Muhalefet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muhalefet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

2 Mayıs 2019 Perşembe

Kardeşimiz muhalifimizken neden düşmanımızdan daha çok can sıkar?

Geçenlerde twitter'da birşey paylaştım. Görmüş olanlar tekrar okuyunca hatırlayacaklar: "Doğrularda hırs 'cevap kağıdında kaydırma yapmak' gibidir. Yalancılarda hırs 'kopya çekmek' gibidir. İkincilerin iyi not aldığı görülür de birincilerin geçer not aldığı görülmez!" demiştim. Eh, elbette, bu kapalı ifadelerim 'daha fazla açmam gerektiğini' belirtir sorularla muhatap oldu. Ne diyebilirim? Hakları var. Lakin beni de anlamalısınız muhterem kârilerim. Bazen yazacaklarım hemen o gün dört başı mamur bir şekilde zihnimde toplanmış olmuyor. Zaman içinde 'yazılabilir' bir kıvama kavuşuyorlar. Böyle cümleleri kurmamın sebebiyse üzerlerine işaret taşı bırakmak istemem. Unutmamak için yapıyorum. Yani tekrar dönüp baktığımda mevzuu hatırlıyorum. Not almak gibi birşey sizin anlayacağınız.

Her ne ise. Şimdi kafamdakileri bir nebze daha sistematize ettiğimden gönül rahatlığıyla sizinle paylaşabilirim. Meselenin özü şu: Sosyal mecralarda dikkatimi çeken şöyle bir durumum var. Bazı seküler isimlerin, mesleğime çok muhalif bile olsa, paylaşımlarından pek az rahatsız oluyorum. Ancak kendimle bir meslekte gördüğüm başka isimlerin, diğerlerine göre belki çok daha hafif sayılabilecek, tenkidlerinden epeyce sıkıntılar duyuyorum. Bu neden böyle oluyor veya ben neden böyle hissediyorum? Hem genel temayüle bakıyorum: Başkaları da az-çok bana yakın tavırlar takınıyorlar. Tıpkı bencileyin, onlara karşı öyle, bunlara karşı böyle bir refleks sergiliyorlar.

Halbuki ikinciler onların din kardeşleri. Hem niyetleri de elbette birincilere göre çok sâfî. Hatta belki bu paylaşımların dışında kendilerine büyük muhabbetler de duyuluyor. Peki, o zaman neden ona böyle, buna böyle yapılıyor? Neden ötekine 'küçük görür bir alaycılıkla' diğerine 'büyük görür bir ğayzla' cevap veriliyor? Yaşananların kalplerimizin karalığından, pest ahlakımızdan, düşük seviyeli merhametimizden veya eksik sabrımızdan başka hikmeti var mıdır? İşte, muhterem kârilerim, yukarıda zikrettiğim cümlem buna dair bir tefekkürüme dayanıyordu. İlhamını da yine Risale-i Nur'dan almıştı. "'Aldı' demekle olur mu a şaşkın? Neresinden? Onu da hemen söyleyeceksin!" derseniz çarçabuk döküleyim:

Hani, müellifinin, 'mühim ve müthiş bir sual' diyerek andığı ve cevaplamaya çalıştığı bir soru var 20. Lem'a'nın hemen başında: "Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashâb-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifakın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifakın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?" İşte, orada, cevap sadedinde 2. Sebeb'te deniliyor:

"Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yani, ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikate istinad etmedikleri için, zayıf ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hattâ, meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Adeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârâne bir taassup ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir."

Devamındaysa mevzunun mü'minlere bakan tarafına dokunuluyor ve onun da altı şöyle çiziliyor: "Amma ehl-i hidayet ve diyanet ve ehl-i ilim ve tarikat, hak ve hakikate istinad ettikleri için ve herbiri bizzat tarik-i hakta yalnız Rabbini düşünüp tevfikine itimad ederek gittiklerinden, mânen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit, insanların yerine Rabbisine müracaat eder, medet Ondan ister. Meşreplerin ihtilâfıyla, zâhir-i meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor, ittifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enâniyet varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek, ittifak ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekabet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazifesi zîrüzeber olur."

Ben bu analizlerin arkasında ihlasın 'büyük resmi görür' yapısına dikkat çekildiğini düşünüyorum. Yani, ihlas, kişinin 'salt kendi eylemini' değil 'o eylemin büyük resimde gördüğü vazifeyi' de kollamasını istiyor. 'Buz parçalarının havuzda eritilmesi' tavsiyesinde de belki bu var. Bu elbette bir kişiliksizleşme değil. Fakat ayağını atarken yalnızca 'kendi yürüdüğünü' değil 'nereye bastığını' da hesap etme. Beraber yürüdüğün mü'minler arasında yürüyüşünün nasıl bir noktaya tekabül ettiğini de kollama. Mürşidimin, "Mü'minde hırs sebeb-i hasarettir ve sefalettir!" derken de, İktisad Risalesi'nde hırsı mü'minler için 'muvaffakiyetsizlik sebebi' olarak gösterirken de söylemek istediği bu belki. İnsan hırslandığı zaman çevresiyle uyumunu kaybeder. Önden gitmeye ve belki çevresini de rızalı-rızasız peşinden sürüklemeye çalışır. Halbuki bizim hakikatimiz uyum üzerinde durur. Fıtratımız dahi uyum üzerinedir.

Yani: Müslümanlar olarak, yalnızca doğruyu söylemekle değil, 'doğruyu hırssız savunmakla da' görevliyiz. Birşeyi hırsla savunduğumuz zaman, o şeyde yanlışı dile getirdiğimizden değil, ama uyumsuzluğumuz da bir yanlışı çağrıştırdığından muhalefet görürüz. Kalbimiz kırılır. Kalpleri kırarız. Çünkü hırsın bir sonucu da yaratılıştaki ilahî düzenden başını çıkarmaktır. Hani yine mürşidim der: "Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket etmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz."

İşte siyasî, sosyolojik veya dinî herhangi bir hususta 'vazife-i ilahîyeye karışacak derecede' bir hırsla, yani bunu çağrıştırır bir dil, vurgu veya üslûpla paylaşımlarda bulunmak da 'tertipli eşyadaki manevi basamaklara müraat etmemeye' sebep oluyor. Cevap doğru olsa da 'vaktinden evvel verildiği için' cevap kağıdında kaydırma yaşanıyor. Hepsinin doğru yanıtını bilse bile bu paylaşımların sahibi, cevap kağıdını eline alıp bakanlar, hiçbir soruya doğru cevap verememiş görüyorlar. Yani zann-ı acizanemce bu arıza 'doğrucu hırs'tan kaynaklanıyor.

Diğer tarafta ise yalancının hırsı var. Yalancının hırsının doğrucunun hırsından farkı nedir? Yalancının hırsı izzetsizdir. Eyleme değil sonuca dönüktür. Tek başına ayakta durmayı bilmez. Doğrulanmak için uyumun yardımına muhtaçtır. Yalanının yalan olduğunu en çok kendisi bildiği için ona güvenmez. Destek arar. Manipülasyon, aldatmaca veya algı yönetimi için uygun zamanı kollar. Bu nedenle onun paylaşımları da mü'minleri evvelkiler kadar rahatsız etmez. 'Rahatsız edilmeyecekleri vakitler/tarzlar' kollanmıştır çünkü. Konsantrasyonunun 'büyük resme' veya tabir-i diğerle 'sonuca' yönelik olması onu bir tür ihlas sahibi kılar. Kopyacılık da böyledir. Güvensizdir. Amelde 'yanlış' ama amaçta 'büyük resme matuf' çabalamadır. İyi not aldırdığı çoktur.

Hani başta demiştim ya: İhlas biraz da 'büyük resmi kollamakta' saklıdır. Aynen öyle. Halbuki içimizdeki 'Doğrucu Davudlar' ancak doğruları kabul ettirmeye itibar ederler. Uyumu ıskalarlar. Bu da ihlaslarını kırar. Kabul etmeseler de kırar. Ve Bediüzzaman'ın 'izzetten ihtilaf doğmasını' izah ettiği metin de hakikatini böylece bulur. Subhanallah. Benim 'göre'me göre mesele böyle birşeydir sabırlı kârilerim. Allah cümlemizi istikametten ayırmasın. Ve o kardeşlerimize uyumu kollamayı bize de onlara karşı merhametli olmayı nasip eylesin. Âmin.

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...