra Şevval'in altı günü oruç tutmakla ilgili konuşacaktım.

Hani hadis-i şerifle övülen ve teşvik edilen Şevval'in altı gün orucu. Sakın o da Ramazan'dan birden çıkmamak için olmasın? Kafese saldıran aslana karşı kapıyı hemen bırakmamak? Ramazan'a iki mübarek ayla kontrollü bir şekilde girdiğimiz gibi yine kontrollü bir şekilde ayrılmak? Kazandım sanarken kaybetmemek? Hikmeti böyle birşey olabilir mi? Kur'an'dan, sünnetten ve mübarek mürşidlerden aldığımız dersler bize hep 'kıymetli bir temkin' öğütlüyor. Bu kıymetli temkini yitirmekten korkmalı. Bayramları hem sevmeli hem onlardan korkmalı.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....