Teşhir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Teşhir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2026 Pazar

Hürriyeti keyfîlikten nasıl ayıracağız?

Bu cümleyi Ekrem Tahir'in Yaratıcı Öfke isimli eserinin 47. sayfasında okumuştum: "Hürriyet keyfîliğin aşılmasıdır." Söyleyeni filozof Karl Jaspers imiş. Eyvallah. Derdini şöyle anlamıştım o vakitler: "Canım öyle istiyor!" ile hürriyet olmaz. Hürriyet usûl sahibi de olmalıdır. Yani kendisini hevadan başka şeylerle, daha tutarlı şeylerle, açıklayabilmelidir. Ancak böylelikle 'saygı duyabilir' bir mahiyete bürünür. Sadece 'göre'ye yaslanan bir hürriyetin keyfîlikten ayrılması güçtür. Evet. Hem, keyfîlikle aynı dili konuşursa, istibdat ile de bir farkı kalmaz hürriyetin. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri Münazarat'ta "İstibdat nedir?" sorusuna şöyle cevap verir: "İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfîyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir..." Yine aynı eserde keyfîlikle şekillenmiş bir hürriyeti ise şöyle tenkid eder mürşidim: "Nâzenin hürriyet âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır. Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır."

Bugün batının bize sattığı hürriyet 'kolay günah işleyebilme' hürriyetidir. Rey-i vâhidimize, hâşâ, uluhiyete yaraşır bir 'seçim rahatlığı' vermektir. Fakat, ne hazin, ahirzamanın müslüman evladı dahi "İsteyen istediğini giysin!" cümlesini hürriyet sanabilmektedir. (Bu çeşit hürriyet yaklaşımı, müslümanlara senelerce ölümü gösterip, nihayet onları sıtmaya razı etmekle oluşmuştur.) Halbuki, eğer itikadının temel zeminine dönerse, söylediğini koyacak hiçbir yer bulamayacaktır müslüman. İslam'da "İsteyen istediğini giysin!" şeklinde bir hürriyet yoktur. Çünkü İslam'daki hürriyet âlemleri yöneten Rabbin nizamına uygun bir serbestliktir. Bıraktığı boşluklara göre adımdır. Usûlün zapt u raptı altındadır. Mezkûr cümleyse dinimize göre hürriyet değil keyfîliktir. Şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır. Ahzap sûresinde hatırlatıldığı üzere "Allah bir sinede iki kalp yaratmamıştır." Hürriyet belirsizliği kalbimizdeki belirsizlikten kaynaklanıyor. İçimizde birşeylere iman etmişiz. Elhamdülillah. Fakat bu imanı dışarıda savunacak mecalimiz yok. "İsteyen istediğini giysin!" cümlesinin gittiği yer budur. Bu cümleyi kuranların sineleri ikilenmiştir. Oysa, müslim olmanın gereklerinden biri de, hayatımızı tutarsızlıktan kurtarmaktır.

Nefis nizamı sevmez. Usûllere bağlı kalarak çalışmaz. Nefsin bağlı bulunduğu tek kaide 'o an zevkli gelen'dir. Böyle olduğu için de nefsin merkeze alındığı bir hürriyette hayat tutarlı olamaz. "Adalet nedir? Mutluluk nedir? Doğru nedir? Ahlak nedir..." gibi soruların tamamına nefsin vereceği cevap "Ne zevkliyse, ne kazandırıyorsa, ne arzuma muvafıksa, odur!" şeklinde olacaktır. Nefsin kıblesi konfordur. Bedenî rahatlıktır. Hemen elde edilendir. "Nefis devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Yani şeytanın 'göre' ile oynayamayacağı hiçbir hakikat yoktur. Hatırlayalım: Sofestailer 'herşeyi inkâr' uçurumuna 'herşeyi ispat' kayasından düşmüşlerdir. Onlara göre, kendileri savunduktan sonra, doğruluğu ispatlanmayacak hiçbir yanlış yoktur. Herşey görecelidir. Her iddia aynı derecede gerçektir. 'Şeytanın avukatı' tâbiri kötüyü meşrulaştıranlar için kullanılan pek yerinde bir tasvirdir. Evet. Şeytan da nefsin avukatıdır zaten. Nefsin kendisine argüman üretmesi mümkün olmadığı için o kem görevi omzuna İblis alır. Zekavetini kullanarak açıklama üretir. Markar Esayan'ın İyi Şeyler'de dediği gibi "(...) bilimsel açıklamanın vicdanî itirazları gideren bir gücü vardı." Yahut yine Bediüzzaman Hazretlerinin 2. Lem'a'da altını çizdiği gibi:

"Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor."

Hasılı: 'Hürriyet' ile 'keyfîliği' birbirinden ayırmamız lazım. "Usûlsüz vusûl olmaz!" demiş eskiler. Doğru söylemişler. Bizim hürriyetimiz de mezhebimiz gibi illa bir meşru usûl sahibi olacak. Kendisini anlatabilecek. Kendisini savunabilecek. Kendisini delillendirebilecek. Eğer sinemizdeki İslam yalan değilse, ki maşaallah değildir, o zaman evvel-emirde ona bir sual edilecek: "Sen neye hürriyet dersin? Neyi keyfîlik buluyorsun? Sen neye istibdat dersin? Neyi intizam görüyorsun?" Hürriyet keyfîlikten ayrılmadan, istibdat intizamdan farkedilmeden, karışıklığımızı gidermek güç. Çünkü berikini isteyeceğiz, öbüründen tiksineceğiz; birine direneceğiz, diğerine boyun eğeceğiz. Bugün neyi isteyip neyden tiksineceğimiz karışmıştır. Neye direnip neye boyun eğeceğimiz çorba olmuştur. Hal böyle olunca da, müslümanların iktidar arabası, olduğu yerde biteviye patinaj çekip durmaktadır. Ne diyelim? Cenab-ı Hak rüştümüzü tekrar ilham eylesin. Bizi razı olacağı usûle soksun. Âmin. Âmin. Âmin.

21 Şubat 2024 Çarşamba

Evveli tekfir olanın ahiri teşhir mi olur?

Fıkradır. Anlatılır. Riyad'ın bir mahallesinde, iki Vahhabi arkadaş, başlamışlar İslam dünyasını tenkide. Önce şiilerin mukim olduğu coğrafyalara bakıp İslam'dan hemen çıkarmışlar. Sonra sünnilerin yaşadıkları bölgelere yönelmişler. Türkiye, Mısır, Pakistan... Hiçbirisini beğenmeyerek dudak bükmüşler. Dinî yaşamaktaki zaaflarına dikkat çekip kapıya koymuşlar. Geriye sadece Suudi Arabistan kalmış. Fakat orada da duramamışlar. Yalnız Riyad kalana kadar her şehrin ahalisine bir kulp takmışlar. Özbir şehirlerinin içinde de sükûnet bulamamışlar tabii. Mahalleleri kalana kadar hemşehrilerini biçmişler. Sonra sokaklarına gelmişler. Sonra komşularına. Sonra... Hasıl-ı kelam: En nihayet dünyada ikisinden başka müslüman kalmadığına kanaat getirip rahatlamışlar. Bu rahatlığın verdiği sarhoşlukla belki de birisi ötekine demiş: "Görüyor musun, koca İslam âleminde önce ben, sonra da senden başka müslüman kalmamış!" Diğeri derhal kaşlarını çatıp cevap vermiş: "Senin de ayağın kaymaya başladı ha!"

Bu psikolojinin en iyi tahlilinin Sünuhat'ta olduğunu düşünürüm: "Bence, Tahtîeci, hubb-u nefisten neş'et eden inhisar zihniyeti illetiyle malûldür." İsabet! Fıkra da bunu anlatıyor işte. Oradaki iki arkadaş aslında âlem-i İslam'ı yermiyorlar. Ya? Kendilerini övüyorlar. İnhisarları hubb-u nefisten geliyor. Yermek övgünün perdelenmiş hali oluyor. Başkalarını küçük görmekle büyüdüklerini sanrılıyorlar. Tıpkı gıybet ayetinde buyrulduğu gibi: Kardeşlerinin etiyle besleniyorlar. Zaaflarını kapatmanın başka yolunu bilmiyorlar. (Bilseler de yürümek zahmetini istemiyorlar.) Kemal eksiklerini sairlerinin kemalsizlikleriyle(!) dolduruyorlar. Mürşidim devamında diyor ki: "Hem Tahtîecilik fikri, sû-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâm'da lâzım olan tesanüd-ü ervâh, tevhid-i kulûb, tehâbbüb ve teâvüne büyük rahneler açmıştır. Hâlbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz."

Evet. Ahirzamandır. Ne kadar şaşırsak yeridir. Ve de hakkımız vardır. Çünkü hergün, yeni yeni, acayibin de acayibi işler olmaktadır. İşte onlardan birisi: Suudi Arabistan 'Asya Güzellik Yarışmasına' katılma kararı almış. Oy, oy, oy... Fakat, bir saniye, isimler aldatıcı olabiliyor. Tashihini de yapalım. Doğrusu belki şöyle olmalıydı: Asya Göz Zinası Yarışması. Yahut da şöyle demeli: Asya Teşhir Yarışması. Sezdin mi şimdi Vahhabilerin hamiyetini? "Vay arkadaş!" diyerek hayretle damağını şaklatası geliyor insanın. Sen onca sene gözünün üstünde kaşı olana kâfir muamelesi yap. Sonra geldiğin nokta bu olsun. Onca sene millete 'gerçek tevhid' falan filan öğret. Sonra iş 'gerçek teşhir'de nihayet bulsun. Elbette karardan bütün Arabistan'ı mesul tutacak değilim. Nihayetinde müslüman insanlar. Ve ekseriya bu durumdan rahatsızdırlar. (Allah onlara mübarek buğzlarının ecrini versin.) Lakin yine, Bediüzzaman'ın haber verdiği bir sır zâhir olmaktadır ki, o da şöyle özetlenebilir: "Haddini aşan şey zıttına döner."

"Lâkayt Emevîlik, nihayet sünnet cemaate, salâbetli Alevîlik, nihayet Râfizîliğe dayandı. Hem zâlime karşı miskinliği esas tutan Hıristiyanlık, nihayat tecellüd; cebbarlıkta ve zâlime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet—eyvah!—nihayet miskinlikte karar kıldı. Hem mebdei, taassup derecesinde azîmet olsa, nihayeti müsaheleye; ruhsata taraftarsa, nihayeti salâbete müncer olur. Bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hatta en garibi, bir kısım mutaassıplar, mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha dostluk ve lâkayt Jönler husumet ve salâbet taraftarı çıktılar. Güya mebde-i hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler."

İşte, arkadaşım, bir tür 'mevkilerini becayiş etme'ye daha şahit oluyor gibiyiz. Suudi Arabistan değişiyor. Herkesin müslümanlığına burun kıvırarak başlayan Vahhabilik, yaptığı ifrattan dolayı, zıttına inkılap etmeye başlıyor. Bozuluyor. Kirleniyor. Türkiye özelinde de benzer bir değişimin olduğunu düşünebiliriz. Biz de şiddetli bir reddediş döneminin ardından İslam'daki aslımızı bulmaya çalışıyoruz. Kemalist bir cebirle koparılan köklerimizi arıyoruz. Elbette daha yolun başındayız. Elbette her değişimin zamana ihtiyacı var. Ne Suudi Arabistan'daki dönüşüm ne de Türkiye'deki değişim bir anda yaşanmayacak. Belki de on yıllara yayılacak. Ancak Bediüzzaman'ın işaret ettiği kanun kendini tekrardan beyan edecek. Evet. Farklı yönlere doğru haddimizi aştık. Haddini aşan şey zıttına döner. Mutlaka dönecektir. Hüda'dan yolumuzu kolay eylemesini dileriz. Ve yine Bediüzzaman gibi deriz:

"Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine iman versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir."

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...