28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2026 Cumartesi

Esra Erol şeriat konusunda hem 'haklı' hem 'haksız' olabilir mi?

Esra Erol şeriatın Türkiye'de olmadığı konusunda haklıdır. Zaten kendi programları da beyanının en sağlam delilidir. O yapımlarda afişe edilen sapmalar, sapkınlıklar, günahlar esasında "Bu ülkede şeriat yok!" demenin başka bir lisanıdır, remzidir. Ancak, 28 Şubat'ta hepten arsızlaşan, esasındaysa 'Laik Cumhuriyet'in başından beri söylenegelen, "Şeriat kötüdür! Gavurluk iyidir!" herzesinin sınanmaya muhtaç yanları vardır. Hem de, sadece Esra Erol'dan işitilen yüzeyden değil, daha daha derinlerden.

Batı'nın yükselişini hep 'hayırlı görmeye' eğitildik. Bunu bize öğrettiler. Hatta 'başka türlü düşünemez şekilde' bellettiler. Amma, geçen zaman içinde, bakışım epeyce değişti. Elbette gözlerimi açmamda mürşidimin 'mimsiz medeniyet' dersleri çok etkili oldu. Lakin, ondan da ötede, bizzat Batılı düşünürlerin artık Batı'yı eleştirdiklerini gördüm ben. Üstelik tenkidlerinin teması sadece 'felsefe' veya 'ahlak' değildi. Evet. Tekniğini de eleştiriyorlardı. Ve diyorlardı ki: "Batı geliştirdiği teknolojilerle aslında küremizin yaşam ömrünü azalttı." Neden böyle olsundu peki? "Çünkü eskiden 'daha az' veya 'daha zamanlı' veyahut 'daha doğal' olan şeyler kapitalizmin elinde çoğaldı, hızlandı, sentetikleşti. Halık Teala'nın küremize kurduğu sistem insaniyetin bu ifratını kaldıramadı. Kaldıramıyor. S.O.S. veriyor. Yardım çığlıkları atıyor. Medet istiyor. Böyle yaptığını en çok, artık sıklıkla konuşmaya başladığımız, küresel felaket senaryolarından, çevre kirliliğinden, iklim değişikliğinden vs. biliyoruz. Arzımız bizden zehirleniyor.

Bediüzzaman Hazretleri de, İşaratü'l-İ'câz'ında, meleklerin insanın hilkatine itirazıyla ilgili ayetleri tefsir ederken benzer birşeye dikkat çekiyor gibidir: "Sual: Mesafe pek kısa olduğu halde, ikinci 'fîhâ'nin zikrine ne ihtiyaç vardır? Cevab: Birinci 'fîhâ' ile beşerin bir ruh gibi arza nüfuz etmesiyle arzı ihya etmesine; ikinci 'fîhâ' ise, beşerin fesadı dahi Azrail gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imatesine işarettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifası için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intaç eden bir zehirdir." Cevabın finali cidden gözaçıcıdır. Zira meleklerin itirazının fıtratımızda gördükleri bir 'yıkıcılığa' dair olduğunu dilegetirmektedir. Hakikaten de insan, had konulmamış kuvveleriyle, şeriatın sınırlarıyla sınırlanmazsa, kainatı yıkabilecek bir şeraret kazanır. Ve bu zehirleme sürecini, belki de, tıpkı şimdi yaptığımız gibi 'aydınlanma' olarak görür.

Hakikat Çekirdekleri'nde "Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa ruhu da vardır. Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevâhir-i ferdiye hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları var..." derken de uyandırdığı benzer bir hakikattir mürşidimin. Evet. Dünya, tıpkı bir tek hücrelinin iç sistemini dışarıya karşı koruması gibi, kendini uzaydan koruyor. Herşeyi içine kabul etmiyor. Zararlı ışınları süzüyor. Meteorları parçalayarak alıyor. Zira beslenmesi de lazım. Yani, sanki, biz 'dünya hücresi'nin organellerinden birisiyiz. Ve hücremiz bizi de kollayarak hareket ediyor. Hayatın temel şartı zaten budur. Hayat sahibi kendi iç sistemini dışarıdan ayırarak varlığını kollayandır.

Harut ve Marut kıssasına gittiğimizde de benzer bir dersi görmez miyiz? Onlar, ilgili ayetlerin ifadesiyle, kendilerinden ilim öğrenmek isteyenlere, "Biz ancak fitneyiz, sakın küfretme, demeden birşey öğretmezlerdi!" Ancak ders alanlar istikamette kalamadılar: "Koca ile karısını ayıracak şeyler öğrendiler onlardan. Halbuki bunlar, Allah'ın izni olmadıkça, o sihirle kimseye zarar verici değillerdi. Kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı." Burada 'koca ile karısını ayıracak' ifadesine nazarınızı celbetmek isterim. Bugün de sözde medeniyetin zehrine en çok bulanan toplumlarda 'evlilik oranı en düşük' çıkıyor. Doğurganlık oranı en dibe vuruyor. Yani 'imtihan kılınan bilgi'yi kötüye kullanma şeklimiz Babil tecrübesinin devamıdır.

Meselenin bir de LGBT türü sapkınlıklara bakan tarafı var. Bu türden sapkınlıklar 'dünyayı istedikleri kem şekle getirirken' aslında çevre kirliliğini, iklim değişikliğini, küresel felaketleri vs. tetikleyen mantıktan hareket ediyorlar: "Fıtrî doğru değildir. Kuvvelerimizi dizginlemeden gideceğimiz aşırılıklar doğrudur. Nefsimizi sınırlamadan yaşamalıyız. Saaadetimiz ancak oradadır." Bu bakış ne genetikte ne tarımda ne kimyada ne fizikte ne de başka bir alanda güzel sonuçlar veriyor. İnsan, Allah'ın koyduğu sınırları gözardı edip, hodbinlikle kendini ilahlaştırdıkça, içinde bulunduğu evreni zehirliyor. Sahi, diğer hangi alanda yaptıkları iyi gitti de bunda amaçladıkları isabet edebilsin? Bugün kapitalizmin çılgın üretim-tüketim cenderesiyle canına okuduğu küremiz ömrünün sonuna doğru koşmaktadır. Teknolojinin hızı arttıkça sekeratı da hızlanmaktadır. Artık, sadece bilim çevrelerinin değil, Hollywood dünyasının da yapımlarıyla temas ettiği muhtemelliktir bu. Koca koca devletler gidişatı durdurmak için anlaşmalar yapmaktadır. Gerçi bence sürecin tersinebilirliği yoktur. Gidiş kıyametedir. Belki zaten kıyameti getirebilmemiz için verilmiştir.

Son olarak "Acele şeytandandır!" hadis-i şerifine dikkatlerinizi çevirmek isterim. Bence, Allahu a'lem, bu mübarek hadiste kastedilen manalardan birisi de yukarıda zikrettiğimiz türden bir 'acele'dir. Ve bu acele, yine mürşidimin veciz ifadeleriyle, "Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz..." sırrına mazhar olmaktadır. 

Yani, bazı şeyleri o kadar hızlı, o kadar çok, sentetik vs. yapıyoruz ki; durup "Sonu güzel gelir mi acaba?" diye soramıyoruz. Bütündeki yerini kollayamıyoruz. Zaten şu da var: Bütünü biz bilemeyiz. Bütünü ancak 'Bütünün Sahibi' yani 'Rabbü'l-Âlemîn' bilir. Ve neyin doğru/yanlış olduğunu şeriatıyla O söyler. Esra Erol'a biraz da bu yüzden güceniyoruz aslında. "Şeriat Ortadoğu'da!" derken yanlış söylüyor. Şeriat kainatın herbir yerinde. Şeriat dünyanın da hayatta kalmasının tek yolu. Eğer onu uygun hareket etmemeye devam edersek bozulmamız artacak. Çünkü ters yöne girmiş oluyoruz. Sürekli kaza yapıp duruyoruz. Dipteyiz, sondayız, depresyondayız. Kem şoförlüğümüze layık da cezadır yaşanan.

19 Haziran 2024 Çarşamba

Liberalin koyunu, sonra çıkar oyunu...

"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler."


Kastamonu Lahikası'ndan...


Hele maşaallah. Yüzbin maşaallah. Diyarbakırlı kardeşlerimin gözlerinden öpmüşüm. Yiğitçe bir iş etmişler. Müslüman oğlu müslüman Kürdistan'ı (kastettiğim devlet değil bölge) LPG'ci, estağfirullah, LGBT'cilerin 'dans etkinliği' ile kirletmemişler. Dindar cedlerine yakışır bir tavır sergilemişler. Tekbirlerle hepsini dehdehlemişler. O toprakların ulu büyüklerinin ruhaniyetine tebessüm ettirmişler.

Elhamdülillah. Barekallah. Tekrar bin maşaallah. Zaten, öyledir, müslüman Ömerleşti mi İblis bile onu görünce yolunu değiştirmeye başlar. Bak şimdi, anlatınca, gözlerinden öpmek de az geldi. Ben onların ellerinden de öpmüşüm. Öyle sayın kârilerim. Zira bu zamanda hamiyet-i diniyesiyle böyle celadetli işler yapan gençler Allah'a pek yakındır.

Bu vesileyle yaptığım evhamlardan birisini de sizinle paylaşmak isterim. Efendim, bu diyeceğim, Ebubekir Sifil Hoca'nın kitaplarında-beyanlarında çok dikkat çektiği birşeydir. 28 Şubat sürecinde yutulan bir zokaya dairdir. Özetlemeye çalışayım: 28 Şubat'ta solcuların hepsi bir kalem tavır sergilememiştir. Ya? İçlerinden az bir kısmı, özellikle liberal kesim, mütesettir müslümanların yanında durmuştur. Mağduriyetlerini izhar eden yazılar yazmıştır. Beyanatlarda bulunmuştur. Evet. Allah hepsine hidayet versin. Ne diyelim. Fakat, ama, lakin... Acaba bu desteklerini hangi fiyatla satmışlardır? Tastamam 'insaniyet namına' mıdır eyledikleri? Yoksa mevzuda bazı bityenikleri de saklanmakta mıdır?

Ebubekir Sifil Hoca'ya göre vardır. Somut misallerinden de bahseder ya, onlara girmeyeceğim, özet geçeceğim: Liberaller, müslümanlara bu desteği, 'karşılığında destek istemek' için yapmışlardır. Mesela: Mütesettir hanımların üniversiteye kabulüne destek veren birisi bir başka yazısında manaca demiştir ki: "Ben sizi savundum. Şimdi de LGP'cilerin, estağrifullah, LGBT'cilerin haklarını alabilmeleri için siz bana destek olun. Sizin hakkınız nasıl haksa onlarınki de öyle hak. Göreyim hakperestliğinizi..."

Sürecin travmatik yapısı nedeniyle denize düşen bazılarımız oradaki yılanlara, yılan olduklarını unutaraktan, çok sıkı sarılmıştır. Ve nihayetinde yılanlar da karaya çıkıldıktan sonra "Ne sıktın be kardeşim!" diyerek kiralarını musibetzedelerden istemişlerdir. Bugünlerde sıklıkla denk geldiğimiz 'libe-müslim' aydınlar o dönemin yemlenmesinin mahsulleridirler. Hatta, başörtülü olup LGBT'yi savunan (veya az-biraz sonra hepten başörtüsünü falan kenara atıp dini-diyaneti boşlayan) gençler, erkek versiyonlarını da ıskalamayalım elbette kârilerim, o dönemde yenilen zokanın sonuçlarıdırlar. Bu 'borçlandırıcı' desteğin sonucunda, Ömer Seyfettin'in 'Diyet'indeki gibi kolunu kesip verebilen pekaz olduğu için, çoğusu fikriyatında melezleşmiştir. İtikadında melezleşmiştir. Amelinde melezleşmiştir.

Yani kemalistlerin zulmünden liberaller epeyce adam devşirmiştir. Eh, fakat, ama tarlası sürülen yine müslümanlar olmuştur ne yazık ki. Bu ülkede herkesin yüzü biraz güler. Sünnilerinki pekaz güler.

Arıza, müslümanların haklarını 'kendi tanımları üzerinde yükselerek' istemeyi beceremeyişinden kaynaklanmıştır. Tesettürü 'insan hakları' gibi global bir kavramın üzerine yığarak istemek; onunla Batı'dan destek ummak; müslüman memleketin müslüman evlatlarının analarının aksütü gibi helali gibi konuşamamak; aynı kavrama tıkıştırılan pekçok şeyin daha içselleştirilmesini sağlamış; gençlerden "Dört mezhep de ne canım! Peh! Bugünkü dünya ancak liberalizmle yönetilebilir!" diyecek kadar ileri gitmiş acibe-i itikatlar ortaya çıkmıştır. Bunlar namazlarında dört mezhepten çıkmazlar. Ama onları ibadetlerinin dışına da çıkarmazlar. Beşerî ilişkilerde 5. hak mezhebi taklid ederler: Yani liberalizmi.

Bunlar içinde bir de hasbelkader ABD'de eğitim görenler, ayağını Batı dünyasına şöyle bir basıp gezenler, burs alanlar, fonlananlar, hatta çalışanlar pek yamandırlar. Abdullah Cevdet misali, beş vakit namazlı oralara varıp, süreç içinde deizme-ateizme kadar evrilenlere rastlanmıştır. Fakat deizme-ateizme de hemence evrilmezler. Önce bulaştırabildikleri kadar bid'ayı ulaşabildikleri kadar müslümana bulaştırmaya çalışırlar. Asıllarını sonraları açık ederler. Her neyse. Allah gençlerimizi böyle fitnelerden muhafaza eylesin. Benden de amcalarıma/yengelerime nasihat: Çoluğunuzu-çocuğunuzu Batı'ya teslim etmekte heveskâr olmayın. Delikanlı dünyasını­ (belki) âbâd ederken ahiretinden (belki) olabilir. Mahşer günü anasından-babasından şekva edebilir. Böyle bir bedelleşmeye akıllılık gözüyle bakılmaz, vesselam.

Ha, oraya gelecektim, hızlı gittim: 28 Şubat'tan sonra şimdi Gazze meselesinde de benzeri birşey yaşanıyor. Gerçi küfrün maskesi yırtılıyor. ABD'nin, Batı'nın ne mal olduğu ortaya dökülüyor. Fakat Cibali Babalar da öyle kolay vazgeçmiyor. Bazı üniversitelerde yapılan savaş karşıtı eylemlerden ziyadesiyle heyecanlananlarımız var. Onlar durmuyorlar, dinmiyorlar, yine Batı güzellemesine devam ediyorlar. İlla güneşi Batı'dan doğuracaklar. İlla hidayetimizi onların ellerine verecekler. İlla, illa, illa... Maskenin yırtılmasına gönülleri elvermiyor yani. İşte, bir tanesine, geçenlerde sosyalmedyada rastladım kârilerim. Metin Karabaşoğlu Serbestiyet'te yayınlanan "Yaşasın Gençlik!" yazısında diyor ki:

"Dünyanın her yerinde, ama özellikle Batıda ve Türkiye’de, devam eden mezâlimin son bulması için etkili her türden eylemi ve söylemi geliştiren gençleri izlerken dikkatimi çeken bir husus, tam da Zübeyir Nişancı’nın o söyleşide dikkat çektiği ‘ahlâklılık’ kriterlerine ilişkindi. Ahlâkı salt cinsel normlara indirgeyen daha yaşlı kuşakların epeyce bir kısmı zalime zalim, işbirlikçiye işbirlikçi diyememe ahlâksızlığına duçar haldeyken, İsrail’in zalimliğine karşı sesini yükselten gençler içerisinde her inançtan, düşünceden, ideolojiden, cinsel tercihten kişiler vardı. Belki başka bin konuda birbirlerinden ayrışmalarına karşılık, hakikaten hayata ve insana saygı konusunda sarsılmaz bir ittifakları sözkonusuydu..."

Ahlakın kriteri çoğaltılabilir ama şu 'ibneleri ahlaklı gösterme' meselesi bir cerbezedir. Anadolu irfanında 'beline sahip çıkamayan'ın erdemine inanılmaz. Bu irfan, yabancının değil, İslam'ın irfanıdır. Şehvetine sahip olamayan hiçbirşeyine sahip olamaz. İstikamette hiç olamaz. İbneye umut bağlanmaz. Nitekim Bediüzzaman'ın 'kuvveler bahsi'nde kuvve-i şeheviye üzerine söyledikleri de bunu doğrular:

"Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helâle ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları pâyimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harama yoktur."

Hollywood'tan tutun Yeşilçam'a kadar mezkûr cerbeze sıklıkla işlenmiştir. 'İyi kalpli ibneler' genelde romantik-komedi filmlerinin klişelerindendir. (Sonlardan birisini Son Kabadayı'da Rasim Öztekin'in kişileştirdiği 'Sürmeli' karakterinde görürüz.) Bu manipülasyon şöyle bir yalana iman etmemizi dayatır: "Tamam, adamlar/kadınlar hayvanların bile yapmayacağı hayvanlığı işliyor olabilir, ama yine de ahlaksız diyemezsin, tiksinemezsin. Belki o daha ahlaklıdır. Saygı göstermeyi unutma..."

Standart sünni bir müslüman olarak ben buna inanmayı reddediyorum. Beni doğrulayacak epeyce veri olduğunu da biliyorum. 28 Şubat'ta veya şimdi Gazze katliamında verdikleri desteği de itikadımı cerheder bulmuyorum. Mazlumların yardımına 'daha sonra onlarda meşruiyet kazanmak için' koşmak liberal ideolojinin taktiğidir. (Türkiye'de de aynı kişiler "Biji Kürdistan!" sloganları atmadılar mı? Ne için? Kürtleri çok sevdikleri için mi? Yoksa manipüle edilebilir bir alan gördükleri için mi?) Fakat burada şöyle garip birşey de var: Bugün İslam âleminde en çok kanı akıtanlar yine onlar. Yani bizi öldürenler de kendilerini liberal olarak tanımlıyorlar. (Biden'a sorsanız ondan liberali yok mesela). Eee, o halde? Herhalde 'iyi polis-kötü polis'in bir versiyonu oynanıyor. Cibali Babalar da yine tezgâha geliyor.

Bitirirken tekrar hatırlatayım kârilerim: Diyarbakırlı gençlerin gözlerinden-ellerinden öpmüşüm. Varolsunlar. Şâdolsunlar. Metin Karabaşoğlu'nun umudu gençlerde olduğu gibi benim umudum da gençlerde. Sadece başka gençlerden ümitvâr oluyoruz. Ben dümdüz sünnilerden ümitvârım. Oysa...

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....