Tahrik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tahrik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Açık-saçıklık da bir asayiş meselesi değil mi?

"Sual: Neden bu kadar İngilizden nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun? Cevap: Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir."
Tuluât Risalesi'nden.

Tesettür hakkında yazması zordur. Zira, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle, 'taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda' yaşıyoruz. Bu zamanın müslümanının problemi 'bilmemek' değil. Bildiğini uygulayamayacak kadar başka birşeye 'alışmış olmak.' Yanisi 'bağımlısı olmak.' Evet. Önce kendim itiraf ederim ki: İslam'a göre giyinmek bana da zor geliyor. Ne anlamda? Mesela: Başıma sarık sarıp dolaşamıyorum. Ayağıma şalvar giyip gezemiyorum. Bunların sünnete daha uygun olduğunu biliyorum. Fakat "İnsanlar ne der, nasıl bakar, nasıl görünürüm?" yollu endişelerimi aşamıyorum. Benim bu endişeleri taşımam aslında kemalist rejimin bendeki başarısıdır. Öyle ya. Kemalist rejimin asıl başarısı bize İslam'ı bilgi olarak unutturmak değildir. Hayır. Bunu aslında başaramamışlardır. Fakat bir âdet olarak İslam'a uygun olanı yapmayı o denli unutturmuşlardır ki, genel kabul gören yeni kullanımlar, eskilerine dönüşü güçleştirmiştir. (Doğrusu bilinse de.) Yani toplumsal âdetler değişmiştir. Yeni bâtıl/batılı âdetler genel kabul görmüştür. Burada mücadele akla/fikre değil bağımlılığa karşı verildiği için sonuç alınması da daha güçtür. Aklı başındayı illa ikna edersin. Ama bağımlıyı ancak rehabilite edebilirsin.

Madde bağımlısı tanıdığı olanlar bu dediğime hakverecekler. Bu tür bağımlılıklar 'sunî fıtratlar' olarak sahiplerini çok zorlarlar. Bir bağımlısının uyuşturucuya duyduğu ihtiyaç, eğer kendisine sorsanız, herhangi birimizin su içmeye duyduğu ihtiyaçtan farklı değildir. Vücudu onu öyle sanır. Psikolojik olarak da öyle algılar. Bir zamanlar öyle olmadığını elbette hatırlamaktadır. Ama sanki bunu kendisine artık anlatamaz. Vücudu da anlamaz. Aşırı bağımlı hale gelmişlere uyuşturucu birden de bıraktırılmaz. Azaltıla azaltıla terkettirilir. Yoksa, âni terkedişlerde, ölüme bile yol açabilen krizlere girebilirler. Tıpkı uzun süre suç içmeyenin yaşayacağı gibi...

Açık-saçıklığın Türkiye'de geldiği boyutlara bakarsak bizim bu durumumuzun 'madde bağımlılığından' farksız olduğunu düşünmek yerinde olur. Uyuşturucu kullanıcıları daha evvel kullandıkları dozlarla tatmin olmamaya başlarlar. Daha fazlasını kullanmak için açlık duyarlar. Çünkü evvel salgıladıkları dopamin miktarı artık onları kesmemektedir. Dikkat ederseniz tesettürsüzlüğün miktarı da giderek artıyor. AK Parti üzerine alınmasın ama son yirmi yılda da epeyce artış gösterdi. Tamam. Ben bu işin bütün sorumluluğunu hükümete yazanlardan değilim. Hayır. İnternetin yaygınlaşmasının, sosyalmedya kullanımının, kemalist rejimin yıkımının yıllar geçtikçe ağırlaşmasının vs. hepsinin bir payı var. Fakat hükümet de bu işin gideceği yeri göremediğinden hata ediyor. Tedbir almamakla hata ediyor. Feminik hürriyet tartışmaları arasına sıkışmaktan korkuyor belki. Belki açık-saçık giyinen seçmeni küstürmek de istemiyor. AK Parti'nin böyle bir seçmeni de bulunabilir. Tamam. Ama karanlık durmayacak.

Bediüzzaman Hazretleri, yine İşaratü'l-İ'caz'ında, Bakara sûresinin 27. ayetini tefsir ederken şöyle söyler:

"Fısk, hakdan udul, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. (...) Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbabdandır. (...) Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar. Evet, şehvet veya gazap, haddini aşarsa, ırz ve namuslar payimâl olur, mâsumlar mahvolur. (...) Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur."

Bu metinde şehvet aşırılığının sebep olacağı zararlar açıkça zikredilmiştir: Irz ve namusların payimal olması, masumların mahvoluşu, kalpten şefkat-i cinsiyenin gitmesi, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat etmesi... Neden böyle olur peki? Çünkü fısk derecesinde günahkârlık insanın muvazenesini bozuyor. Tıpkı madde bağımlılığının insanı sürüklediği bataklık gibi bir bataklığa sürüklüyor. Giderek o âdemi hedonist bir karadeliğe yutturuyor. Evet. Zevkperestlik en nihayetinde 'sadece zevkini önemseyenleri' netice veriyor. Ancak bu karanlığın oluşumunda bütün suç erkeklerin mi? Elbette değil. Çünkü gözünü kapamakla gündüz gece olmadığı gibi gece de gündüz olmuyor. "Biz istediğimiz gibi açık-saçık gezelim. Erkekler gözlerine sahip olsun. Günaha girmesinler!" söylemi sahicilik barındırmıyor. Ve nihayetinde sürüklenilen bataklığa yine mürşidim şöyle dikkat çekiyor:

"İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!"

Şu okumadaki derinliğe bakar mısınız? Bugün artık kucağımızda birer canyakıcı sorun olarak bulduğumuz türlü cinsel sapkınlıkların kara haberini tâ zamanından vermemiş mi? Aşkolsun. Hakikaten insan karabeti-mahremiyeti simasından tanıyabilir. Fakat başka uzuvlarından bu çağrışımı alamaz. Çünkü bu uzuvlar başkalarına nisbetle bir gibidir. Yüz gibi kimlikten haber vermezler. Açık-saçıklık arttığında ise bu gibi uzuvlar daha çok görünür hale gelir. Ne olur peki bununla? Yukarıda ifratının ne kötü şeylere sebep olacağını andığımız şehvet uyarılır.

Hiç "Neden bahsediyorsun sen?" falan demeyelim. Pedofili, ensest vs. gibi türlü maraz bugün neden bu kadar çok zikrediliyor? İşte Bediüzzaman Hazretlerinin öngördüğü bu tehlikeden! Sapıklar nasıl kem emelleri için bu kadar kolay çocuklara dahi kıyabiliyorlar? Çünkü şehvet galeyana getirildiği zaman zaptedilemiyor. Sahibini bir bataklığın dibine doğru çekiyor. Madde bağımlılığı madde almakla arttığı gibi şehvet de açık-saçıklık ile birlikte vüsat kazanıyor. Açık-saçıklık bu bağımlılığın bed uyarıcısı haline geliyor. Yani kuvve-i şeheviye manipüle oluyor.

İslam'ın tesettür emrinin pekçok hikmeti var. Âlimlerimiz birçoğunu açıklamışlar. Bir kısmını da bize zaman açıklayacak. Eğer Bediüzzaman misali nasihat verenlerin nasihatlerini duymazsak 'aşırı derece uyarılmış' bu kuvvenin toplumda oluşturacağı sancıları hep birlikte yaşayacağız. Peki devlet bu konuda ne yapabilir? Devlet, tıpkı madde bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, tıpkı sigara bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, bu 'şehvet bağımlılığı' ile de mücadeleye başlayabilir. Bağımlılıkta sadece içene ceza vermiyoruz. Satana da ceza veriyoruz. Hatta satana daha büyük ceza veriyoruz. Fakat tesettürsüzlük üzerine bir müeyyidemiz yok. Tamam. Eyvallah. Laik devletteyiz. Hemen herkes çarşafa girsin diyor değiliz. (Bunun olabilirliğini dindarlar da düşünmüyor.) Lakin bu işin de artık bir mâkul ölçüye bağlanması lazım. Sokaklar böyle rezil haldeyken gençlerden akıllarını başka şeylere verebilmelerini beklemek güçtür. Allah siyasiyyunumuza basiret versin. Zira durumumuz Hakikat Çekirdekleri'nde dendiği gibidir:

"Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin-i hak, revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz."

10 Haziran 2014 Salı

Bir tahrik aracı olarak: bayrak

Bediüzzaman Hazretleri, Yasin sûresinde geçen "Biz peygambere şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da!" ayetini, 13. Söz'de tefsir ederken şöyle der: "Kur'ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri câmi olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnîdir." 25. Söz'de, aynı ayetin izahına bir ilave yapar: "Senin parlak, büyük hakikatlerin şiirin hayalâtından münezzeh ve tezyinatından müstağnîdir." Külliyatın içinde başka bölümlerde de, bu ayetin penceresinden, şiir ve Kur'an ayetlerinin kıyaslandığı yerler bulunmaktadır:

"Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vasi ve pek yüksektir. Bu itibarla şiirden addedilmemiştir. Hem de ayetler, sahibinin şuunat ve ef'alinden bahseder. Şiir ise, fuzuli olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle adi şeylerden bahsi harikuladedir. Şiirin harikuladelerden bahsi, alel-ekser adidir."

Nereden alıntı yaparsak yapalım, hakikat mesleğince sınandığında, şiirde birçok nakiseler bulunabildiği muhakkaktır. Belki de bu yüzden Fuzulî, meşhur gazellerinden birisini şu mısra ile bitirmiştir: "Aldanma ki şair sözü elbette yalandır."

Ben, şiir konusunda tereddütle hareket etmeyi ise Arif Nihat Asya'dan öğrendim. Onun öğretmesiyle değil ama, ondan ibret alarak. Hem de meşhur Bayrak şiirinden. Gerçi ona varmadan evvel, sabık düzende, Atatürk'e yazılmış pekçok mizanı şaşmış metin bulunabilir. Fakat ben, Arif Nihat Asya'nın, biraz da muhafazakâr kesime tatlı gelen bir isim olduğu için, bu yazıda dikkat çekilmesi gereken birisi olduğunu düşünüyorum. Şiirinde takıldığım bölüme gelirsem: "Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım." Görüldüğü üzere Arif Nihat Asya, bayrağına duyduğu şiddet-i muhabbetten, ağyara dönük şiddet-i husumete varmıştır bu mısralarda. Hatta öyle bir husumet büyümüştür ki içinde; bayrak için, günahsız kuşlara bile saldırmayı düşünmektedir artık.

İş şiirde kalsa iyi. Bu Bayrak şiirinin başka bir fonksiyonu daha var. Ne vakit bu ülkede bayrak eksenli bir gerilim yaşansa, hemen paylaşım sitelerinde, duvarlarda, okullarda, her yerlerde bu şiiri görmeye başlarsınız. Herkes bayrağına kendi gözüyle bakmayanın mezarını kazmaya, selam çakmayan kuşun dahi yuvasını bozmaya azmetmiş halde Asya virdini tekrar etmeye başlar. İyi de, bir mümin olarak sormak gerekir, acaba bu şiddetli bayrak muhabbetinin Kur'an'da yeri var mıdır? Hem de âlem-i İslam'ın dahi parça parça olduğu, ulus-devletlere döndüğü bir çağda? Bir bayrağın bin bayrak olduğu zamanlarda? "Vatan sevgisi imandandır" hadisi(!) gibi bu da mı şimdiki ulus-devlet/milliyetçi algılar ekseninde okunmalıdır? 14 asır evvel olmayan şeyler ekseninde yani?

Neyse, İslamî sorgulamayı şimdilik bir kenara bırakalım. Bu bayrak olayının enteresan başka yanları da var. Bizde bayrak, bir huzur vesilesinden ziyade, bir baskılama aracı olarak kullanılır. Örneğin; resmi bayram günlerinde (halk otobüslerinde bile) bayrak takma mecburiyeti vardır. Daha gergin zamanlarda, eğer takmazsanız, size cezayı halk bile uygulayabilir. Bunun bir benzerini, Clint Easwood'un yönetmenliği yaptığı Iwo Jima’dan Mektuplar filminde görmüştüm. Orada da, II. Dünya Savaşı sırasında, Japon komutanlarının, bayrak konusunda halka uyguladıkları baskıyı anlatan sahneler vardı. Demek bu ağır bayrak sembolizmi, daha doğrusu bayrağın bu denli kutsallaştırılması, biraz da asker kökenli rejim sahibi olmak ile ilgili. Ki, eğer ilgili yasa değişmediyse, Türk bayrağı yapma yetkisi bile askerî kurumlardan alınacak izne tâbiydi. Lisedeki Milli Güvenlik derslerimden böyle birşey öğrendiğimi hayal meyal hatırlıyorum.

Markar Esayan'ın Şimdinin Dar Odası isimli roman çalışmasını okuyanlar, 6-7 Eylül olayları sırasında elleri bayraklı eşkıyaların nasıl Ermenilerin/Rumların evlerini, dükkanları basıp oraları yağmaladıklarını anımsarlar. O günlerde herkes evinin penceresine bayrak asmak zorundadır. Hatta gayrimüslim komşularını korumaya çalışan müslümanlar da ellerine birer bayrak alıp onların evlerinin kapısında beklerler. Demek isterler ki: "Burası bir müslüman evi, burayı basmayın." Bundan yıllar önce, Eskişehir Hapsindeyken, Bediüzzaman Said Nursî de böylesi bir bayrak tahrikine maruz kalır. Cezaevi müdürü, onun Kürt kimliği ve rejimle sorunlu duruşu nedeniyle, izzetini tahrik edebilmek için koğuşunun penceresine kocaman bir bayrak astırır. Bediüzzaman'ın bu olaya tepkisi, hiç beklediği gibi çıkmaz:

"Müdür Bey, size teşekkür ederim ki, Kurtuluş Bayramının bayrağını koğuşuma taktırdınız. Harekât-ı Milliyede İstanbul'da, İngiliz ve Yunan aleyhindeki Hutuvât-ı Sitte eserimi tab ve neşirle, belki bir fırka asker kadar hizmet ettiğimi Ankara bildi ki, Mustafa Kemal şifreyle iki defa beni Ankara'ya taltif için istedi. Hattâ demişti: 'Bu kahraman hoca bize lâzımdır.' Demek, benim bu bayramda bu bayrağı takmak hakkımdır."

Zaman geçer, bayrağın fonksiyonu değişmez. Bazen Ermeni okullarının üzerinde, normalde diğer okullarda rastlanmayan bir vurguyla önplana çıkarılmış görürsünüz onu. Bazen de devlete yönelik eleştirisi olduğu düşünülen toplulukların mümkün mertebe gözlerine batacak yerlere asılıyken. (Dindar, Kürt, gayrimüslim veya Liberal.) Hatta, sosyalmedyayı kullananlar hatırlayacaktır, Van'a gönderilen yardımların içine bile bayrak konması mevzubahis olmuştur. Maksatsa, Kürtlere, deprem vesilesiyle vatan sevgisini öğretmek gibidir. Fakat asıl maksat, geçmişte Kürt kimliğine sahip bazı kesimlerin bayrağa karşı gösterdikleri edepsizliğin hesabının sorulması, en azından buna bir gönderme yapılmasıdır.

Aslında PKK/BDP/KCK çizgisinde, yıllardır çeşitli vesilelerle bayrağa karşı gösterilen saygısızlık (yere düşürülmesi, Nevruz'da çocukların çiğnemesi, yakılması veya en son olayda olduğu gibi gönderden indirilmesi) çok kötü bir milliyetçilik taklididir. Arkasındaki kafa aynıdır: Türk milliyetçileri bunu her yere bayrak asarak yaparlar, Kürt milliyetçileri de bayrağı indirerek. Aslında her iki davranış şekli de birbirinin amacını doğrular şekilde gelişmiştir. (Hatta bir kısım İslamcı eylemlerinde Amerika veya İsrail bayrağı yakılması da buna dahil edilebilir.)

Sanıyorum bu noktada Kürtlerin de, bu kısırdöngüden kurtulmak için, Bediüzzaman'ın yolunu izlemeleri gerekiyor. Onun rejime uymak veya herşeyini reddetmek arasında bırakıldığı seçimde, bu seçime razı olmayıp üçüncü bir yol bulması; yani bayrağı sahiplenip kusurlarıyla rejimi reddetmesi, bence Kürtler için de genel bir davranış modeli olabilir. Ancak bu noktada Türklerin de artık bayrağı karşı tarafın damarına basma aracı olarak kullanmaması lazım. Bu vatanı hep beraber kurduysak bayrak hepimizin. Fakat şu da var: Hangi bayrak bir insan hayatından daha kıymetli olabilir? Devletler, sistemler, bayraklar insan içindir. İnsanlar onlar için değil. Eşref-i mahluk olan insandır, bayrak değil. Fabrika ayarlarımıza dönmek için meselelere daha sık Kur'an ekseninde bakmamız gerek.

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...