Büyük Patlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyük Patlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2026 Cuma

Bir evrimperest kendi ayağına nasıl sıkar?

"Evvelâ, âyetin mânâsı ayrıdır ve o mânâların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte, o küllî mânânın müteaddit efradından bir ferdi bulunmazsa, o mânâ inkâr edilmez." Lem'alar'dan.

"Az bilim sahibini dinden eder!" derler. "Çok bilimse dindar eder." Gün geçmiyor ki şu hakikatin yeni bir nümunesini daha yaşamayalım. Bir evrimperestle münakaşa ettim ben de geçenlerde. 'Evrimperest' diyorum. Zira cidden onunla ilişkileri mü'minânedir. Yani mezkûr teorinin imanlı kullarıdır. Hem de, öyle-böyle değil, sebatkâr kullardır. Nice mantıksızlıklarını ortaya koysanız da dönmezler.

O arkadaş da tartışmanın bir yerinde bana yazdı ki:

"Bilim, yalnızca deneye dayanmaz, gözleme de dayanır. Bu tanımı geri çeviren hiçkimse bilimle ilgili konuşamaz. Bilimi inançlarına feda eden hiçkimse bilim adamı olamaz. 'Büyük Patlama' kuramı da gözlemsel yönü ağırlıklı bir kanıt omurgasına sahip olduğu halde ona hiç 'Bilim değildir' videosu yapmıyorsunuz. Çünkü kafanızdaki dinle çelişmiyor. İşinize öyle geliyor. Ama konu evrim olunca, binbir dereden su getirip, hatta bilimin tanımını değiştirip, bilimi kafanızdaki dine uydurmaya çalışıyorsunuz. Evrim bilimsel bir gerçektir ve gerçeği inkar etmek en büyük inkarcılıktır. Özet olarak: Evrimi değil, dini tartışın. Evrimin dine uygun olup olmadığını değil, dinin evrimle nasıl bütünleştirilebileceğiyle ilgilenin. Bunu yapan çok müslüman var. Her müslüman sizin gibi gerçeği inkar etmeye çalışmıyor..."

Ben de cevaben yazdım:

"Evet. 'Büyük Patlama' teorisi de kesin değildir. 'Çoklu Patlama' gibi başka alternatifleri vardır. İlerleyen yıllarda daha farklı 'varlığa çıkış' teorileri ortaya atılabilir. Bunların tamamı da bazı gözlemlere dayanabilirler. Müslümanlar da, eğer nasslarıyla çelişmiyorsa, onları, davalarını desteklemek için 'yan deliller' olarak istimal edebilirler. Fakat, dikkat ediniz, davalarının esasâtını asla böylesi 'sezonluk' teorilere yaslamaz müslümanlar. Bunlar sadece yan delil mesabesindedir. O günün bilim yaklaşımına göre üretilen argümanlar İslam tefekküründe 'destekleyici' olarak sevkedilir ancak. Fazlası değil. Biz bu yüzden Büyük Patlamaya da kesinlik atfetmiyoruz. Sadece nasslarımızla çelişmediğinden dolayı istimal ediyoruz. Yoksa 'Kesin olmuştur!' topuna onda da girmeyiz. Buna hiçbir mecburiyet hissetmeyiz. Biz sadece nasslarımızın inanmamızı istediği şeye inanırız. Evrime inanmak zorunda da değiliz. Çünkü tecrübe edilemiyor. Sadece 'mış gibi' yapılıyor. Üstelik şu nokta önemlidir: Evrimperestler, kendileri dışında herkesin evrimi konuşmasını yasaklıyorlar, sonra da yaptıklarına bilim diyorlar. Bu da biraz garip duruyor açıkcası. Evrim konusunda sadece evrimciler konuşacaksa bunun tenkidi nasıl yapılacak? 'Düzdür!' diyenlerin sadece dünya hakkında konuşmasına izin verilirse 'Yuvarlaktır!' diyenler nasıl hakikati duyuracak?"

Bu cevabım üzerine o da şöyle yazdı:

"Evrim yerçekimi yasasından bile daha fazla geçerli bir yasadır. Yalnızca canlılarda değil herşeyde vardır. Bu yasayı açıklamak için ortaya atılan Darwin'in doğal seçilimle evrim kuramı da geçen yüzelli yılda kendini yeterince kanıtlamıştır. Yalnızca gözlemsel değil deneysel kanıtlara da sahiptir. Biraz literatür görmüş herkes tecrübe temelli kanıtların da olduğunu bilir. Çok rahat dökerim bunları gerekirse. Gerçekle olan savaşınızda cahilliğinizden başka silahınız yok."

Halbuki bu cevabı benim cahilliğimi değil kendi cahilliğini ortaya koyuyordu. Neden? Şöyle arzettim:

"Evrimperestlerin evrime tıpkı bir din gibi iman etmesi bizim için yeni birşey değil. Alışığız. Fakat, işte, aynı soruna geliyoruz: Bilim adamlarının dahi kesinlik atfetmediği şeylere siz evrimperestler kesinlik atfediyorsunuz. Mesela: Misal olarak verdiğiniz yerçekimi kanunu. Yerçekimi kanunu da 'kesin' değil. Einstein'a sorarsanız 'yerçekimi yasası' diye birşey yok. Ona göre yaşadığımız şey uzayın bükülmesinden ibarettir. Yerçekimi bizim bunu okuyuş şeklimizdir. Yani yorumumuzdur. Yoksa kütleler arasında çekim kuvvetini açıklayacak bir 'iplik' henüz bulunamamıştır. O yüzden Einstein kütlenin uzayı çukurlaştırdığını, yerçekimi olarak okunan şeyin de, bu uzay-mekan bükülmesinin sonuçları olduğunu söyler. Siz 'Evrim yerçekimi yasası kadar kesindir!' derken aslında tanrınızın altını boşaltmış oldunuz. Bilimadamlarının kesinliğini tartıştığı birşeyi evrime nisbet ettiniz. Boom! Bizzat kendi ayağınıza sıktınız yani. Ancak burada yerçekiminin şu hakkını verelim: Yerçekimi iddiası her an tecrübe edilebilen bir gözleme/deneye dayanıyor. Yeterli yakınlık mevcutsa, uzayda, kütleli cisimler birbirlerine doğru (veya az kütleliler çok kütlelilere doğru) hareket ediyor. Ancak evrimin dayandığı böyle bir olgu var mı? Hayır. Evrimperestlerin dayandığı tek şey koltuklarının arkası. Tecrübe edilebiliyor mu? Yok. Peki bilinen tarih içinde kayda alınmış bir türden türe geçiş tecrübesi var mı? Yok. Eee, ne var, illa masallar var. Tamamı evrimperestlerin yorumlarından ibaret. Dolayısıyla ortaya çıkan cehalet size aittir."

Görüldüğü üzere bu münazarada birşey kendisini tebeyyün ettiriyor. Evrimperestler 'olgu' ile 'yorum'u birbirinden ayıramama hastalığıyla muzdaripler. Bu da elbette, sandıklarının aksine, bilimsel meselelerde papağan seviyesinde olmalarından kaynaklanıyor. Yani Batılı efendileri ne sufle verirse onu burada ötüyorlar. 'Kütleli cisimlerin birbirlerine doğru hareketlerinin' olgu fakat 'yerçekimi yasası' denilen şeyin sadece yorum olduğunu bilemiyorlar. Bir olgunun birden fazla yorumu olabilir. Bunların hiçbiri de doğru çıkmayabilir. Veya bunlar o olgunun farklı parçalarında işe yarar görünebilirler. (Tıpkı, makro düzeyde Newton fiziğinin, mikro düzeyde ise Kuantum fiziğinin işe yarar görünmesi gibi.) Fakat hiçbir yorumun 'nihaî sonuç' olduğunu bilimden gerçekten anlayanlar iddia etmezler. Zira her zaman o yorumun üstünde bir bakış açısına sahip daha başkası ortaya çıkabilir. Bilim yolculuğu aslında budur. Bilim parçadan parçaya yolculuktur.

Sonrasında tarafıma yeni bir cevap yazılmadı. Tartışma sürerse onların içeriğini de buradan paylaşmayı siz değerli okurlarıma bir borç bilirim. Çünkü böyle münazaraları bir ölçüde kendi bilgimi sınamanın da yolu olarak görüyorum. Mevlam doğrunun yardımcısıdır. Onun inayetiyle doğruya hidayet olunuruz inşaallah. Ve's-selamün aleyküm ve rahmetullah.

25 Kasım 2023 Cumartesi

Celal Şengör neden ölmek istemiyor?

“Sevgili dostlarım, kusura bakmayın, Azerbaycan’a gelemedim. Çünkü zatürre oldum. Doktor da '15 gün yatağında kalacaksın!’ dedi. Ben de yatağımdayım zaten. Öksürüp duruyorum. İnşallah çabuk geçer. Mayıs ayında Azerbaycan’a gelebilirim. Gelmeyi çok istiyorum. Çamur volkanlarını görmeyi istiyorum. Görüşmek üzere...”

Geçtiğimiz Nisan ayında rahatsızlanan Celal Şengör'ün mezkûr sözleri medyada-sosyalmedyada epey gündem olmuştu. Pek merak ettiği çamur volkanlarını daha sonra görmüş müdür bilmiyorum. Fakat, Hüda'nın bahşıyla, arzu ettiği şekilde sıhhate kavuşturulduğunu biliyorum. (Kendisi Hüda'dan bilmese bile şifa ancak 'inşaallah'la olmuştur.) Yanlış anlaşılmasın. İşin magazin tarafıyla da ilgileniyor değilim. Fakir, her zaman olduğu gibi, tefekkür ekmeğimin derdindeyim. Fakat, laf lafı açıyor, bilimadamı da bilimadamını çağrıştırıyor, makamı gelmişken bir başkasından daha alıntı yapmak şart oldu. Japon asıllı fizikçi Michio Kaku 'Paralel Dünyalar' isimli kitabında diyor ki:

"Büyük Patlama mükemmel simetriye sahiptiyse ya da yoktan varolduysa şekillenmek için eşit miktarda 'madde' ve 'karşıt madde' olmasını beklememiz gerekir. Öyleyse biz neden varız? Rus fizikçi Andrei Sakharov'un bu sorunun yanıtına ilişkin önerisi orijinal Büyük Patlama'nın hiç de mükemmel bir simetri taşımadığı yönünde. Yaratılış anında madde ve karşıt madde arasında ufak bir miktar simetri kırılması olmuştu. Böylelikle madde 'karşıt maddeye baskın gelerek' çevremizde gördüğümüz evreni olanaklı kıldı. Eğer evren 'yoktan' varolduysa o zaman muhtemelen hiçlik tam olarak boş değildi de az bir miktar simetri kırılması taşıyordu. Ki günümüzde maddenin karşıt madde üzerindeki hafif egemenliğine olanak sağladı. Bu simetri kırılmasının kökeni halen anlaşılabilmiş değildir."

İşte 'Rahmetim gazabımı geçmiştir' sırrına buradan bir parça yaklaşabiliyorum arkadaşım. Hatta kainata baktığımda da, 'Allahu a'lem' kaydıyla diyeyim, cemalin celale galip oluşu dikkatimi çekiyor. Evet. Uyanmamdan gözümü kapamama kadar geçen zamanı mekan mekan, olay olay, nesne nesne hatırıma getirmeye çalışıyorum. Hüsün açıkça baskın görünüyor. Varolmayı güzel buluyorum başta. Hayatı güzel buluyorum. Zaten birkaç sıhhat-i fikrini yitirmişin dışında kimse intiharı istemiyor. Kimse yokluğu istemiyor. Hatta, hayatın yaşanırken tamamen anlamsız, tadılırken hâzâ acı, sonucu itibariyle ise kaskatı hiçlik olduğunu savunan ateistler bile ölmek dilemiyorlar. Varlığın kaostan ibaret olduğunu savunan Celal Şengör de, ne gariptir, ölmeyi dilemiyor. Bir saniye. Yahut da şöyle düzeltmeli biraz evvel söylediğimi: Algım cemali seçmeye daha yatkın görünüyor. Onu daha iyi tanıyorum. Hiç celalî hâdiseler yaşamıyor değilim. Varlar tabii. Lakin oranları o kadar düşük kalıyor ki. Kıyaslayınca apaçık görüyorum.

Tıpkı mürşidimin Muhakemat'ta söylediği gibi:

"Ukul-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir. Şöyle görünüyor ki: Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavâid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise, o nevide olan hüsn-ü intizamına keşşaftır. Demek cemi' fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır. Evet, külliyet intizama delildir. Zira bir şeyde intizam olmazsa, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaâtıyla perişan oluyor. Bu şahitleri tezkiye eden nazar-ı hikmetle istikrâ-i tâmmdır. Fakat bazan intizam görülmüyor. Çünkü dairesi ufk-u nazardan daha geniş; tamamen tasavvur ve ihata olunmadığı için, nizamın tasvir-i bîmisali kendini gösteremiyor. Binaenaleyh, umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş'et eden istikrâ-i tâmmın tasdikiyle sabittir ki: Hilkat-i âlemde maksud-u bizzat ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayır ve hak ve kemâldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise, tebeîye ve mağlûbe ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de, muvakkattir."

Parmağıma batan diken sayısı gözümü okşayan çiçek sayısından çok düşük. Üstelik güzelliğin sûretlerinden yalnızca birisi çiçek. Sayısız başlıktan birisi. Onun da sayısız altbaşlığı var. Gözümü kenara koyup kulağımla bakıyorum bu defa âleme. Gökgürültüsünden başka korkutanım nerede? Güneşin sesi neden gelmiyor? Beni neden delirtmiyor, çıldırtmıyor, hayattan soğutmuyor? Hepsinden aşkın olarak varın varlıkta kalması da cemalin celale baskın oluşunu haber vermiyor mu? Aslolan sanki cemal de celal arada bir kendini gösterip gidiyor sadece. Böylece güzellik de görülebilir oluyor. Karanlık ne kadar az da olsa ışığın lazımıdır. Zıtlar birbirinin ihtiyacıdır. Algı kıyasla ayakta durur. Sıcak soğukla bilinir.

Kıyamete kadar böyle sürüp gidecek. O geldiğinde herşeyin dengesini ademden yana değiştirecek. Fakat, dikkat, kıyamet de sonsöz değil. Hilkatin diyeceği daha çok şey var. Göz görmemiş, kulak işitmemiş, kalb-i beşere hutûr etmemiş... Ahiret gelip kıyametle oluşan ademî hali hayra tebdil edecek. Nihayet varlık kazanacak. Varlar ebediyyen varolacaklar. Âdemler bir daha adem yüzü görmeyecekler. Çünkü Yaratan ademe değil vücuda taraftar. Çünkü Onun rahmeti gazabını geçti. İlahlığın şan u keremi böyle iktiza etti. Varlıktaki tasarrufundan tanıyorsun zaten Onu. Varın vardaki ısrarından tanıyorsun.

Süleyman Hayri Bolay, Batı Aklına Karşı Türkiye'de, Henri Poincare'den şöyle bir alıntı yapıyor: "Tabiat güzel olmasaydı bilinmek zahmetine değmeyecekti." Bunu böyle demekle Poincare'nin maksudunun da şu olduğunu zikrediyor: "Bilimadamı tabiatı güzel bulduğu için inceler..." Ona elbette hakveriyorum. Zira merakın kamçısı her zaman ilgidir. İlgiyse, açık bir ihtiyaçtan doğmadığında, gizli bir iştiyaktan kaynaklanır. Her cazibenin arkasında 'Cümle Çekim Güçlerinin Sahibi'nin imzası vardır. Fakat biz bu ilginin merkezini de çoğu zaman karıştırıyoruz. Onlar, 'Güzeller Güzelini' bildirmek için elçilerken, Güzeller Güzelini bırakıp elçilere âşık oluyoruz. Böylece işaretlerdeki güzellik de tuzak haline geliyor. İmkandan imkansızlığa dönüşüyor. Han safâsına meftun yolcu menzilinden mahrum bırakılır.

Eğer celal cemale baskın olsaydı, eşyayı araştırmaz, ondan kaçardık. Manzarasına gözlerimizi kapardık. (Nasıl ki korktuğumuzda yapıyoruz.) Seslerine kulaklarımızı tıkardık. (Nasıl ki ürktüğümüzde yapıyoruz.) Dokunuşlarından tenimizi sakınırdık. (Nasıl ki incindiğimizde yapıyoruz.) Değil derince tefekkürü, küçükçe hatırlaması dahi, hicrana boğardı yüreğimizi. (Nasıl ki sancılarımızı hatırlamak istemiyoruz.) Yani ki arkadaşım, bugün bize vazgeçilmez gelen varlık, hayattan vazgeçmemizin en mücbir sebebi olurdu. Fakat Onun rahmeti gazabını geçti. Kendisini bize kahrıyla değil keremiyle bildirmek diledi. Varlar varlıkta kalmalarını Ona borçlu oldukları gibi varlıktan memnun olmalarını da Ona borçludurlar. Öyle ki, varlığından memnun olmayaydı âdem, ademden pek bir farkı kalmayacaktı. Yaşamanın yollarında Hakîm-i Rahîmini aramayacaktı. Duracaktı Donacaktı. Zira korkacaktı.

Bilim denilen hiçbirşey vücuda gelemeyecekti. Merak diye birşey hiç tadılmayacaktı. Seyir diye bir zevk varolmayacaktı. Beşer bilmenin yollarına asla koyulamayacaktı. Korku hepsini yutacaktı çünkü. Akıl hepsinden kaçacaktı. Evet. Evet. Evet. "Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edersiniz?" diye sorulduğunda gayrı bunu da anımsa arkadaşım. Yoksa, aman, cehennemin volkanlarını da görürsün. Buradaki volkanları 'Şengör'mek mümkün olabilir de oradakileri şen görebilmek muhal içre muhaldir.

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...