Lem'alar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lem'alar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2026 Cuma

Müslümanları İmam Gazalî mi geri bıraktı?

"Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte, o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez."

Lem'alar'dan.

Geçtiğimiz günlerde İhsan Fazlıoğlu Hoca'nın Soruların Peşinde'sini okudum. Maşaallah. Pek istifade ettim. Hassaten İmam Gazalî rahimehullaha dair yapılan tezvirata ilzam edici cevaplar vardı. Evet. İhsan Hoca "Bilimde geri kalmamızın sebebi Gazalî'dir!" iddiasını gayet somut verilerle yeriyor. Bunun oryantalistlerden ezber edilmiş bir dogma olduğunu belirtiyor. Hakikatteyse bilimsel alanlarda yapılan çalışmaların zirve dönemlerini İmam Gazalî rahimehullahtan sonra yaşadıklarını beyan eyliyor. Buna dair deliller irad ediyor. Alıntı yaparak uzatmayayım. Konu derindir. İlgilisini kitaba davet ederim. Zaten ne kadar iktibas yapsak Süreyya'ya sera nisbetinde kalacaktır. Hem, kitapta, zikrettiğimden başka pekçok hazine de bulacaklardır.

Ben de bu vesileyle, İmam Gazalî rahimehullahın, Batı'dan iktibas edilen felsefeye/felsefecilere yaptığı tenkidlerle bizi/dinimizi nasıl bir tehlikeden daha koruduğunu naçizane beyan etmek isterim. Elbette alanın uzmanı değilim. Benim tesbitim okuduklarımdan çıkarttığım nisbetledir. Efendim, şöyle bir yerden başlayayım: Bilim Tarihçileri Batı'da başlayan 'aydınlanma çağı'nın hristiyanlığı bu kadar kötü etkilemesine rağmen müslümanları o kadar sarsmamasını şöyle bir manayla açıklıyorlar:

Muharref hristiyanlık, Aristo bilim/felsefe yaklaşımını kendi kutsal metinlerine uygun gördükleri için, nass seviyesinde sahiplendiler. Kutsal metinlerinin evren yaklaşımının birebir Aristo yaklaşımı olduğunu savundular. Zaten o dönemin hâkim bilimsel yaklaşımı Aristo yaklaşımı olduğu için karşılarında bir tenkid de yoktu. Fakat gün gelip 'aydınlanma çağı' başlayınca, güvendikleri dağlara kar yağdı, o yaklaşımın pekçok konuda hatalı olduğu ortaya çıktı. Bu defa sahiplenmelerinin şiddetinden dolayı yanlışlarından kurtulamadılar.

Mesela: Dünyanın Güneş'in etrafında döndüğü gibi çok zâhir bir hakikati de engizisyon eliyle bastırmaya çalıştılar. Elbette böylesi bastırmaların da tesiri bir yere kadar. En nihayet, yeni bilimsel yaklaşımı silah edinmiş aydınlanmacılar, eski bilimsel yaklaşımı emekli ederken, o emekliyi din sanıp iliklerine kadar emmiş muharref hristiyanlığı da emekli ettiler. O günden sonra Batı'da hristiyanlık bir daha eski saltanatına kavuşamadı.

Ancak müslümanlar yeni bilim yaklaşımıyla aynı sarsıntıyı yaşamadılar. Zira eski bilimsel yaklaşımı muharref hristiyanlık gibi elsiz-ayaksız sahiplenmemişlerdi. Bir kere müslümanlar bir konuda çok hassastılar: Nasslar ile onları açıklamak için istimal ettikleri verilerin birbirlerinden ayrı olduğu gerçeği... Bu ikisini birbirlerine karıştırmamakta dirayetli âlimleri sayesinde büyük bir muvaffakiyet sergilediler. O zamanın bilimsel yaklaşımıyla yapılan tefsirleri de bu sayede yenileriyle değiştirmekte güçlük çekmediler. Zira nassların söylediği ayrıydı. O nasslara zamanın fehmine göre giydirilen elbise ayrıydı. Bunlar birbirinden bağımsız şeylerdi. Böylece müslümanlar yeni bilimsel yaklaşımdan yara almadıkları gibi, aksine, o bilimsel yaklaşımın verilerini de kendi marifetlerine malzeme olarak kullanabildiler. Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesinin kabulüyle pekçok hristiyan hristiyanlığı terkederken müslümanlar bununla hiçbir inkisar-ı hayale uğramadılar. Zira zaten insanın merkeziyetinin maddi olmasının lazım gelmediğini düşünüyorlardı. Manevî olarak biz evrenin merkezindeydik. Anlam olarak biz evrenin merkezindeydik. Bu da ehemmiyetimizi idrak etmek için yeterliydi.

Ve bu ferasetin, kıymetli ayrımın, dikkatin korunmasında İmam Gazalî rahimehullahın da önemli bir fonksiyon icra ettiğini düşünüyorum ben. O, döneminde, İslam dünyasını fikren işgale başlamış eski felsefe yaklaşımını, aydınlanma çağından çok zaman önce, eleştiriye açtı. İslam'ın tertemiz düşünme sistemi ile bu eski felsefenin/bilimin hakikat okumalarını mizana vurdu. Boşluğa, yanlışa, yanılgıya götürdükleri yerleri cesaretle tesbit etti. Eğer, o, döneminde böyle büyük bir işi başarmış olmasaydı biz de muharref hristiyanlığın durumuna düşebilirdik. Cazibedar gelen felsefenin sözde hakikatleriyle hâzâ hakikat nasslarımızı birbirinden ayıramaz nâçârlıkta kalabilirdik. Bunları onlarla te'vil, tefsir, tafsil edebilirdik. O zaman da, yeni felsefe/bilim anlayışı ortaya çıktığında, ağır darbe yiyenlerden birisi olurduk. Hâşâ, bunda kusur İslam'ın olmazdı, açıklama şeklimizi İslam'ın tâ kendisi sanmakla asıl hatayı biz yapmış olurduk. Tekrar eski duruma dönülebilir miydi peki? Meçhul. 

O nedenle İmam Gazalî rahimehullahın yaptığı tecdidi iyi kavramak gerekiyor. Eğer İmam Gazalî rahimehullah, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç olarak çekilip, fikir meydanına sürülmeseydi Hüda tarafından, bugün yaşadığımız sekülerleşme bin yıl önce yaşanıyor olurdu. O fikrî zeminde verdiği kavgayla sekülerleşmenin 'hakikat sanrılattığı' dayanaklarını elinden aldı. Altını oydu. Boşa çıkardı. Bu sayede İslam bugüne kadar, en azından kitabî olarak, ter ü taze hayatını sürdürdü. Şimdi bize lazım olan da zamanımızın cevaplarını kuşanarak ikinci saldırıyı aşabilmektir. Evet. Vaziyetimiz pek parlak görünmüyor. Lakin hakikat cephesini kaybetmedikten sonra diğer cepheleri tekrar geri alabilmek ümidi vardır. Allah ayaklarımızı bu ümidin peşinden ayırmasın. Âmin.

13 Nisan 2012 Cuma

Bu kalb hangi kalb?

“İhtar: Kalbden maksat, sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir lâtife-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı vicdan, mâkes-i efkârı dimağdır. Binaenaleyh, o lâtife-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki, o lâtife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir.”

Yazıma, İşaratü’l-İcaz’dan böylesi bir alıntıyla başlamak istedim. Zira öncelikle kafamızdaki kalb kavramının yerinden oynaması gerektiğini düşünüyorum. Bu kardeşiniz de böylesi metinleri tekrar tekrar okuyarak ancak felsefenin (belki modern eğitim sisteminin) beni şartlandırdığı tanımlardan bir nebze sıyrılabiliyorum. Bu noktada Dücane Cündioğlu’nun Sözün Özü isimli eserine dikkatinizi çekmeliyim. O kitapta deniliyor ki; “Kur’an’ı yorumlarken oradaki terimlerin bugünkü karşılıklarını değil, Asr-ı Saadet’te o kelimeler hangi karşılıklarla kullanılmış onları bilmek gerekir.”

Aynı soruna Bediüzzaman’ın da eserleri içinde sık sık değindiğini düşünüyorum. Hatta bazı kelimelerin aslî manasını haşiye ile vererek onları istimal etmesi (örneğin tevatür), Lemaat’ta da “Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebâdül, isimlerde tekabül, makamlarda becâyiş-i mekânî...” demesi bu noktada sanırım yeterli delili oluşturuyor.

Şimdi, yukarıdaki kalb tarifi kafamızda kalarak Hz. Eyyub’un kıssasının anlatıldığı İkinci Lem’a isimli esere yolculuk etmek istiyorum. Orada şöyle deniliyor:

“(...) Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: ‘Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor...’”

Ben bu metni ne zaman okusam, şu kısım kafama takılırdı: “Hz. Eyyub, hastalığın diline ve kalbine gelmesini neden bu kadar önemsiyor?”

İşaratü’l-İcaz’daki tarifi hesaba katmadığımda bu dil ve kalb, bedenimin dili ve kalbi olarak bende çağrışım yapıyordu. O zaman soruyordum: “İnsanın maddi kısmına böyle bir hastalık gelse, mesela kalbinde bir rahatsızlığı olsa, bu kulluğuna zarar verir mi? Hem diyelim ki, adam dilsiz. Dilinin olmaması Allah’ı zikretmesine engel olur mu?”

Bunlar, bu lem’ayı her okuyuşumda kafamda soru işareti olarak dönüp duruyordu. Fakat nihayet, Şualar’da rastladığım bir mektup sayesinde bir nebze bu sırrın izahına vasıl olabildim. Sanıyorum demeliyim, çünkü belki de sizleri o kadar da ikna edemeyeceğim. Ama bana çok manidar göründüğü için alıyorum:

“Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de, bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hal beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi.”

Bakınız burada Bediüzzaman kalb ve ruhu meşgul eden bir yaradan ve ondan kaynaklanan bir dikkat dağılmasından bahsediyor. Dünyayı unutmak lazımken onu aksine hatıra getiren bir durumdan dem vuruyor.

Şimdi düşünüyorum: Belki Hz. Eyyub’un kıssasında onun lisanına ve kalbine ilişen kurtlar da böylesi bir sıkıntı seviyesinin habercisi olamazlar mı? Yani hastalığı öyle bir seviyeye gelmiş ki, en nihayet Allah ile meşgul olmasına dahi engel oluyor. Belki maddi dili ve kalbi değil; manevi yanlarını kendisiyle uğraştırıyor, zikrine set çekiyor.

Şimdi diyeceksiniz ki; “E, Ahmet; yani bundan ne değişir? Ha manevî, ha maddi kalb olmuş; sorun aynı. Meselenin özü değişmez.”

Değişir kardeşlerim değişir. Şu kalb tarifini kafamızda doğru oturtmazsak, meselelere bakış açımız da hep hatalı kalmaya mahkum olacak, hatta Risale metinlerine bile...

Örnek vereyim: On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı için “Akıldan ziyade kalbe bakar, delilden ziyade zevke nazırdır” cümlesini algılayışımızı bile değiştirir bu tarif. Zira Bediüzzaman’ın kalb tarifi, aklı dışarıda bırakan bir tarif değil; makes-i efkârı dimağ olan bir ayna, bir toplanma alanı. Aklın dahil olduğu bir yer...

Belki de orada On Dördüncü Lem’a’nın akla hitap etmeyen bir yer olduğu katsedilmiyor. Aksine hem akla, hem kalbe, hem de ruha bir lezzet de verecek zevke (ki zevk, tasavvufta keşf gibi bir delildir.) sahip olduğu anlatılıyor. Belki böyle bir zenginliği anlatılıyor. Fakat mateessüf bizler genelde o kısmı “Akla dair olmayan” olarak anlıyoruz, anlatıyoruz. Halbuki hiç öyle değil., O metin gayet aklî... Evet, dostlarım; kafamızdaki tarifleri yerinden oynatmamızın, Kur’an’a göre ayarlamamızın böyle faydaları var. Böylece vahye de, hadislere de, külliyata da daha çok yaklaşacağız.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...