İmam Ahmed rahimehullaha Mevla rahmet eylesin. Onun gibi salihler, "Kur'an mahluktur!" fitnesine karşı canları pahasına "Hayır, değildir!" deyu direnmeselerdi, ümmete yanlış bir Kur'an tanımı yerleştirilecekti. Kelam-ı Ezelî olan Furkan'ımız mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanarak, yani yaralanarak, gelecek nesillere aktarılacaktı.
'Mahlukiyetin yaralarıyla sıfatlanmak' ne demek? Öncelikle sınırlı/zamansal olmak demek. Öyle ya. Mahluk olan ezelî değildir. 'Zamandan aşkın' değildir. Aksine zamanın içindedir. Zamanın içinde olansa başı-sonu olandır. Mukayyet olandır. Kur'an'ın Kelam-ı Ezelî olduğuna inanmayanlar için beyanlarının anlam, makam, zaman, muhatap vs. açılardan sınırları vardır. Bu 'sınır' iddiasını bugün en çok 'tarihselcilerde' görüyoruz. Mustafa Öztürk'ün sözde imamlığına oynadığı bu fırka-i dâlle Kur'an'ı bazı açılardan arkada bırakmayı öneriyorlar. Çünkü 'zamandan aşkın' şeyler söylediğini kabullenemiyorlar. Bu iddia "Kur'an mahluktur!" iddiasının benzeridir. Ehl-i sünnet ulemanın beyanları o zamanki mutezîlilere cevap olduğu gibi bu zamanın tarihselcilerine de tam cevaptır.
Geçen gün internete düşen bir videosundan anladığım kadarıyla Mustafa İslamoğlu da aynı vartaya düşmüş. Hoş, onun düştüğü varta çoktur, say say bitmez. Amma bu sonuncusunu daha evvel kendisinden işitmemiştik. Diyor ki mesela: "Hayat Kur'an'dan büyüktür." Çok tehlikeli bir söylem bu. Neden? Çünkü 'ezelî' olanı 'mahluk' olanla kıyaslıyor. Hani, Bediüzzaman Hazretlerinin, Kur'an'da arzın semaya denk tutulmasının hikmetini tefekkür ederken verdiği bir örnek vardır. Daimî akan bir çeşmeyle varidatı olmayan bir gölü veya denizi kıyaslar. 15. Söz'deki Hâşiye'de geçer. En iyisi yerinden alıntılayalım da yazımız balından şekerlensin:
"Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte 'Rabbü's-semavati ve'l-arz!' sırrını anla!"
İşte bu temsildeki sırrı anlayan İslamoğlu'nun mezkûr okumasında(!) nasıl bir yanlışa düştüğünü de anlar. Nasıl? Şöyle: Zamandan da aşkın bir şekilde hakkı-hakikati beyan eden Kur'an, nasıl olur da, zamanın içinde bir mahluk olarak varolan hayattan daha küçük kalır? Hayat dediğiniz şey zamanla mukayyettir. Yani kainatın bir ömrü vardır. Onun içinde hayat dediğimiz şeyin de bir ömrü vardır. Daha onun içinde 'insan hayatı' dediğimiz şey de gayet kısa ömürlüdür. Bu gibi şeylerin Kur'an'dan daha büyük olduğu nasıl söylenebilir? Bu, bir anlamda, ezelî olanın mahluktan küçük olduğunu söylemektir. Zaman yokken bile akan, hiç durmamış, hiç 'hiç' olmamış, bir nehrin gölden küçük olduğunu iddia etmektir. Halbuki mahluk olan ezelî olanı mantıksal olarak dahi geçemez. Sonradan varedilmiş olan hiçbirşey kadîm olanın önüne geçemez. Peki İslamoğlu safsatasını nereye yaslıyor?
Devamında zehrini döktüğü yer şurası: "Kur'an yokken hayat da vardı hakikat de vardı! Kur'an tarihin belli bir döneminde sahneye girdi. Miladî 610 yılında sahneye girdi. Ondan evvel yoktu." Yani Kur'an'ın Aleyhissalatuvesselam Efendimize vahyolunmasının 'sonralığını' onun varlığının da 'sonralığına' yoruyor. (Bir nevi mahlukiyet ithamıdır bu.) Halbuki sonradan varolan bir kelam Allah kelamı olamaz. Çünkü Allah zamanın içinde değildir. Zat-ı Subhanîsi zaman içinde olmadığı gibi konuşması da zamanın içinde olamaz. Yani, dolayısıyla, kelamı da zamanın içinde olmamalıdır. Zamanın içinde konuşan mahluktur. O yüzden ehl-i sünnet müslümanlar Kur'an için Kelam-ı Ezelî der. Peki 'ezel' nedir? Bediüzzaman Hazretleri bir yerde şöyle tarif ediyor:
"Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir. Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu âyine, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez. İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun."
Demek ki, Mustafa İslamoğlu'nun Kur'an tasavvurundaki arıza daha gerilerden, kader tasavvurundaki bir arızadan ileri geliyor. Kendisinin kader itikadının arızalı olduğunu evvelden de biliyoruz zaten. Elbette kader tasavvurundaki arıza da Cenab-ı Hakkın ezeliyetini kavrayamamasından ileriye geliyor. Cenab-ı Hüda'nın geçmiş gelecek bir gören, ezelden-ebede olmuş-olacak birden tutan, ihata eden bir makam sahibi olduğunu düşünemiyor. Onu da kendisi gibi zamana mahkum zannediyor. O yüzden de Kur'an'ın hayattan sonra varolduğunu sanrılıyor. Elbette bu söylediği ehl-i sünnet itikadında bâtıldır. Kur'an zamandan önce de vardır. Nüzûlü zaman içinde olmuştur. Bu nedenle zamanın içinde tuttuğu yerden hareketle "Hayat büyüktür, Kur'an küçüktür!" demek doğru değildir. Yukarıda da belirtiğimiz gibi, bu, 'zaman üstü' olanla 'zamana mahkum olanı' kıyaslamaktır, hatadır. Allah ilmiyle bütün mahlukatını kuşattığı gibi kelamıyla bütün mahlukatını kuşatmıştır. Aşkındır. Üstündür.
Videonun devamında diyor ki: "İyilik Kur'an'la gelmedi. Güzellik Kur'an'la gelmedi. Hakikat Kur'an'la gelmedi. Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim." Bu kısımda da Mustafa İslamoğlu'nun aldatanın tarihselciliğinden kaynaklanan bir anakronizm olduğunu söyleyebiliriz. Neden? Çünkü, varlığın aslının yaslandığı, zamandan aşkın olan ilmi/kelamı yine nüzûlünün sonra oluşu sebebiyle hiyerarşide daha geriye itiyor. Nur-u Muhammedî bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi, birşey, bir şecerenin hem 'tohumu' hem 'meyvesi' olabilir. Hem başlangıcı hem sonu olabilir. Hem bidayeti hem nihayeti olabilir. Sonralığı önceliğini engellemez. Yine yerinden bir iktibasla ballanalım:
"Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir. Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i mâneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zât-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir."
Biz de Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bu perspektif üzerinden diyebiliriz ki: Mustafa İslamoğlu'nun (kendi hayatında izlerini pek göremesek de) iyilik, doğruluk, güzellik, hakikat gibi şeylerin Kur'an'dan evvel gördüğü vücudlarının, aslında Kur'an'ın ezelden gelen tereşşuhatı olduğunu söylesek ne kusur iktiza eder? Yani belki de "Kur'an'la gelmedi!" dediği şeylerin tamamı ezelde Kur'an'la takdir edilmiş şeylerdir. Bunların dünyadaki tezahürleri, Kur'an'ın cismaniyet âlemine nüzûlünden evvel olsalar bile, özlerinin yine Kelam-ı Ezelî ile tesbit edilmiştir. Sokrates'in Savunması'nda geçen "Bilmek öğrenmek midir hatırlamak mıdır?" sorgulamasına girmeyeceğim burada. Oraya girersek yazı uzar. Fakat belki de mahluk olan insanda bunların varlığı zaten Kelam-ı Ezelî'de Allah'ın ona öyle buyuracağından dolayıdır. Zira mahlukat dediğimiz ömürlü şeylerin anlamlarının yaslandığı yer ilm-i İlahîdir. İlm-i İlahî'nin mahlukat gibi, hâşâ, ömrü yoktur. O zamandan aşkındır. Cenab-ı Hakkın ilmi zamandan aşkın olduğu gibi kelamı da zamandan aşkındır. Zamanlı herşey ondan illa küçüktür.
"Kur'an'da kendisinden önce söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığını açık yüreklilikle söyleyebilirim..." demesine de bir 'acaba' diyelim ki, böyle bir hükmü vermek, bütün zamanlarda söylenmiş bütün hakikatlere hâkim olmakla mümkündür. Sonra Kelamullahtaki beyanın bütün anlam tabakalarını da zaten kuşatmış olduğunu, farkında olduğunu, anlıyor olduğunu iddia etmekle, ikisi karşı karşıya konulup, 'söylenmemiş hiçbir hakikatin olmadığı' herzesi savrulabilir. Yani İslamoğlu'nun bu iddiasının arkasında büyük bir 'çokbilmişlik kibri' bulunmaktadır. Kimse, ne bütün zamanlardaki bütün hakikatlere hâkim olabilir, ne de Kelam-ı İlahî'nin bütün mana tabakalarına aşina olduğunu söyleyebilir. Hâşâ, haddini bilen bunu iddia etmez, nâdânlar elbette serbesttir. Mürşidim, bu nâdânlığı, Ayetü'l-Kübra'da şöyle tesbit eder: "(...) Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin."
Her neyse. Benim gibi bir cahilin bu konuya tastamam bir cevap vermesi beklenemezdi. İlmi kifayet etmezdi. Fakat, o Rahman u Rahim, incir çekirdeğinden incir ağacı yaratmak şânında olduğu gibi Ahmed'den de böyle cevaplar yaratabilir. Ben de yukarıda dilim döndüğünce İslamoğlu'nun söylemindeki tuzağa dikkat çektim. Hidayetimi Hüda'dan dilerim. Mustafa İslamoğlu örneği hepimiz için bir ibrettir. Bir derstir. Güya, hâşâ, Kur'an'ın büyüklüğünü göstermek için hadislere saldırıyla başlayan sapkınlık en ahirinde Kur'an'ı da mahlukattan küçük görmeye varmıştır. Hâtimemizin de imanla olması için Rabbimize çokça dua edelim. Vesselam.
mustafa islamoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa islamoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22 Temmuz 2026 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Mustafa İslamoğlu'nun küçük görmediği bir Kur'an kalmıştı
İmam Ahmed rahimehullaha Mevla rahmet eylesin. Onun gibi salihler, "Kur'an mahluktur!" fitnesine karşı canları pahasına "...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Bu defa hakkında vaktinizi almak istediğim konu Bediüzzaman'ın Yavuz Sultan Selim Han’a 'selefi' olarak işaret etmesi meselesi...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...