Kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2025 Çarşamba

Köpek gibi değil kedi gibi batılılaşmalıydık!

"Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten."
Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi'nden...

Türkiye batılılaşacaksa bile 'köpek gibi' değil 'kedi gibi' batılılaşmalı. Yani kedi kadarcık olsun izzetini koruyabilmeli. İhtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisine' döndürmemeli. Tıpkı mürşidimin dediği gibi: "Meselâ, kedi seni sever, tazarru eder—senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakikîye şükran hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar—şuur olsun, olmasın." Öyleyse gecikmiş hakkını iade edip helallik isteyelim: Kedi nankör değil şereflidir. Asıl adresi şaşırmadığı için bize tamah etmemektedir. Kula ilgisizliğinde saklı bir izzeti vardır.

Halbuki bu hususta köpek güzel bir misal değildir: "Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü'l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler." Düğüm noktasıysa Nokta'nın hemen başındaki cümlede gibidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur."

Kucağa almakta ne vardır? Kucağa almakta varlık hiyerarşisini şaşırmak vardır. İnsan neyi kucağına alır? Canı pahasına koruyacakları kucağına alır. Bebeğini kucağına alır mesela. Ve bu kesinlikle bed karşılanmaz. Evet. Yavrusu için canını feda eden kahramandır. Fakat kendisinin varlığına hizmet etmek için yaratılmış vesileleri, o vesileleri yaratan Allah'ın rızası rağmına, kendinden daha ileri bir yere koymak, neredeyse kendini onlara feda eder dereceye getirmek, işte bu bir anlamda şirkin kapısıdır. Ve her şirk böylesi bir kem temayülden doğmuştur. Dünya coğrafyasının değişik bölgelerinde ineğe, file, maymuna vs... her neye tapar vaziyette bir kavme rastlasak, o hayvanla girdiği ihtiyaç ilişkisini 'ilahlık ilişkisine' dönüştürme görürüz. Yani, Cenab-ı Hakkın, nimetlerini üzerlerinden alıp şükrünü Kendisine (c.c.) sunalım diye bağışladığı mahlukata 'esas kaynak' gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Böyle bir bakış da, eşref-i mahluk olan insanı dahi, o hayvandan aşağı görmekle neticelenir. Nitekim bugün de, 'itperestlik' dediğimiz bir vakıa Türkiye'de yayılmaktadır ki, müptelası olanlar, köpekleri 'tanrı' görecek sapkınlığa dahi varmaktadır. Halbuki başlangıçları itlerle aralarındaki ihtiyaç hukukundan ibarettir.

Evet. Köpeklerin birçok güzel hasleti var. Fakat bu hasletler, şefkatin ifratıyla birlikte, onları hayatın en ileri mevkisine koymayı netice verebiliyor. Hatta insanlar 'kendi evladını büyütmek' yerine, daha vefalı gördükleri için, 'köpek yetiştirmeyi' seçebiliyorlar. Tesadüf değildir. Köpek besleme alışkanlığının yayıldığı toplumlarda doğum oranı giderek düşüyor.

Benzer bir okumayı Constantin Von Barloewen'ın 'Bilgiler Kitabı' isimli eserinde de görmüştüm. Kitabın altbaşlığı şöyle: 'Çağımızın Önemli Düşünce İnsanlarıyla Söyleşiler.' Sohbet edilenlerden birisi de, Vatikan'ın eski kültür bakanlarından, 'Kardinal Paul Paupard'dı. İşte orada, Paupard da, ilginç bir gözlemde bulunuyordu Batı hakkında:

"Parisli dostlarım, ben Bangkok'tan, Bangalor'dan, Marakeş'ten ya da Salvador de Bahia'dan döndüğümde 'beni etkileyenin ne olduğunu' sorduklarında, orada olağanüstü gözlerle bakan birçok güzel çocuğa rastladığımı söylüyorum. Medicis sokağında, Luxembourg parkındaysa, köpeklerini gezdiren hanımlar görüyorum. O zaman dünyanın geleceğinin, gezdirilen köpeklerden ziyade, gördüğüm bu çocuklarda olduğunu düşünüyorum. (...) Ve erkekle kadının evlilik ilişkileri kısırlaştığında bir uygarlık kısırlaşıp tükeniyor."

Belki biraz da bu kem alışkanlığının insanda yayılması tehlikesine münasip olarak, şeriat, köpeği necis saymıştır. Evet. Elhamdülillah. Bugün bile bu necaset hissinin hâkim olduğu ailelerde köpek beslemeye mesafeyle bakılır. Dindar insanlar evlerine köpek sokmazlar. Çünkü pistir. Köpek beslenen evde rahatlıkla ibadet edilemez. Köpek beslenen eve melekler girmez. Şeriatın bizi 'mesafeli ilişkiye' zorlaması, Allahu a'lem, daha bunun gibi birçok arızanın önlenmesine yöneliktir. Çünkü fıkıh bir açıdan da koruyucu hekimliktir:

"Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir."

Buradan şuraya geçelim: Bediüzzaman Hazretleri 'müfritane sevginin tahkire sebep olacağını' yalnız köpekler için söylemiyor. Ya? Bize de bu yollu nasihatleri mevcuttur ki bir tanesi 'Avrupa muhabbeti' hakkındadır: "Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir." Yani, 'köpekleşme' sadece köpeğe ait bir özellik değil, ihtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisiyle' karıştıran herkeste varolabilecek bir problemdir. Ve nasıl insanlara aşırı bir ilgi gösteren köpek onlardan 'pis bulunma' tokadını yemişse, aynen öyle de, Batı'ya hakettiğinden fazla değer verenler de onlardan nefret damgası yemiştir. Türkiye'nin bir asrı bulan hikâyesinde geldiği nokta, ne zaman yakınlaşsa kendisinden tiksinilme, ne zaman uzaklaşsa kendisine meyledilme şeklinde devam etmektedir. Yani Batı da bize 'ilgimiz' değil 'izzetimiz' ölçüsünde değer vermektedir. Budalası olmadığımızda daha ölçülü davranmaktır. Köpek değil kedi olduğumuz sürece ilişkimiz dengededir. Karakteri olmayana kimse saygı göstermez. Duruşu olmayanı kimse beğenmez. Hatta, insandan sevgililer dahi, aşırı ilgiyi reddeder:

"Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar."

Fakat, maalesef, bizim Batı'yla ilişkimiz nicedir, Cemil Meriç merhumun Bu Ülke'de tarif ettiği şekilde olmuştur: "Bu ülke 89'dan beri su alan bir gemi... Fransız İhtilali yalnız Batı feodalitesinin değil, ihtiyar Şark’ın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyâr-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh. Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taarruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete..."

Arkadaşım, mürşidimin bazı yaraları 'derinden' ve de 'gürültüsüz' tedavi ettiği kanısındayım, evet. Şu metinden 'batılılaşma'ya çıkmam da bu uyanıklıkla olmuştur. Çünkü, bence, batılılaşmada kaçan ayar da yine Nokta'nın başındaki o cümlede gizlidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur." Kucağımıza aldığımızın elimizi ısırdığı yeter. Şu iti artık kalbimize değil bahçeye bağlayalım.

24 Temmuz 2014 Perşembe

Herkesin cennete bir gitmişliği vardır

Zerre Risalesi hakkındaki bazı düşüncelerimi (veya Zerre Risalesi'nin tetiklediği bazı düşünceleri) karaladığım "Ya hepimiz dönüşüyorsak?" başlıklı yazımda şunu anlatmaya çalışmıştım: Belki de hepimiz, 'her an cennete ve cehenneme dönüşen' bir âlemin içinde, 'dönüştürücüler' olarak istihdam ediliyoruz. Varlığımızın bir hikmeti de bu: Dönüştürmek.

Ciğerlerimizin oksijen alıp karbondioksit vermesi gibi, biz de nesneleri alıp, tadıp, yaşayıp, hissedip, duyup, koklayıp, görüp, düşünüp, kullanıp ahirete dönüştürüyoruz. "Zulmette, karanlıkta, anlamsızlıkta, saçmalıkta, hiçlikte, fanilikte, amaçsızlıkta bıraktıklarımız, bizi, dönüştürdüğümüz o kötü halleriyle cehennemimizde bulacak. İmanla aydınlattıklarımız ise, sonsuza kadar bizimle olmak ve bizi mutlu etmek üzere, cennetimize dönüşecek. Bugünümüzün yarınımızı her ânıyla böyle meyve verecek.." gibi bir hal halimizden okunuyor. Çünkü yaşadıklarımızla ilişkimiz kopmuyor. Bir giden hep gidiyor. Bir yaralayan hep yaralıyor. Bir sevindiren hep sevindiriyor. Hatırladıkça, düşündükçe, deştikçe zamanı aşkın bağlar kuruyor bizimle.

Böyle birşeyler anlamıştım, kendimce, Zerre Risalesi'nde mürşidimin söylediklerinden. Şimdi, onun bir adım ötesinde, ama yine onunla ilgili birşeyi 6. Söz'de farkediyorum. Görüyorum ki: Bediüzzaman ayet-i kerimede geçen 'cennet' ifadesini sadece 'gelecekte yaratılacak bir âlem' veya 'daha sonra bağışlanacak olan bir mükafat' gibi yorumlamıyor. Adeta her an ve her defasında bir alışverişimiz oluyor Hak Teala ile bizim. Her an canlarımızı/mallarımızı satıyoruz. Allah da karşılığında bize her an bir başka cennet bağışlıyor. Ahiretin cenneti kadar hakikat bir "an'ların cenneti."

6. Söz'de tefsir edilen ayetin kısa bir mealini alıntılayalım başlarken: "Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cennet vermek sûretiyle satın almıştır." Tevbe sûresinin 111. ayeti olan bu müjde bir kesinliğin altını çiziyor. Yani: "Müminler bu alışverişi yapmışlardır ve cennetlerini de almışlardır." Sanki ardımızda kalmış bir alışveriş gibi. Çoktan bitmiş. Fakat bu hakikati sınırlarımız itibariyle anlamak güçleşiyor.

Zamanın içinde olduğumuz ve ahiret âlemi geleceğin ucunda, henüz varamadığımız/erişemediğimiz bir mesafede göründüğü için, Allah'ın böylesi bir alışverişin bittiğini ve cennetin verildiğini söylemesi 'zor anlaşılır' gelebilir. O nedenle biz bu ayeti biraz daha şuna yakın anlamayı tercih ederiz: "Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek sûretiyle satın 'alacak'tır." Yani; daha ileriye, geleceğe, olacaklara dair bir ümit gibi. Öyle ya! Cennet bizler için henüz dokunulabilir birşey değildir. Biz bu karşılığı henüz alabilmiş veya alabilir değiliz. O halde kullukla yaptığımız alışverişe bitmiş gözüyle nasıl bakabiliriz?

Fakat Cenab-ı Hak, bizim mahkûmu ve mecburu olduğumuz kayıtlardan müberra ve münezzeh olduğu için, yani Ezelî ve Ebedî olduğu için (buna bir tür zaman-dışı'lık veya zaman-üstü'lük de diyebiliriz) gelecekte olacak birşeyin onun nazarında şu an olandan farkı yoktur. Bu nedenle bize göre gelecekte olacak birşeyin, Kur'an'da, olmuş veya şu an oluyor gibi buyrulmasında yadırganacak birşey olamaz.

Bu perspektiften güzel bir cevap aldık. Elhamdülillah. Fakat hemen pes etmeyelim. Bu balı kaşıklamaya devam edelim. Birkaç sual daha soralım hemen mesela: "Acaba bu ayette 'alacağım' diyemez miydi? Neden dememiş? Neden böyle bir ifade yolunu seçmiş? Neden salt geleceği değil de yaşadığımız hazır zamanı da içine alacak şekilde buyurmuş?"

6. Söz'ü okurken, Bediüzzaman'ın, bu tarz sorulara da bir cevap verdiğini farkettim kendimce. Mürşidimin, o ayetten 'sadece ahiretteki cenneti' anlamadığını, cennetlerin sayısını "İşte, beş mertebe, kâr içinde kâr..." ifadesinde olduğu gibi 'beş çeşit' şeklinde tefsir ettiğini gördüm. Hatta bu noktada 'satın almıştır' ifadesini de böylesi bir 'beş mertebe cennet' içinde tevil edebildiğini farkettim. Zira burada ifade buyrulan cennet, yalnız ahirette kavuşulacak bir cennetten ibaret değilse, yani dünyadaki hazır karşılıkları da içine alıyorsa, o halde 'satın almıştır' ifadesini geçmiş ve şimdiki zaman için kullanabilmek çokça hikmetliydi. Hemen 6. Söz'deki kâr tariflerine sığınayım burada:

"Birinci kâr: Fânî mal bekâ bulur..." Yani yaptığın fiillerin yok olup gidici olmadığını, Bakî-i Zülcelal yolunda işlenen amellerin hem kaydedildiği, hem unutulmadığını, hem ziyan olmayacağını, hem de cennet sûretinde sonsuza dönüştürüldüğünü bilmen sana verilen birinci cennettir. Eylemlerinin sonsuzluk sahibi için olması, onları da, dair oldukları şey üzerinden sonsuzlaştırır. Yoksa 'batıp gidenlerin' ardından çok ağlayacaktın.

"İkinci kâr: Cennet gibi bir fiat veriliyor..." Burada konsantre olunması gereken cennet değil, 'fiyat' bence. Bir fiyat veriliyor yani insana. Hemen o güzel işi yaptığı anda. Bunu ben 'Satmaya bakacağız' yazımda yeğenimle oynamaktan aldığım lezzet üzerinden örneklendirmeye çalışmıştım. Yaptığınız her iyi şeyin içinde lezzet türünden size bağışlanmış bir küçük cennet var. Ki o cennettir çoğu zaman sizi o iyi işi yapmaya sevk eden.

"Üçüncü kâr: Her âzâ ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar..." Kullanılış amacı, kullandığımız şeyin değerini arttırdığına göre; yani amacın yüksekliği ve kıymeti, yapılan fiile de artı değer olarak yansıdığına göre Allah rızası için yapılan bir fiilden, kullanılan bir yetenekten, sarfedilen her emekten daha yüksek değeri bulabilecek bir iş, bir âzâ, bir hasse, bir kabiliyet, bir yetenek yoktur. Niyet amellere içirilmiş bir iksir gibidir. "Meselâ, göz, bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, geçici, devamsız bâzı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvat derekesinde bir hizmetkâr olur." İşte, bu değerleniş, yani 'hayatını yaşamaya değer kılan anlam' üçüncü cennetim.

"Dördüncü kâr: İnsan zayıftır, belâları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde; âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâle dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azab içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder." İşte, dördüncü cennetin de seni, yaptığın şeyi Allah'ın rızası için, dolayısıyla ona dayanarak ve güçlükle karşılaştığında ona sığınarak yaptığın için buluyor. Kendinden ötesi birşey için yaptıklarında öte olanın da desteğini almış oluyorsun. Böylesi bir dayanak bulan daha dünyada iken bir cennet almış değil midir? "Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler!" tesellisinde bir cennet saklı. Umut aynı cennettir.

"Beşinci kâr: Bütün o âzâ ve âletlerin ibâdeti ve tesbihâtı ve o yüksek ücretleri en muhtaç olduğun bir zamanda Cennet yemişleri sûretinde sana verileceğine, ehl-i zevk ve keşif ve ehl-i ihtisas ve müşâhede, ittifak etmişler." İşte, bu da, ayetin manasından hemen anladığın, ahirette sana verilecek olan cennet. En muhtaç olduğun zaman o çünkü. Kıyametin dehşetinden yokluğa düşmeye korktuğun an. Dilerim, Allah bizi seninle orada da buluşturur, esması hakkında sonsuza dek konuşturur.

Özetlersem: Cennet aslında sadece bir değil, beş değil, yedi değil, Allah rızası için ve şeriatı dairesinde yaptığımız her güzel şeyde birçok cennet var hemen bizi bulan. Bir küçüğün başını okşamakla onun yüzünden aldığınız tebessüm bile bir cennet. Bir annenin ellerini öpmekle ondan aldığınız dua bile bir cennet. Bir kedi yavrusunun karnını doyurmakla ondan aldığınız 'miyav' bile bir cennet. İyi olan herşeyin içinde bir sürü cennet var. Ve bu küçük cennetler onların ahirette daha büyük bir cennete dönüştüğünün delili oluyor. Dünya dönüşüyor arkadaşım. Dünya onu nasıl yaşarsan ona doğru dönüşüyor. Sonra seni tekrar bulmak üzere...

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....