Bu cümleyi Ekrem Tahir'in Yaratıcı Öfke isimli eserinin 47. sayfasında okumuştum: "Hürriyet keyfîliğin aşılmasıdır." Söyleyeni filozof Karl Jaspers imiş. Eyvallah. Derdini şöyle anlamıştım o vakitler: "Canım öyle istiyor!" ile hürriyet olmaz. Hürriyet usûl sahibi de olmalıdır. Yani kendisini hevadan başka şeylerle, daha tutarlı şeylerle, açıklayabilmelidir. Ancak böylelikle 'saygı duyabilir' bir mahiyete bürünür. Sadece 'göre'ye yaslanan bir hürriyetin keyfîlikten ayrılması güçtür. Evet. Hem, keyfîlikle aynı dili konuşursa, istibdat ile de bir farkı kalmaz hürriyetin. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri Münazarat'ta "İstibdat nedir?" sorusuna şöyle cevap verir: "İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfîyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir..." Yine aynı eserde keyfîlikle şekillenmiş bir hürriyeti ise şöyle tenkid eder mürşidim: "Nâzenin hürriyet âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır. Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır."
Bugün batının bize sattığı hürriyet 'kolay günah işleyebilme' hürriyetidir. Rey-i vâhidimize, hâşâ, uluhiyete yaraşır bir 'seçim rahatlığı' vermektir. Fakat, ne hazin, ahirzamanın müslüman evladı dahi "İsteyen istediğini giysin!" cümlesini hürriyet sanabilmektedir. (Bu çeşit hürriyet yaklaşımı, müslümanlara senelerce ölümün gösterip, nihayet onları sıtmaya razı etmekle oluşmuştur.) Halbuki, eğer itikadının temel zeminine dönerse, söylediğini koyacak hiçbir yer bulamayacaktır müslüman. İslam'da "İsteyen istediğini giysin!" şeklinde bir hürriyet yoktur. Çünkü İslam'daki hürriyet âlemleri yöneten Rabbin nizamına uygun bir serbestliktir. Bıraktığı boşluklara göre adımdır. Usûlün zapt u raptı altındadır. Mezkûr cümleyse dinimize göre hürriyet değil keyfîliktir. Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır. Ahzap sûresinde hatırlatıldığı üzere "Allah bir sinede iki kalp yaratmamıştır." Hürriyet belirsizliği kalbimizdeki belirsizlikten kaynaklanıyor. İçimizde birşeylere iman etmişiz. Elhamdülillah. Fakat bu imanı dışarıda savunacak mecalimiz yok. "İsteyen istediğini giysin!" cümlesinin gittiği yer budur. Bu cümleyi kuranların sineleri ikilenmiştir. Oysa, müslim olmanın gereklerinden biri de, hayatımızı tutarsızlıktan kurtarmaktır.
Nefis nizamı sevmez. Usûllere bağlı kalarak çalışmaz. Nefsin bağlı bulunduğu tek kaide 'o an zevkli gelen'dir. Böyle olduğu için de nefsin merkeze alındığı bir hürriyette hayat tutarlı olamaz. "Adalet nedir? Mutluluk nedir? Doğru nedir? Ahlak nedir..." gibi soruların tamamına nefsin vereceği cevap "Ne zevkliyse, ne kazandırıyorsa, ne arzuma muvafıksa, odur!" şeklinde olacaktır. Nefsin kıblesi konfordur. Bedenî rahatlıktır. Hemen elde edilendir. "Nefis devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Yani şeytanın 'göre' ile oynayamayacağı hiçbir hakikat yoktur. Hatırlayalım: Sofestailer 'herşeyi inkâr' uçurumuna 'herşeyi ispat' kayasından düşmüşlerdir. Onlara göre, kendileri savunduktan sonra, doğruluğu ispatlanmayacak hiçbir yanlış yoktur. Herşey görecelidir. Her iddia aynı derecede gerçektir. 'Şeytanın avukatı' tâbiri kötüyü meşrulaştıranlar için kullanılan pek yerinde bir tasvirdir. Evet. Şeytan da nefsin avukatıdır zaten. Nefsin kendisine argüman üretmesi mümkün olmadığı için o kem görevi omzuna İblis alır. Zekavetini kullanarak açıklama üretir. Markar Esayan'ın İyi Şeyler'de dediği gibi "(...) bilimsel açıklamanın vicdanî itirazları gideren bir gücü vardı." Yahut yine Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Lem'a'da altını çizdiği gibi:
"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor."
Hasılı: 'Hürriyet' ile 'keyfîliği' birbirinden ayırmamız lazım. "Usûlsüz vusûl olmaz!" demiş eskiler. Doğru söylemişler. Bizim hürriyetimiz de mezhebimiz gibi illa bir meşru usûl sahibi olacak. Kendisini anlatabilecek. Kendisini savunabilecek. Kendisini delillendirebilecek. Eğer sinemizdeki İslam yalan değilse, ki maşaallah değildir, o zaman evvel-emirde ona bir sual edilecek: "Sen neye hürriyet dersin? Neyi keyfîlik buluyorsun? Sen neye istibdat dersin? Neyi intizam görüyorsun?" Hürriyet keyfîlikten ayrılmadan, istibdat intizamdan farkedilmeden, karışıklığımızı gidermek güç. Çünkü berikini isteyeceğiz, öbüründen tiksineceğiz; birine direneceğiz, diğerine boyun eğeceğiz. Bugün neyi isteyip neyden tiksineceğimiz karışmıştır. Neye direnip neye boyun eğeceğimiz çorba olmuştur. Hal böyle olunca da, müslümanların iktidar arabası, olduğu yerde biteviye patinaj çekip durmaktadır. Ne diyelim? Cenab-ı Hak rüştümüzü tekrar ilham eylesin. Bizi razı olacağı usûle soksun. Âmin. Âmin. Âmin.
keyfilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
keyfilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ağustos 2026 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Hürriyeti keyfîlikten nasıl ayıracağız?
Bu cümleyi Ekrem Tahir'in Yaratıcı Öfke isimli eserinin 47. sayfasında okumuştum: "Hürriyet keyfîliğin aşılmasıdır." Söyleyeni...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Bu defa hakkında vaktinizi almak istediğim konu Bediüzzaman'ın Yavuz Sultan Selim Han’a 'selefi' olarak işaret etmesi meselesi...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...