sınırlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sınırlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2026 Pazar

Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler

"Azîz ve celîl olan Allah, 'Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her) yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla beraberdir)!' buyurmuştur. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın, kulunun tövbe etmesinden dolayı duyduğu hoşnutluk, herhangi birinizin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha büyüktür.” (Nitekim Allah şöyle buyurmuştur): “Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım, bir arşın yaklaşana bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene ben koşarak giderim.” (Buhârî, Tevhîd 15, 35, 55; Müslim, Tevbe 1, Zikir 2, 19)

İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' yolu değildir. Yani, biz, üzerimizdeki sanatına bakarak Cenab-ı Mevla'yı anlamaya çalışabiliriz, fakat sınırlarımızı Ona taşıyamayız. 'Teşbih' tefekkürün kapısıdır, eyvallah, fakat 'tenzih' de tefekkürün yegane sıhhatidir. Hak Teala ve Tekaddes Hazretlerini düşünürken teşbih-tenzih arasındaki dengede kalabilmek, tefhim için lazım geldiğinde dikkatle temsile-teşbihe, lakin sapıtmamak içinse daima takdise-tenzihe başvurmak elzemdir. (Tıpkı kullukta 'havf-reca/korku-ümit' dengesini korumak gerektiği gibi. Fazla korku yeise düşürür. Fazla ümitse ucba...) Hem zaten şu teşbih; esmasını, sıfatlarını, şuunatını, "Ve lillahil meselül a'lâ!/En yüce mesel ve temsiller Allah'a aittir!" (Nahl sûresi, 60) sırrınca bir nebze kavramak içindir. Yoksa münezzeh-mukaddes Hüda'yı insanlaştırmak için, yüzbin hâşâ, değildir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikatin altını şöyle çizer:

"Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, 'Ona benzer hiçbir şey yoktur. O herşeyi işiten, herşeyi görendir. (Şûrâ sûresi, 11)' sırrıyla, sureti, misli, misali, şebîhi dahi olamaz. Fakat, 'Göklerde ve yerde en yüce mesel ve temsiller Ona aittir. Onun kudreti herşeye üstündür, her işi de hikmet iledir. (Rûm sûresi, 27)' sırrıyla, mesel ve temsil ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsil, şuûnât nokta-i nazarında vardır."

Cenab-ı Hakkın 'şuunatını' anlarken de bu manaları akılda tutmak kritik bir öneme sahiptir. Rabbü'l-Âlemîn'in, bir tenezzül-i ilahî olarak, bizim anlayabilmemiz için, görmek-işitmek gibi şeyler şeklinde haber verdiği 'bilmesinin ünvanları' sıfatları asla bizim görmemiz-işitmemiz cinsinden olmadığı gibi; sevinmesi-gazaplanması gibi şeylere benzettiği şuunatı da yine bizim sevinmemiz-öfkelenmemiz türünden değildir. Yani, Cenab-ı Mevla, hâşâ, insan gibi göze, ışığa, sinirlere, karşısında bir nesneye, görüş açısına vs. muhtaç şekilde görmez. Onun görmesi aracılara muhtaç şekilde olmaz. Yahut işitmesi de sese, kulağa, sinirlere, kulak zarına, ses titreşimlerine vs. muhtaç değildir. Bunlar sadece 'Onu anlamaya muhtaç olan bizler için' verilmiş temsillerdir. Temsiller hakikatin tâ kendisi gibi görülürlerse hata ettirirler. Onları birer tefekkür açısı, birer rasat penceresi, birer başlangıç noktası gibi kabul etmek lazımdır.

Şimdi 'şuunat' ile Bediüzzaman Hazretlerinin neyi kastettiğini bir parça alıntılayalım:

"İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena'umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü'r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. 'Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye' tabir edilen, izn-i şer'î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz."

Metnin devamında şöyle bir temsille mevzuu açıyor Hazret-i Üstad:

"Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın. İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat'umâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin."

Yani, Cenab-ı Hak sürekli bir yaratış içerisinde, çünkü yaratmaktan, bahşetmekten, rahmet etmekten, kerem etmekten, vücuda getirmekten, tecelli etmekten vs. memnun oluyor. Bu 'memnuniyet' elbette bizim memnuniyetimiz cinsinden değil. Ondaki kusurlardan münezzeh. Fakat bizim memnuniyetimiz o şuunat-ı ilahîyi kavramaya bir yol. Evet. İnsan, Allah'ı 'anlamanın' bir yoludur, ama 'sınırlandırmanın' bir yolu değildir. Çünkü bizdeki herşey mahlukiyetin sınırlarıyla yaralıdır, kusurludur, nakıstır. Sözgelimi: Biz bir duygu hissettiğimizde, bu duygu kendinden öncekileri siler, sonra insandaki tahtına geçer. Yani insanda bir değişim hâsıl olur. Hatta bu değişim bedenine de akseder. İnsan kemalde değil kararsız bir mahluk olduğu için bu değişiklik onda hoşgörülür. Lakin Mevla Teala nihayetsiz kemaldedir. Kemalde olan değişmekten münezzehtir. Değişen eksikliğinden ötürü değişir çünkü. Değişerek eksikliğini tamamlar. Cenab-ı Hakkın değiştiğini söylemekse Onun da, hâşâ, 'daha kemalini bulmamış' olduğunu söylemek gibidir. Yeri-göğü yoktan vareden, kainat dolusu eseriyle kemalini anlatan, ilmi varlığın en derinlerine nüfuz eden bir Kemal Sahibi nasıl eksik olabilir?

Uluhiyetin şânı kemalde olmaktır. Kemalde olmayana ilah denmez. Müslümanların ilah tasavvuru şirkin 'süpermenden hallice' ilah tasavvuru gibi değildir. Hal böyle olunca Cenab-ı Mevla'nın bu gibi şuunatını 'sıfata yakın' anlamak gerekiyor. Yani Cenab-ı Hak, hâşâ, bazen ferahta bazen kederde bulunmuyor. O, bir sıfat gibi, yani Zat-ı Subhanîsinin ayrılmaz özelliği gibi, devamlı, hep ferah-ı münezzeh üzere oluyor. Peki, hadislerde haber verilen, bizim hayırlı işlerimize sevinmesini, kötü işlerimize gazaplanmasını nasıl anlamalıyız? Onu anlamanın yolunu da el-Hâdî olan Mevla Teala benim fehmime şöyle yaklaştırdı. Ben de size arzetmeyi deneyeyim:

Ben bir odada karanlıkta bulunuyorum diyelim. Aydınlanmamın iki yolu vardır: 1) Odada bir değişiklik meydana getirmek. Evet. Odanın yanmayan lambasını açarsam içerisi ışıkla dolar. Mekanı ziya yönüyle değiştirdiğim için ben de değişirim. Ancak burada önceki halde bir kemalsizlik vardır. Oda bir önceki halinde ışıksızdır. Karanlıktan ziyaya dönmüştür. Tekrar karanlığa dönmesi hikmetli olduğunda da ışıklı hali kemalsizlik olur. Ve karanlık ışığa galip getirilir. Bu insandaki duyguların değişimi şeklidir. Duygular bizi değiştirir. 2) Karanlık odadan ışıkları yanan başka bir odaya geçerim. Yahut da ben geçmem. Ev konumumu değiştirir. Böylece mekanda hiçbir değişiklik yaşanmaz. Ev aynı evdir. Yalnız benim konumum değişir. Benim konumum değiştiği için ışıktan faydalanmam mümkün olur.

İşte yine, lâ teşbil velâ temsil, Cenab-ı Hakkın gazabı da rahmeti de birer sıfat gibi Onda hep vardır. Fakat kul hakettiğine göre onlardan birisine geçer-geçirilir. Burada, hâşâ, Mevla Teala'da hiçbir değişiklik meydana gelmez. O bundan münezzehtir. Biz konumumuzu değiştirerek farklı tecellilerin gölgesine geçeriz. Öyle ya: Aynı resimde hem dostunuzun hem de düşmanınızın yüzleri bulunsa, herbirine baktığınızda başka hisler yaşarsınız, lakin farklılaşmak zorunda olan sizsinizdir. Resim sizin bakışınızla değişmez.

Evet. Kabul edelim ki: 'Şuunat' bahsi hakkında konuşması güç bir bahistir. Muvazeneyi koruyamayacaklar için de tehlikelidir. Ancak Bediüzzaman Hazretlerinin bu bahsi açması çok hikmetlidir. Zira bu bahis üzerinden bize Cenab-ı Hakkın yaratışının kendi Zat-ı Sübhanîsiyle ilişkisini de öğretmiş olur. 'Samediyet'in bir başka boyutu da bu 'şuunat' ile anlaşılır. Rabbü'l-Âlemîn olan güzeller güzeli Allahımız, her an sayısız yaratıştadır, çünkü bu Onun uluhiyetinin şânıdır. Uluhiyet bu şân ile birlikte kemalini izhâr eder. Yoksa, hâşâ, yarattıklarına herhangi bir muhtaciyetten ötürü yaratıyor değildir. O kendisi öyle olduğu için öyledir. Yoksa, hâşâ, mahlukatı birşey katacağı için değildir. Şuunatı sayısınca Ona hamdolsun: "İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar..."

Allah'ın 'sevinmesini' anlamaya çalışırken dikkat edilmesi gerekenler

"Azîz ve celîl olan Allah, 'Ben, kulumun beni düşündüğü gibiyim; beni andığı (her) yerde, onunlayım (rahmet ve yardımım onunla bera...