Bu hakikat Risale-i Nur'da iki yerde geçiyor. İlk geçtiği yer Mu'cizât-ı Ahmediye'nin hemen başları. (Makamı 'peygamberlere iman.') Orada deniliyor: "Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur." Diğeriyse Lem'alar'da: "Nasıl ki yapan bilir, öyle de bilen konuşur." (Makamı 'kitaplara iman.') Göremce şöyle ifade edeyim: Bediüzzaman Hazretleri 'yapmak' ile 'konuşmak' arasındaki mezkûr ilgiyi aslında 'yaratılış' ile 'nübüvvet/vahiy' arasındaki 'zorunluluk ilişkisini' kavrayabilmemiz için anıyor. Yani, 'yaratılış' diye birşey varsa, 'nübüvvet/vahiy' de mutlaka olmalı. Çünkü yaratan mutlaka konuşur. Elbette arada bir 'bilen' de var. Konuşmanın evvelki basamağı gibi duruyor o da. Üçünü bir görmek istersek yazarız: "1)Yapmak, 2)Bilmek, 3)Konuşmak." Bağlamıyla tekrarlarsak da şöyle diyebiliriz: "1)Yaratmak, 2)Bilmek, 3)Vahyetmek..."
Yirmidört yıldır Risale-i Nur okuyorum ama "Herşeyi tastamam kavradım!" diyemem. Herhalde bu yolculuk hiç bitmeyecek. Hep "Daha yeni anladım!" dediğim birşeyler olacak. Bazı kapılar bekledikçe açılacak. Demek dilenmek bazı eşiklerin mehri olacak. Hani müellif-i muhterem kendisi de Muhakemat'ında diyor: "Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır..." En derin kuyulardan çekilecek bazı sırlar. En karanlık noktalardan... O yüzden çekilmeleri de uzun sürecek. Her neyse...
İşte öylelerden birisi de mezkûr hakikattir. Yaratmak, bilmek, vahyetmek arasında kurulan zaruret ilişkisidir. Fakat hakikatin ilk yarısına, elhamdülillah, çabuk hidayet edildiğimi kabul ederim. Yani 'yaratmak' ile 'bilmek' arasındaki bağlantıyı kurmaya daha kolay muvaffak kılındım. Zaten oradaydı. Birazcık dikkat etmemi bekliyordu. Edince de bağışlanıverdi. Özeti şöyledir: Herşeyin ilmi evvelinde bulunmak zorundadır. Gündelik hayatta da hep yaşadığımız birşey. Mükerrer tecrübelerle sabit. Çay yapmasını bilmeyen çay yapamaz. Yemek yapmasını bilmeyen yemek yapamaz. Vücuda gelen herşey, eğer yıkım değilse, kaotik bir mahiyeti yoksa, adem amaçlamıyorsa, bir dizi fiilin bazı zaman/miktar kayıtlarına uygun şekilde işlenmesiyle ancak varlığa çıkabilir.
Bir pencereyi güya tesafüden kırabilirsiniz. (Kader penceresinden o da tesadüf değildir, ama bu bir bahs-i diğer, hem de gayet yüksek bir bakış istiyor.) Arkadaşınıza attığınız bir eşyanın yanlışlıkla ona çarptığını falan söyleyebilirsiniz. Ancak yeni bir pencerenin gelip eskisiyle değişmesini tesadüflerle açıklayamazsınız. Zira, vücudî olan bu değişim, ancak bir dizi fiilin ilmî bir şekilde bilinip, iradî bir şekilde amaçlanıp, kudretî bir şekilde işlenmesiyle varlığa çıkabilir. "Havaya bir pencere attım. Uçtu, uçtu, uçtu. Gitti yerine takıldı!" falan derseniz insanlar size epeyce gülerler. Artık nereleriyle gülerler o konuya hiç girmiyorum. Ateistleri gücendirmeyelim.
O yüzden Kur'an-ı Hakîm'de de buyrulur: "Yaratan bilmez olur mu hiç?" Yani matematiğin, fiziğin, kimyanın, biyolojinin vs. beynine takla attıran bu mevcud âlemi/âlemleri hiçten kuracaksınız, ancak bütün bunları 'evvelinde ne yapacağınızı bilmeden' yapacaksınız. Böyle birşey mümkün değildir. Çay yapmasını bilmeyenin çay yapamadığı bir uzayda uzayın kendisi kör, sağır, dilsiz, sersem tesadüflerin eseri olamaz. Tesadüflerden ancak kaos çıkar, adem çıkar, yıkım çıkar. Ancak vücudîlik çıkmaz. Vücudîlik fiilerin zaman/miktar sistemlerine uygun işlenmesiyle vukû bulabilir. Hiçbir sanatta/meslekte tecrübesi olmayanlar bile tek bölüm MasterChef izleseler şurada belini kırdığımız kelimelerle hangi manayı canlandırmaya çalıştığımızı anlarlar.
Yalnız şuna dikkat etmek gerekir: Biz zamanlı/sınırlı mahluklar için bilgi 'öncesinde' olarak, yani yine zamanın içinde kalarak, tarif edilir. Hak Subhanehu, bizim için geçerli böylesi zaman/mekan sınırlarıyla kayıtlı olmadığından, zaman/mekan Onun mahluku bulunduğundan, bilişini 'ezel' ile tâbir etmek daha doğru olur. 'İlm-i ezelî' denildiğinde de kastedilen budur. Allah herşeyi zamandan aşkın olarak bilir. Zaman diye birşey yokken de bilir. Zaman zaten bizim gibi sınırlara sahip olanlar için vardır. Susan Sontag'ın o meşhur sözüne atıf yapalım hemen: “Zaman herşey bir anda olmasın ve mekân ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var." Sınırlarımızın varlığı bizim için herşeyi zamanlı/mekanlı hale getirdi. O sınırları olmayana, subhanallah, bunlar da yoktur.
Tam bu sadedde mürşidim yine der: "İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun..." Meselenin bu tarafı tamam. Yapanın bilmesi gerektiğinin zarureti anlaşıldı. Oradan da kadere neden iman ettiğimiz vuzuh etti. Kadere iman ediyoruz. Çünkü Allah'ın herşeyi bilerek yarattığına iman ediyoruz. O imandan kader ortaya çıkıyor.
Şimdi gelelim 'bilmek' ile 'konuşmak' yahut da 'bilmek' ile 'vahyetmek' arasındaki zaruret ilişkisine...
Mevzuun bu yanı bana daha geç açıldı. Çünkü her bilenin mutlaka konuştuğu gibi bir zarureti gündelik hayatta tecrübe edemiyordum. Yani, evet, bilenlerin konuştuğu çok oluyordu. Ancak bu bir zaruret değildi. Konuşmayabilirlerdi de. Lakin, cümlenin ilk kısmına geri dönmek, yaratmanın da aslında bir nevi konuşmak olduğunu hatırlattı bana. Ben Allah'ın herşeyi bildiğini nereden biliyordum? el-Cevap: Herşeyi yaratmış olmasından biliyordum. Yahut biraz daha kendi seviyemize indirelim meseleyi: Ben bir ressamın resim yapabildiğini nereden bilebilirdim? Elbette resim yapmasından bilirdim. Yani eseriyle bana konuşmuş olurdu.
"Ben bir ressamım. İşte bu da resmim. Bu resim benim ressam olduğumu gösterir..." derdi. Böylelikle yaratışın tamamı da bir tür konuşmaya dönüşürdü. Ressam resmiyle konuşurdu. Terzi diktiğiyle... Zaten bilim felsefecileri de son minvalde tüm oluşların 'bir bilgi naklinden ibaret olabileceğini' öngörmeye başlamışlardı. Soğuk birşey sıcak birşeyin yanına konduğunda, soğuk sıcağa soğuk olmayı öğretirdi, sıcak da soğuğa sıcak olmayı öğretirdi. Böylece, soğuk ısınır, sıcak da soğurdu. Tepkime dediğimiz olaylar bu konuşmalardı.
Müslümanca bakarsak, aslında bütün bu nesneler/oluşlar, Cenab-ı Hakkın Hayy'dan Hû'ya, el-Evvel'den el-Âhir'e, neticesinde her esmasında/sıfatında el-Muhît olana, yani herşeyi kuşatana, kendi Zât-ı Subhanîsinden yine kendi Zât-ı Subhanîsine yani, bir bilgi akışının iletkenlerinden ibarettiler. 'Ondan gelip Ona dönme' sırrının bir tezahürüydü bütün yaratılış. Ben "Bildim!" sanıyordum. Fakat esasında bilen Allah'tı. Ben "Bildirdim!" sanrılıyordum ama aslında bildiren de Allah'tı. 'Mazhar değil memer olma' hakikati de buradan kaynıyordu. Hilkatin tümü, marifete dair yoğun bilginin, tüm celaliyle ve cemaliyle, üzerinden aktığı bir kablo ağı gibiydi.
O yüzden, belki de, şöyle düşünmek daha mantıklıydı: Zamanın başlangıcından bu yana varlığa çıkan her varsa, hepsini kemalinin bilgisini aktarmak için yaratan bir Allah; yani bu kadar rakamlara sığmaz dillerle kendini anlatan Allah; mikrodan makroya her puntoda, fontta, harfle marifetini yazan Allah; insan dilini/kalbini bu konuşmalarının haricinde bırakır mı? O dili/mahluku ihmal eder mi? Suskunlukla geçiştirir mi? Öyle ya: Yapanın bilmesi, bilenin konuşması, en özünde hepsinin de anlattığı şey, Yaratanın yarattığına duyduğu ilginin remzidir. O ilginin imâsıdır. Ki bu ilgiden dolayı onu yokluk karanlıklarında bırakmayıp varlık ferahına kavuşturmuştur. Fakat varlık ferahına kavuşturduğu bu mahlukattan bir kısmı zişuurdur. Ve zişuurlar konuşmaktan da anlarlar. Onların bu açlığı da, tıpkı diğer bütün varoluşlarda gösterildiği şekilde, bir vahyî bilgi nakliyle tatmin edilmez mi?
"Karıncayı emirsiz, arıyı yâsupsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette./Beşeri de bırakmaz şeriatsiz, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem böyle ister elbette."
Konuşmak da yaratmak gibi 'iletişim kanununun' bir parçasıdır. Yaratmak 'konuşmak kanununun' daha kapsamlı görünüşüdür. Rahmeti Hüda'nın 'bildiğini bildirme' şeklidir. Şakk-ı Kamer bir yaratıştır. Fakat aynı zamanda bir konuşuştur da. Allah o mucizesiyle de konuşmuştur. Tefekkür edenler için herşey bir dildir. Hazret-i Necmüddin-i Kübra'nın ifadesiyle "Allah'a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır!" Cümle Lisanların Sahibinin âdemoğluyla konuşmaması da bilmesinin şânına yakışmaz elbet. Zira cömertliğin şânına haberdar olduğu muhtacın yardımına koşmamak yakışmaz. Yiğitliğin şânına mazlumun yardımına koşmamak yakışmaz. Âlimin şânına da ilmine muhtaç olanlara iletmemek yakışmaz. Bilen konuşur. Çünkü Alîm-i Mutlak olan Allah'a sessizlik asla yakışmaz.
"Madem konuşacak; elbette zîşuur ve zîfikir ve konuşmasını bilenlerle konuşacak. Madem zîfikirle konuşacak; elbette zîşuurun içinde en cemiyetli ve şuuru küllî olan insan nev'iyle konuşacaktır. Madem insan nev'iyle konuşacak; elbette insanlar içinde kàbil-i hitap ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Madem en mükemmel ve istidadı en yüksek ve ahlâkı ulvî ve nev-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakıyla, en yüksek istidatta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktidâ etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyasıyla bin üç yüz sene ışıklanmış ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip ona dua-yı rahmet ve saadet edip ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed aleyhissalâtü vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş; ve resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır."
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
MasterChef Allah'ı nasıl anlatıyor?
Bu hakikat Risale-i Nur'da iki yerde geçiyor. İlk geçtiği yer Mu'cizât-ı Ahmediye'nin hemen başları. (Makamı 'peygamberlere ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder