alev alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alev alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2026 Salı

Mehmet Görmez'in göremediği...

Aslında tartışmayı ilk başlatan Alev Alatlı merhum idi. O demişti ki: "Her yasal hak 'helal' değildir." Dindarlar mezkûr beyanı hırz-ı can ettiler. Nasıl etmesinler? Yaşadıkları tezatın resmini çizmişti hoca. "Allah hiçbir insanın gönlünde iki kalp yaratmamıştır!" fermanıyla, Furkan-ı Hakîm de, bu manayı destekliyordu. Türkiye, halkının büyük çoğunluğu halen müslüman olan, fakat rejiminde şeriata nefes aldırılmayan bir ülkeydi. İtalya, İsviçre, Fransa vs. yasalarından devşirilen kanunlarıyla varlığını bir şekilde sürdürüyordu. Ancak kalplere hâkim olan yasa illa ki Allah'ın yasasıydı. Ve bu nurla yaşamaya devam eden bir mü'min için bazı şeyler 'yasal' olsa da 'helal' olmuyordu. Yahut da laik düzende 'helal' sayılan şeylerin bazıları müslümanın gönlünde 'yasal' değildi.

Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.

O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."

Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."

"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."

Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.

Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."

Mehmet Görmez'in göremediği...

Aslında tartışmayı ilk başlatan Alev Alatlı merhum idi. O demişti ki: "Her yasal hak 'helal' değildir." Dindarlar mezkûr b...