Amerika'da siyahîler birbirlerine 'zenci' diyebiliyorlar. Fakat bir beyazın kendilerine 'zenci' demesini hakaret sayıyorlar. Ben de bir nurcu olduğum için nasihatlerimin yanlış anlaşılmamasını beklerim. Zira, eğer bu da bir zencilikse, evet, biz de bu mahallenin zencilerindeniz. Hem de maaliftihar. Rabbimize bin teşekkür ederiz.
Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.
Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:
"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."
Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.
İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.
Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.
Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.
Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.
Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.
yaşar nuri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşar nuri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2026 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?
Amerika'da siyahîler birbirlerine 'zenci' diyebiliyorlar. Fakat bir beyazın kendilerine 'zenci' demesini hakaret sayıyor...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...