"Sual: Neden bu kadar İngilizden nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun? Cevap: Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir." Tuluât Risalesi'nden.
Tesettür hakkında yazması zordur. Zira, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle, 'taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda' yaşıyoruz. Bu zamanın müslümanının problemi 'bilmemek' değil. Bildiğini uygulayamayacak kadar başka birşeye 'alışmış olmak.' Yanisi 'bağımlısı olmak.' Evet. Önce kendim itiraf ederim ki: İslam'a göre giyinmek bana da zor geliyor. Ne anlamda? Mesela: Başıma sarık sarıp dolaşamıyorum. Ayağıma şalvar giyip gezemiyorum. Bunların sünnete daha uygun olduğunu biliyorum. Fakat "İnsanlar ne der, nasıl bakar, nasıl görünürüm?" yollu endişelerimi aşamıyorum. Benim bu endişeleri taşımam aslında kemalist rejimin bendeki başarısıdır. Öyle ya. Kemalist rejimin asıl başarısı bize İslam'ı bilgi olarak unutturmak değildir. Hayır. Bunu aslında başaramamışlardır. Fakat bir âdet olarak İslam'a uygun olanı yapmayı o denli unutturmuşlardır ki, genel kabul gören yeni kullanımlar, eskilerine dönüşü güçleştirmiştir. (Doğrusu bilinse de.) Yani toplumsal âdetler değişmiştir. Yeni bâtıl/batılı âdetler genel kabul görmüştür. Burada mücadele akla/fikre değil bağımlılığa karşı verildiği için sonuç alınması da daha güçtür. Aklı başındayı illa ikna edersin. Ama bağımlıyı ancak rehabilite edebilirsin.
Madde bağımlısı tanıdığı olanlar bu dediğime hakverecekler. Bu tür bağımlılıklar 'sunî fıtratlar' olarak sahiplerini çok zorlarlar. Bir bağımlısının uyuşturucuya duyduğu ihtiyaç, eğer kendisine sorsanız, herhangi birimizin su içmeye duyduğu ihtiyaçtan farklı değildir. Vücudu onu öyle sanır. Psikolojik olarak da öyle algılar. Bir zamanlar öyle olmadığını elbette hatırlamaktadır. Ama sanki bunu kendisine artık anlatamaz. Vücudu da anlamaz. Aşırı bağımlı hale gelmişlere uyuşturucu birden de bıraktırılmaz. Azaltıla azaltıla terkettirilir. Yoksa, âni terkedişlerde, ölüme bile yol açabilen krizlere girebilirler. Tıpkı uzun süre suç içmeyenin yaşayacağı gibi...
Açık-saçıklığın Türkiye'de geldiği boyutlara bakarsak bizim bu durumumuzun 'madde bağımlılığından' farksız olduğunu düşünmek yerinde olur. Uyuşturucu kullanıcıları daha evvel kullandıkları dozlarla tatmin olmamaya başlarlar. Daha fazlasını kullanmak için açlık duyarlar. Çünkü evvel salgıladıkları dopamin miktarı artık onları kesmemektedir. Dikkat ederseniz tesettürsüzlüğün miktarı da giderek artıyor. AK Parti üzerine alınmasın ama son yirmi yılda da epeyce artış gösterdi. Tamam. Ben bu işin bütün sorumluluğunu hükümete yazanlardan değilim. Hayır. İnternetin yaygınlaşmasının, sosyalmedya kullanımının, kemalist rejimin yıkımının yıllar geçtikçe ağırlaşmasının vs. hepsinin bir payı var. Fakat hükümet de bu işin gideceği yeri göremediğinden hata ediyor. Tedbir almamakla hata ediyor. Feminik hürriyet tartışmaları arasına sıkışmaktan korkuyor belki. Belki açık-saçık giyinen seçmeni küstürmek de istemiyor. AK Parti'nin böyle bir seçmeni de bulunabilir. Tamam. Ama karanlık durmayacak.
Bediüzzaman Hazretleri, yine İşaratü'l-İ'caz'ında, Bakara sûresinin 27. ayetini tefsir ederken şöyle söyler:
"Fısk, hakdan udul, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. (...) Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbabdandır. (...) Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar. Evet, şehvet veya gazap, haddini aşarsa, ırz ve namuslar payimâl olur, mâsumlar mahvolur. (...) Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur."
Bu metinde şehvet aşırılığının sebep olacağı zararlar açıkça zikredilmiştir: Irz ve namusların payimal olması, masumların mahvoluşu, kalpten şefkat-i cinsiyenin gitmesi, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat etmesi... Neden böyle olur peki? Çünkü fısk derecesinde günahkârlık insanın muvazenesini bozuyor. Tıpkı madde bağımlılığının insanı sürüklediği bataklık gibi bir bataklığa sürüklüyor. Giderek o âdemi hedonist bir karadeliğe yutturuyor. Evet. Zevkperestlik en nihayetinde 'sadece zevkini önemseyenleri' netice veriyor. Ancak bu karanlığın oluşumunda bütün suç erkeklerin mi? Elbette değil. Çünkü gözünü kapamakla gündüz gece olmadığı gibi gece de gündüz olmuyor. "Biz istediğimiz gibi açık-saçık gezelim. Erkekler gözlerine sahip olsun. Günaha girmesinler!" söylemi sahicilik barındırmıyor. Ve nihayetinde sürüklenilen bataklığa yine mürşidim şöyle dikkat çekiyor:
"İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!"
Şu okumadaki derinliğe bakar mısınız? Bugün artık kucağımızda birer canyakıcı sorun olarak bulduğumuz türlü cinsel sapkınlıkların kara haberini tâ zamanından vermemiş mi? Aşkolsun. Hakikaten insan karabeti-mahremiyeti simasından tanıyabilir. Fakat başka uzuvlarından bu çağrışımı alamaz. Çünkü bu uzuvlar başkalarına nisbetle bir gibidir. Yüz gibi kimlikten haber vermezler. Açık-saçıklık arttığında ise bu gibi uzuvlar daha çok görünür hale gelir. Ne olur peki bununla? Yukarıda ifratının ne kötü şeylere sebep olacağını andığımız şehvet uyarılır.
Hiç "Neden bahsediyorsun sen?" falan demeyelim. Pedofili, ensest vs. gibi türlü maraz bugün neden bu kadar çok zikrediliyor? İşte Bediüzzaman Hazretlerinin öngördüğü bu tehlikeden! Sapıklar nasıl kem emelleri için bu kadar kolay çocuklara dahi kıyabiliyorlar? Çünkü şehvet galeyana getirildiği zaman zaptedilemiyor. Sahibini bir bataklığın dibine doğru çekiyor. Madde bağımlılığı madde almakla arttığı gibi şehvet de açık-saçıklık ile birlikte vüsat kazanıyor. Açık-saçıklık bu bağımlılığın bed uyarıcısı haline geliyor. Yani kuvve-i şeheviye manipüle oluyor.
İslam'ın tesettür emrinin pekçok hikmeti var. Âlimlerimiz birçoğunu açıklamışlar. Bir kısmını da bize zaman açıklayacak. Eğer Bediüzzaman misali nasihat verenlerin nasihatlerini duymazsak 'aşırı derece uyarılmış' bu kuvvenin toplumda oluşturacağı sancıları hep birlikte yaşayacağız. Peki devlet bu konuda ne yapabilir? Devlet, tıpkı madde bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, tıpkı sigara bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, bu 'şehvet bağımlılığı' ile de mücadeleye başlayabilir. Bağımlılıkta sadece içene ceza vermiyoruz. Satana da ceza veriyoruz. Hatta satana daha büyük ceza veriyoruz. Fakat tesettürsüzlük üzerine bir müeyyidemiz yok. Tamam. Eyvallah. Laik devletteyiz. Hemen herkes çarşafa girsin diyor değiliz. (Bunun olabilirliğini dindarlar da düşünmüyor.) Lakin bu işin de artık bir mâkul ölçüye bağlanması lazım. Sokaklar böyle rezil haldeyken gençlerden akıllarını başka şeylere verebilmelerini beklemek güçtür. Allah siyasiyyunumuza basiret versin. Zira durumumuz Hakikat Çekirdekleri'nde dendiği gibidir:
"Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin-i hak, revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz."
açık-saçıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
açık-saçıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Temmuz 2026 Salı
17 Temmuz 2025 Perşembe
AK Parti Türkiye'de dinsizliği mi arttırıyor?
Mürşidim Münazarat'ta "Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sümbüllendirerek hasenata galip etmektir..." dedikten sonra ekliyor: "Meselâ, bir aşiretin her bir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile, vehmen tayy-ı mekân ederek, birden bir şahısta o muhassalı temsil edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa... Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen râyiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hazırda sudurunu tasavvur etse, acaba evvelki adam ne derece mustakzer, ikinci adam ne derece müteaffin... Hatta, hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeye hakkı olmayacaktır. İşte, şu cerbezenin tavr-ı acîbi, zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa eder. Hakikaten, cerbeze, envaiyle garaibin makinesidir..."
Bugünlerde, tevafuk, AK Parti'nin 'sahadaki dünyevîleşmenin yegane sorumlusu olduğu' üzerine epeyce beyanata rastladım. Doğrusu ben de büsbütün tenzih etmem. Fakat ifrat etmekten de çekinirim. Çünkü ifrat eden adaletten sapar. Kur'an bize 'hasmımıza dahi adaletli davranmayı' emretmiştir. Kaldı ki AK Parti hasmımız falan da değil. Son genel seçimde YRP'ye verdiğimi saymazsak reyim hep onlaraydı. Bundan bir pişmanlığım da yok. Evet, hayalini kurduğumuz İslamcılığı AK Parti'de göremiyoruz, lakin CHP kazansa o mübarek hayalleri gerçekleştirebilecek miydik sanki? Sualime 'Evet!' diye cevap verenler varsa metnimi okumayı şimdi bırakabilirler. Zira, tıpkı şeriat gibi, okurluk da mesuliyet için 'akıl bâliğ olma'yı şart görür.
'Sol'da ümmet-i Muhammed'in ikbalini arıyacak kadar aklımı peynir-ekmekle yemedim çok şükür. Neyse... Uzatmayayım. Asıl mevzua geleyim. Bence AK Parti hükümetini yaşadığımız cümle sosyolojik sorunların tek sorumlusu olarak görmek 'cerbeze'nin alanına giriyor. O da şöyle oluyor: "Müteferrik büyük işlerde yalnız kusurları görmek cerbezeliktir." Evet. AK Parti hükümetinden de kusurlar sâdır olmuyor değil. Lakin, buna dikkat, hükümet 'tastamam kusur' değil. Ve dahi 'kusurların tastamam sorumlusu' değil. Aslında Osmanlı'nın son döneminden günümüze tevarüs eden bir dizi problemin inkişafını yaşıyoruz biz bu yıllarda.
Ki yine kendisi bir yerde diyor: "Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz." Yani halihazırda görülen yıkımların elli sene öncesinin hatalarından kaynaklandığı da olabilir. Başka bir yerde de Üstad Hazretleri ayetlerden istihraçta bulunurken şöyle söylüyor: "(...) Eğer beraber olsa, Milâdi bindokuzyüzyetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak..." Bilenler bilir. 1971 yılı Türkiye için cidden tehlikeli bir dönemeç olmuştur.
Öyleyse biz de, eğer gerçekten 'gerçek sorumlu'yu arıyorsak, yalnız bugüne bakıp durmayacağız. Düne-önceye uzanacağız. Evvele de illa bir nazar edeceğiz. Ha, şunu da ihmal etmek zorunda değiliz bunu söylerken, diyebiliriz: "AK Parti, Osmanlı'nın ahirinde başlamış, Cumhuriyet'in bidayetinde hepten ipini koparmış, şimdi bünyeyi sarmış bu dünyevîleşme hastalığa lazım şifaları sunamıyor." Bunu söylemekte beis yok. Hakikaten de öyledir. Hükümet böyle bir misyonla hareket ediyor görünmemektedir. (Dilinde zaman zaman böyle parlamalar olsa da sahada doludizgin gayret yoktur.) Fakat şunu da kabul etmek zorundayız: AK Parti, en azından sol hükümetler gibi, dindarların ensesine çökmüyor. Hatta, aksine, seçmeni onlar olduğu için bir derece kollama yeteneğine de sahip. Aman dikkat. Sezar'a bu kadarcık hakkını vermezseniz siz de Brütüs olursunuz. Ben Brütüs gibi nâdân olmak istemediğimden Sezar'a hakkını vermeye çalışıyorum.
"İşte, şu cerbezenin tavr-ı acîbi, zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa eder..." 'Müslüman oğlu/kızı müslüman' Osmanlı sosyolojisinin bugünkü dünyevîleşmesi, deistleşmesi-ateistleşmesi veya açık-saçıklığın bu derece artması, bunlar tastamam AK Parti'nin suçu olan şeyler değil. İnsaflı olalım. Mâkulden uzaklaşmayalım. Mevcud durum esasında 'küresel güçlerin' Türkiye üzerine asırlardır yürüttükleri planın sonucu. Zamanımız, ne yazık, bu yaraların patlayışına şahitlik ediyor.
Osmanlı bakiyesini yiyerek bu noktaya kadar dayandık. Kolay değildi. Döküle döküle direnildi. Ancak nesilden nesile bozulmanın miktarı da artıyor. Delik genişliyor. Çürüme yayılıyor. Sahici bir 'iman hamlesi' başlatmadığımız sürece kaybetmekten kurtulamayacağız gibi. Cep telefonu, sosyal medya, internet vs. kaybedişimizi daha da hızlandırdı. Ciddi bir savaş vermeden bu gidişatı çevirmek mümkün görünmüyor. Bundan da en çok AK Parti'nin rahatsız olması lazım aslında. Evet. Zira seçmeni eriyor. Dünyevîleştikçe sağcılar solculaşacaktır. O da sandığa AK Parti reyi olarak yansımayacaktır elbette. İşte, tam bu zeminde, hükümete kızmaya hakkımız var. Zira mürşidim Hakikat Çekirdekleri'nde de diyor ki: "Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin-i hak, revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz."
Bugünlerde, tevafuk, AK Parti'nin 'sahadaki dünyevîleşmenin yegane sorumlusu olduğu' üzerine epeyce beyanata rastladım. Doğrusu ben de büsbütün tenzih etmem. Fakat ifrat etmekten de çekinirim. Çünkü ifrat eden adaletten sapar. Kur'an bize 'hasmımıza dahi adaletli davranmayı' emretmiştir. Kaldı ki AK Parti hasmımız falan da değil. Son genel seçimde YRP'ye verdiğimi saymazsak reyim hep onlaraydı. Bundan bir pişmanlığım da yok. Evet, hayalini kurduğumuz İslamcılığı AK Parti'de göremiyoruz, lakin CHP kazansa o mübarek hayalleri gerçekleştirebilecek miydik sanki? Sualime 'Evet!' diye cevap verenler varsa metnimi okumayı şimdi bırakabilirler. Zira, tıpkı şeriat gibi, okurluk da mesuliyet için 'akıl bâliğ olma'yı şart görür.
'Sol'da ümmet-i Muhammed'in ikbalini arıyacak kadar aklımı peynir-ekmekle yemedim çok şükür. Neyse... Uzatmayayım. Asıl mevzua geleyim. Bence AK Parti hükümetini yaşadığımız cümle sosyolojik sorunların tek sorumlusu olarak görmek 'cerbeze'nin alanına giriyor. O da şöyle oluyor: "Müteferrik büyük işlerde yalnız kusurları görmek cerbezeliktir." Evet. AK Parti hükümetinden de kusurlar sâdır olmuyor değil. Lakin, buna dikkat, hükümet 'tastamam kusur' değil. Ve dahi 'kusurların tastamam sorumlusu' değil. Aslında Osmanlı'nın son döneminden günümüze tevarüs eden bir dizi problemin inkişafını yaşıyoruz biz bu yıllarda.
Ki yine kendisi bir yerde diyor: "Hürriyetçilerin ahlâk-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece lâubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlâkça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskâr, kahraman seciyeli milletin nesl-i âtisi, seciye-i diniye ve ahlâk-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz." Yani halihazırda görülen yıkımların elli sene öncesinin hatalarından kaynaklandığı da olabilir. Başka bir yerde de Üstad Hazretleri ayetlerden istihraçta bulunurken şöyle söylüyor: "(...) Eğer beraber olsa, Milâdi bindokuzyüzyetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak..." Bilenler bilir. 1971 yılı Türkiye için cidden tehlikeli bir dönemeç olmuştur.
Öyleyse biz de, eğer gerçekten 'gerçek sorumlu'yu arıyorsak, yalnız bugüne bakıp durmayacağız. Düne-önceye uzanacağız. Evvele de illa bir nazar edeceğiz. Ha, şunu da ihmal etmek zorunda değiliz bunu söylerken, diyebiliriz: "AK Parti, Osmanlı'nın ahirinde başlamış, Cumhuriyet'in bidayetinde hepten ipini koparmış, şimdi bünyeyi sarmış bu dünyevîleşme hastalığa lazım şifaları sunamıyor." Bunu söylemekte beis yok. Hakikaten de öyledir. Hükümet böyle bir misyonla hareket ediyor görünmemektedir. (Dilinde zaman zaman böyle parlamalar olsa da sahada doludizgin gayret yoktur.) Fakat şunu da kabul etmek zorundayız: AK Parti, en azından sol hükümetler gibi, dindarların ensesine çökmüyor. Hatta, aksine, seçmeni onlar olduğu için bir derece kollama yeteneğine de sahip. Aman dikkat. Sezar'a bu kadarcık hakkını vermezseniz siz de Brütüs olursunuz. Ben Brütüs gibi nâdân olmak istemediğimden Sezar'a hakkını vermeye çalışıyorum.
"İşte, şu cerbezenin tavr-ı acîbi, zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temaşa eder..." 'Müslüman oğlu/kızı müslüman' Osmanlı sosyolojisinin bugünkü dünyevîleşmesi, deistleşmesi-ateistleşmesi veya açık-saçıklığın bu derece artması, bunlar tastamam AK Parti'nin suçu olan şeyler değil. İnsaflı olalım. Mâkulden uzaklaşmayalım. Mevcud durum esasında 'küresel güçlerin' Türkiye üzerine asırlardır yürüttükleri planın sonucu. Zamanımız, ne yazık, bu yaraların patlayışına şahitlik ediyor.
Osmanlı bakiyesini yiyerek bu noktaya kadar dayandık. Kolay değildi. Döküle döküle direnildi. Ancak nesilden nesile bozulmanın miktarı da artıyor. Delik genişliyor. Çürüme yayılıyor. Sahici bir 'iman hamlesi' başlatmadığımız sürece kaybetmekten kurtulamayacağız gibi. Cep telefonu, sosyal medya, internet vs. kaybedişimizi daha da hızlandırdı. Ciddi bir savaş vermeden bu gidişatı çevirmek mümkün görünmüyor. Bundan da en çok AK Parti'nin rahatsız olması lazım aslında. Evet. Zira seçmeni eriyor. Dünyevîleştikçe sağcılar solculaşacaktır. O da sandığa AK Parti reyi olarak yansımayacaktır elbette. İşte, tam bu zeminde, hükümete kızmaya hakkımız var. Zira mürşidim Hakikat Çekirdekleri'nde de diyor ki: "Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin-i hak, revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz."
Eğer AK Parti'ye hâkim olan irade "Dindarlara özgürlük veriyorum ya, başlarının çaresine baksınlar, gerisi onların işi..." diyorsa geleceğimiz pek yaştır. Zira sadece 'desatir-i hikmet' ile ahirzaman fitnesine galip gelmek zordur. 'Nevamis-i hükümet' yardımı gerekir. 'Kavânin-i hak' ile ikna olacakların sayısı azdır. 'Revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse' toplumsal alışkanlıkların değişmesi na-mümkündür. Hükümetin elinde bu bağımlılıkları değiştirebilme gücü var. Nasıl 'kapalı alanlarda sigara yasağı' ile tüm Türkiye'nin bu alışkanlığını değiştirdi. Önce hık-mık diyenler de zamanla kabullendiler, alıştılar. Başka hususlarda da aynısı olabilir. AK Parti'ye 2002 Kasım'ından itibaren Tâlibân gibi davranması gerektiğini söylemiyoruz. Ama bu işlerde de haybeden yere nötr olmayın be kardeşim. İttirmeye devam edin. Gücünüze illa ki ihtiyacımız var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?
Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...