Görmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Görmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2025 Çarşamba

Görmek için önce kör olduğunu kabullenmen gerek

Mürşidim "Gafletten neş'et eden dalalet pek garip ve aciptir..." derken üzerine düşünülesi bir teşhiste bulunuyor arkadaşım. Evet. Mühimdir. Çünkü 'dalalet'in başlangıcına 'gaflet' denilmiştir. Tabii, ben, burada gafleti daha ontolojik bir zeminde kavrıyorum. Ve onun, eğer vahyin/nübüvvetin uyandırıcılığı ile âgâh olunmazsa, mahiyetimizin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum peki? Mahluk olan herşey, kaçınılmaz şekilde, sınırlıdır çünkü. el-Muhît olansa yalnız Allah'tır. Gafletin zıttıysa ancak el-Muhît'tir. Veya el-Alîm'dir. Veyahut er-Rakîb'dir...

'Yaratılış' deyu bahsolunan hâdisenin 'hiçbir noktası gizli kalmayacak şekilde' nazarına, tasarrufuna, hâkimiyetine sığdığı yegane var Allah'tır. Bilmek yaratmanın hem evvelidir hem sonucudur. Allah yaratan olduğu için yarattığını her detayıyla bilir. Her detayıyla kuşatır. Her boyutuyla görür. İnsansa dört boyutlu âleme bir sıkışmışlık içindedir. En, boy, derinlik, zaman... Bunlardan daha aşkın kavrayamaz âlemi. Hayali, aklı vs. ötelere uzanması için bazı kapılar aralasa da, acizdir, müşahedatı dört âleme sınırlıdır. Bu sınırlılık gafletinin de başlangıcıdır. Mahluk olan illa gafil olur yani. Demek mahlukiyetin bir ismi de el-Gafîl'dir. Zira gafil olmamak için el-Muhît olmak gerekir. er-Rakîb olmak gerekir. el-Alîm olmak gerekir. Bunlarınsa hakikati mahlukiyette asla barınamaz.

Böylesi subhanî isimlerin sahibi yalnız Allah olduğu için gafil olmayan da yalnız Odur. Onun kudreti, iradesi, ilmi gibi nazarı da kısıtlanmaz. Yani, Rabbimiz, mahlukatı gibi gaflet etmekten de münezzehtir. Herşeyi bilmesi herşeyi yaratmasının bir gereğidir. Herşeyi bilmeyen hiçbirşeyi yaratamaz. Çünkü herşey herşeyle bağlıdır. Herşey herşeyle ilgilidir.

Sicim teorisyenleri bile varlığın 20'den fazla boyutu olduğunu öngörüyorlar şimdilerde. Bu ancak onların öngördükleri miktardır. Hakikatte daha kaç boyut olduğunuysa ancak Rabbü'l-Alemîn Halıkımız bilir. Belki 99 bin âlem denilen, belki Allah'ın isimleri kadar çok olan, âlemler de varlığın başka başka boyutlarıdır. Her neyse... Biz o ilimlerin cahili olduğumuzdan kısa keselim. Haddimizi bilelim. Fazla şakk-ı şefe edersek pot kırmamız da kaçınılmaz olacak.

İşte, varlığın varoluşu ne kadar boyutluysa, yaratılışının da o kadar çok vechi var demektir, ki bunlardan yalnız dört tanesine şahitlik edebildiğimizi yukarıda andık. O zaman yapımızın ayrılmaz bir parçası olan 'parçalı görüşümüz' yani 'gafletimiz' onlardan hareketle verdiğimiz hükümlerde de bizi hataya sürüklüyor. Bilim felsefecileri de 'bilimsel bakışı' en çok bu metodolojik hatasından dolayı eleştiriyorlar. Bilim, âlemde tuttuğu konumu hakkı olmayarak 'mutlak' kavrıyor, 'mutlak' lanse ediyor. Yani el-Muhît'in, hâşâ, nazarıyla kendi nazarını bir tutuyor. Gözüne, kulağına, aklına, okuyuşuna, fehmine, basiretine vs. sığan miktar üzerinden yaptığı yorumu 'herşeyi görenin yorumu' gibi yansıtıyor.

Halbuki görüşü öyle bir görüş değildir. Bizim şahitliğimize giren miktarı, asıl varoluşun, devede kulak bir miktarı sayılabilir. (Buzdağının görünen kısmı bile değil yani.) Bu nedenle oradan yaptığımız okumalar da hakikati kuşatamazlar. Fakat, evet, işimize yararlar. Nerede yararlar? Ancak dört boyut içindeyken yararlar. Elmanın varoluşunu hep ağacı üzerinden müşahede etmemiz 'elma ağacı gördüğümüzde elma bulacağımız' yönünde bir yol gösterir. Orada gördüğümüz aslında Cenab-ı Hakkın Sadıku'l-Vaad oluşudur. Kanunların nizamatıyla iş görmesidir. Evet, Hüda, ağacı ile elması arasına bir mukarenet varetmiştir. Mukarenet ise yakınlıktır. Eğer sözkonusu yakınlıklar olmasaydı, yaratışta bir tutarlılık da olmazdı, o zaman imtihan âleminde bilgi diye birşeye de rastlanamayacaktı. Yaşamak bir hayli müşkülleşecekti.

Elmayı birgün ağacından, başka gün tencereden, daha başka gün inekten alsaydık, bu kaotik varoluş, bizi amel edemez hale getirirdi. Elma almak için sebepler dairesinde nasıl dualanacaktık? Mukarenet bize aslında 'nasıl dua edeceğimizi' öğretiyor. 'Nasıl yaratıldığını' söylemiyor. Yaratmak için elmayı hiçten vara çıkaracak ilmi, iradeyi, kudreti açıklamak gerekir. Mukarenet asla bize bunu vermez. Fakat, mukarenet, o yaratılış için hangi yakınlıkları kollamamız, onlarla dualanmamız, Allah'ın kerem düzenini kavramamız için yollar gösterir.

"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz."

Gaflet, Allah'ı hesaba katmadan kainata bakma, yaşama, amel etme vs. gibi manalarla tâbir edilir. Kemal manası böyledir. Doğrudur. Ancak gafletin özü sınırlılıktır. Ve o sınırlılığın yaralarını aşmak için, Hüda'nın, 'sınırlılığımızın yaralarını aşalım diye' bağışladığı vahye/nübüvvete sığınmak gerekir. Vahiyle/nübüvvetle gelen bilgi dört boyutlu âlemin mağdurlarına üstboyutların ufuklarını açar. İmkanlarını, düşünüşlerini, istikametini öğretir.

Eğer imandan yoksun bir anlam dünyasına, düpedüz materyalizme, naturalizme veya determinizme vs. kapanırsanız, işte, o zaman denizin derinliklerinde olan şeyleri yüzeyindeki parıltılarla, görüntülerle, şıpıltılarla açıklamaya çalışan insanın durumuna düşersiniz. Denizde olanlar denizin yüzeyine bakılarak açıklanamaz. Denizin yüzeyinde olanlar derinlere inilerek anlaşılabilir.

İnmeye imkânımız yok. Cismimizin yapabilecekleri belli. O zaman o derinlerin ilmini bağışlayan Rabb-i Rahîmimizin gönderdiği marifete sığınacağız. Bakara sûresinin hemen başında övülen 'gayba iman edenler'den olacağız. Dört boyutla sınırlı olmadığımızı bileceğiz. Bileceğiz ki, göremesek de, bu bilmek bizi körlüğün tehlikelerinden kurtaracak. Kör, körlüğün belasını çekmemek için, en azından kör olduğunu bilmelidir. Körün gözünün açılması körlüğünü bilmesiyle başlar. Kör körlüğünü itiraf etmezse görenlerden yardım isteyemez. Gündüzü inkâr edense yalnız kendine gece yapar. Ancak öyle bir yapar ki, artık o gecenin içinden de çıkılamaz, boğulur, herşeyi gecenin ilişki ağıyla açıklamaya çalışır. Allah muhafaza...

18 Mart 2017 Cumartesi

Hayy ve Kayyum neden kardeştir? (3): Zeki Müren bizi neden göremiyor?

Şu diyeceğim insanın garip bir yanılgısıdır: 'Olmak' her zaman 'görülmeye' delalet etmediği gibi, 'görmek' de her zaman 'olmaya' delalet etmez. Bu ikisi arasında bir yakınlık olduğu ve sık sık birbirlerine tevafuk ettikleri doğrudur. Fakat bu 'mukarenet' içinde birisinin diğerisinin zaruri lazımı olduğunu düşünmek yanlıştır. Birşey aynada görüldüğünde, görülen aynadadır, ama aynadan değildir. Bu yansımanın öğrettiği bir varoluş sırrıdır. Ben bu sırra şöyle bir cümleyle yaklaşmaya çalışıyorum:

Birşeyin, başka birşey üzerinden görülmesi, o şeyin onda tastamam varolmasını gerektirmez. Yahut da, birşeyin bir yerde görülüyor olması, o şeyin orada tastamam varolduğu anlamına gelmez. Bu tıpkı, her istenildiğinde görülebilen sevimli yüzünün, sevdiğinizin fotoğraf albümünün içinde varolduğu anlamına gelmemesi gibidir. Hadi Vizontele filmine bir atıf yapalım burada. Evet, siz, televizyonda Zeki Müren'i görebilirsiniz. Ama hayır, Zeki Müren sizi göremez, çünkü görüldüğü yerde varolmuş değildir.

Peki Zeki Müren diye birisi hiç mi varolmamıştır? Elbette olmuştur. Şu gölgedeki kemal bir asıldan haber vermektedir. Ancak sizin televizyonda gördüğünüz Zeki Müren asıl Zeki Müren'in arızî bir varlığıdır. Ondan gelmektedir fakat o değildir. Ondan geldiğini benzerliğiyle, o olmadığını ise farklarıyla anlarsınız. İzlediğiniz Zeki Müren'in sesi tıpkı Zeki Müren'dir. "O zaman ondandır!" dersiniz. Fakat izlediğiniz Zeki Müren sorularınıza cevap veremez. "O zaman o değildir!" dersiniz. Asıl Zeki Müren'in yaptığı şeyleri yapmasıyla ondan olduğunu, asıl Zeki Müren'in yaptığı şeyleri yapamamasıyla da o olmadığını anlarsınız. Televizyonu açıp içine bakmanıza gerek yoktur.

Mürşidimin sıklıkla dikkat çektiği şu hakikat, aslında 'varolmak' ile 'görmek/görülmek' arasında kurduğumuz bağlantıyı tashih etmek içindir: "Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki; küllü cüz'îde, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Halbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez. Ve keza, delâlet etmek, tazammun etmeyi iktizâ etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücuduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz. Ve keza birşeyi birşeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ: Şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Balarısı, Sâni-i Hakîmi vasıflandırır, amma Sâni olamaz."

Benzerlikler 'vahdet'e ve 'hamd'e bakar, eksiklikler 'subhaniyete' ve 'tenzihe' bakar. Biz Allah'a hamdederiz hazinesinden gelen ve Onu haber veren bağışları için. Kemal için, cemal için, ihsan için... Ve Onu tenzih ederiz görünenin kaldıramayacağı 'tastamamlık' için. Şer için, kusur için, çirkinlik için... 'Elhamdülillah' birincisi içindir. 'Subhanallah' ikincisi içindir. 'Allahu Ekber' ise bu ikisi içinde yaptığımız tefekkürlerin dahi onu anlamakta eksik kalacağını ifade içindir. Allah bizim marifetimizle eriştiğimiz her bilişten de yücedir. Tıpkı Sahib-i Miraç aleyhissalatuvesselamın duasında buyurduğu gibi: "Seni hakkıyla bilemedik ya Maruf!"

Evet, bizde 'tecelliyat' sırrının bir gereği olarak Allah'ın Esmaü'l-Hüsnası yansıyor. Fakat bu yansımalar bizi üzerimizden görülenlerin sahibi kılmıyor. Çünkü onlar aslında bizde varolmuyor. Bizde sadece konaklıyor. Üzerimizden görülüyor olmalarıyla onlara sahip çıkamayacağımız gibi, başkaları da hataya düşüp onları bize ait görmemeli. Cam parçasında güneşin yansıması veya cam parçasından güneşin görülmesi, nasıl ki, 'güneşin içinde olduğu' veya 'onun olduğu' veya 'tastamam onunla olduğu' anlamına gelmez; bizim üzerimizden okunan her kemal, cemal ve fiil de bizde varoluyor anlamına gelmez.

Bizde sadece konaklıyor onlar. Tıpkı bizim de dünyada bir süre konakladığımız gibi. Demek, bu noktada bizi yanıltan, daha uzun ömürlü olanda daha kısa ömürlü olanın konaklamasını/yansımasını, aradaki süre farkından dolayı, sahiplik sanıyoruz. "O gitti ve şu kaldıysa demek bu onundu!" diyoruz.

Halbuki Baki olan Allah'tan başka ne kalıyor geriye? Gözüne değen sevgilinin yüzü, azıcık konaklayıp gözünde, gitti. Ayrılığına dayanamadın. Deliye döndün. Bu gideni şu kalan sevgilinin yüzünden sandın. Peşine düştün. Meyveyi tattın. Dilin yandı lezzetinin firkatiyle. Ağacının peşine düştün. Fakat gün geldi. O güzellik de şu yüzden gitti. Ağaç sandığın daha uzun ömürlü bir meyve çıktı sadece. Şimdi nereye gideceksin? Daha uzun ömürlü başka bir meyveye mi? Daha uzun süre kırılmayan bir aynaya mı? Bu kadar aynalarla oyalandığın yetmedi mi?

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....