Şehvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehvet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2026 Salı

Açık-saçıklık da bir asayiş meselesi değil mi?

"Sual: Neden bu kadar İngilizden nefret ediyorsun, musalâhasını da istemiyorsun? Cevap: Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir."
Tuluât Risalesi'nden.

Tesettür hakkında yazması zordur. Zira, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle, 'taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda' yaşıyoruz. Bu zamanın müslümanının problemi 'bilmemek' değil. Bildiğini uygulayamayacak kadar başka birşeye 'alışmış olmak.' Yanisi 'bağımlısı olmak.' Evet. Önce kendim itiraf ederim ki: İslam'a göre giyinmek bana da zor geliyor. Ne anlamda? Mesela: Başıma sarık sarıp dolaşamıyorum. Ayağıma şalvar giyip gezemiyorum. Bunların sünnete daha uygun olduğunu biliyorum. Fakat "İnsanlar ne der, nasıl bakar, nasıl görünürüm?" yollu endişelerimi aşamıyorum. Benim bu endişeleri taşımam aslında kemalist rejimin bendeki başarısıdır. Öyle ya. Kemalist rejimin asıl başarısı bize İslam'ı bilgi olarak unutturmak değildir. Hayır. Bunu aslında başaramamışlardır. Fakat bir âdet olarak İslam'a uygun olanı yapmayı o denli unutturmuşlardır ki, genel kabul gören yeni kullanımlar, eskilerine dönüşü güçleştirmiştir. (Doğrusu bilinse de.) Yani toplumsal âdetler değişmiştir. Yeni bâtıl/batılı âdetler genel kabul görmüştür. Burada mücadele akla/fikre değil bağımlılığa karşı verildiği için sonuç alınması da daha güçtür. Aklı başındayı illa ikna edersin. Ama bağımlıyı ancak rehabilite edebilirsin.

Madde bağımlısı tanıdığı olanlar bu dediğime hakverecekler. Bu tür bağımlılıklar 'sunî fıtratlar' olarak sahiplerini çok zorlarlar. Bir bağımlısının uyuşturucuya duyduğu ihtiyaç, eğer kendisine sorsanız, herhangi birimizin su içmeye duyduğu ihtiyaçtan farklı değildir. Vücudu onu öyle sanır. Psikolojik olarak da öyle algılar. Bir zamanlar öyle olmadığını elbette hatırlamaktadır. Ama sanki bunu kendisine artık anlatamaz. Vücudu da anlamaz. Aşırı bağımlı hale gelmişlere uyuşturucu birden de bıraktırılmaz. Azaltıla azaltıla terkettirilir. Yoksa, âni terkedişlerde, ölüme bile yol açabilen krizlere girebilirler. Tıpkı uzun süre suç içmeyenin yaşayacağı gibi...

Açık-saçıklığın Türkiye'de geldiği boyutlara bakarsak bizim bu durumumuzun 'madde bağımlılığından' farksız olduğunu düşünmek yerinde olur. Uyuşturucu kullanıcıları daha evvel kullandıkları dozlarla tatmin olmamaya başlarlar. Daha fazlasını kullanmak için açlık duyarlar. Çünkü evvel salgıladıkları dopamin miktarı artık onları kesmemektedir. Dikkat ederseniz tesettürsüzlüğün miktarı da giderek artıyor. AK Parti üzerine alınmasın ama son yirmi yılda da epeyce artış gösterdi. Tamam. Ben bu işin bütün sorumluluğunu hükümete yazanlardan değilim. Hayır. İnternetin yaygınlaşmasının, sosyalmedya kullanımının, kemalist rejimin yıkımının yıllar geçtikçe ağırlaşmasının vs. hepsinin bir payı var. Fakat hükümet de bu işin gideceği yeri göremediğinden hata ediyor. Tedbir almamakla hata ediyor. Feminik hürriyet tartışmaları arasına sıkışmaktan korkuyor belki. Belki açık-saçık giyinen seçmeni küstürmek de istemiyor. AK Parti'nin böyle bir seçmeni de bulunabilir. Tamam. Ama karanlık durmayacak.

Bediüzzaman Hazretleri, yine İşaratü'l-İ'caz'ında, Bakara sûresinin 27. ayetini tefsir ederken şöyle söyler:

"Fısk, hakdan udul, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş'et eder. (...) Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbabdandır. (...) Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar. Evet, şehvet veya gazap, haddini aşarsa, ırz ve namuslar payimâl olur, mâsumlar mahvolur. (...) Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev'inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur."

Bu metinde şehvet aşırılığının sebep olacağı zararlar açıkça zikredilmiştir: Irz ve namusların payimal olması, masumların mahvoluşu, kalpten şefkat-i cinsiyenin gitmesi, kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat etmesi... Neden böyle olur peki? Çünkü fısk derecesinde günahkârlık insanın muvazenesini bozuyor. Tıpkı madde bağımlılığının insanı sürüklediği bataklık gibi bir bataklığa sürüklüyor. Giderek o âdemi hedonist bir karadeliğe yutturuyor. Evet. Zevkperestlik en nihayetinde 'sadece zevkini önemseyenleri' netice veriyor. Ancak bu karanlığın oluşumunda bütün suç erkeklerin mi? Elbette değil. Çünkü gözünü kapamakla gündüz gece olmadığı gibi gece de gündüz olmuyor. "Biz istediğimiz gibi açık-saçık gezelim. Erkekler gözlerine sahip olsun. Günaha girmesinler!" söylemi sahicilik barındırmıyor. Ve nihayetinde sürüklenilen bataklığa yine mürşidim şöyle dikkat çekiyor:

"İnsan, hemşire misilli mahremlerine karşı fıtraten şehvânî his taşıyamıyor. Çünkü mahremlerin simaları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle, nefsî, şehvânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin siması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!"

Şu okumadaki derinliğe bakar mısınız? Bugün artık kucağımızda birer canyakıcı sorun olarak bulduğumuz türlü cinsel sapkınlıkların kara haberini tâ zamanından vermemiş mi? Aşkolsun. Hakikaten insan karabeti-mahremiyeti simasından tanıyabilir. Fakat başka uzuvlarından bu çağrışımı alamaz. Çünkü bu uzuvlar başkalarına nisbetle bir gibidir. Yüz gibi kimlikten haber vermezler. Açık-saçıklık arttığında ise bu gibi uzuvlar daha çok görünür hale gelir. Ne olur peki bununla? Yukarıda ifratının ne kötü şeylere sebep olacağını andığımız şehvet uyarılır.

Hiç "Neden bahsediyorsun sen?" falan demeyelim. Pedofili, ensest vs. gibi türlü maraz bugün neden bu kadar çok zikrediliyor? İşte Bediüzzaman Hazretlerinin öngördüğü bu tehlikeden! Sapıklar nasıl kem emelleri için bu kadar kolay çocuklara dahi kıyabiliyorlar? Çünkü şehvet galeyana getirildiği zaman zaptedilemiyor. Sahibini bir bataklığın dibine doğru çekiyor. Madde bağımlılığı madde almakla arttığı gibi şehvet de açık-saçıklık ile birlikte vüsat kazanıyor. Açık-saçıklık bu bağımlılığın bed uyarıcısı haline geliyor. Yani kuvve-i şeheviye manipüle oluyor.

İslam'ın tesettür emrinin pekçok hikmeti var. Âlimlerimiz birçoğunu açıklamışlar. Bir kısmını da bize zaman açıklayacak. Eğer Bediüzzaman misali nasihat verenlerin nasihatlerini duymazsak 'aşırı derece uyarılmış' bu kuvvenin toplumda oluşturacağı sancıları hep birlikte yaşayacağız. Peki devlet bu konuda ne yapabilir? Devlet, tıpkı madde bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, tıpkı sigara bağımlılığıyla mücadele ettiği gibi, bu 'şehvet bağımlılığı' ile de mücadeleye başlayabilir. Bağımlılıkta sadece içene ceza vermiyoruz. Satana da ceza veriyoruz. Hatta satana daha büyük ceza veriyoruz. Fakat tesettürsüzlük üzerine bir müeyyidemiz yok. Tamam. Eyvallah. Laik devletteyiz. Hemen herkes çarşafa girsin diyor değiliz. (Bunun olabilirliğini dindarlar da düşünmüyor.) Lakin bu işin de artık bir mâkul ölçüye bağlanması lazım. Sokaklar böyle rezil haldeyken gençlerden akıllarını başka şeylere verebilmelerini beklemek güçtür. Allah siyasiyyunumuza basiret versin. Zira durumumuz Hakikat Çekirdekleri'nde dendiği gibidir:

"Desâtir-i hikmet, nevâmis-i hükûmetle; kavânin-i hak, revâbıt-ı kuvvetle imtizaç etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz."

3 Ocak 2025 Cuma

Ya evrenin tamamı bir canlıysa?

"Bir adamın kuvve-i gadabiyesi olan dâfiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur ve hayy iken meyyittir..." Münazarat'tan.

Hayatın özünde bir çeşit 'ilme' dayandığını düşünüyorum. Ve her ilim esasında farkındalıktır. Sahibinin farkında olmadığı şey ilim değil kayıttır. Kitapta ilim kayıtlıdır ama kitap âlim değildir. Çünkü üzerindeki ilmin farkında değildir. Onun ne olduğunu bilmez. Onunla nereye varılacağını da bilemez. Evet. Hayat sahibi herşey, hatta tek hücreliler bile, en temelde iki şeyin farkındadırlar: 1) Kendi bütünlüğünün farkındadırlar. 2) Kendisine dair olmayanın farkındadırlar. Yani bir 'iç bilgisine' ve bir de 'dış bilgisine' sahiptir hayatlı herşey. 'Kendisinin varolduğunu bilir' ve bir de 'kendisi olmayanların varolduğunu bilir...'

Böyle bir farkındalığı olmayan hayatta da kalamaz. Zira dışarısıyla içerisi arasında farklı düzenler işlemektedir. İçerisini dışarıya alabildiğine açarsa iç düzeni bozulacaktır. Alabildiğine kaparsa yine devamını sağlayamayacaktır. İşte tam da bu noktada kuvvelerimiz meydana çıkıyor. Varolan herşeyin de iki temel temayülü var: 1) Varolan herşey var kalmak ister. 2) Varolan herşey varlığını arttırmak ister. Var kalabilmeye devam etmesi için kendisini çevresinin zararlarından koruması gerekir. Herşeyi gelişigüzel düzenine dahil etmemesi gerekir. Ancak varlığının arızî oluşundan dolayı, yani kendi yaratılışını kendisi yönetmediğinden dolayı, yani yaratmak elinden gelmediğinden dolayı, yaralanan yanlarını da çevresinden sarmalıdır.

Bir 'tek hücreli' bile şu temel temayüllere sahiptir. O yüzden çevresinin zararlarından sakınır. 'Kuvve-i gadabiye.' Ve faydalarını elde etmeye gayret eder. 'Kuvve-i şeheviye.' Geriye bir de zararlıları faydalılardan ayırmak kalıyor. 'Kuvve-i akliye.' Bu üç temel kuvve varolan herşeyin varda kalması için sahip olduğu temayüllerdendir. Göze görünmeyen virüslerin dahi hayatı olarak bildiği şeyi/bütünlüğü korumaya/çoğaltmaya arzusu vardır. Bu yolda çabalar-çalışır. Ancak, elbette, hayat mertebesinin düşüklüğünden dolayı kuvvelerinin tezahürü zayıf görünür. Hem gazabı, hem şehveti, hem de aklı 'yüklendiğine göre' zayıflar.

'Emanet' yükü herkesin sırtındadır. Ancak insandan başkası için emanetin yükü daha hafiftir. Vacibü'l-Vücud olan Allah'ın bahşettiği vücud nimeti her varolanda bir emanettir. Sahibi değildir. Birşeyin asıl sahibi ancak yaratıcısı olabilir. Yoktan yaratamayan herkes emanetçidir. Yani emanetleri ancak Onun devam ettirmesiyle devamdadır. O devam ettirmeyi bıraktığında ellerinde tutamazlar. Ellerinde tutamamalarından asıl sahip olmadıkları anlaşılır. Hatta mecazî sahiplikler içinde de vesilelik gücü üzerinden mertebeler oluşur. Sözgelimi: ABD'dan F-35 alsanız bile aslında bir emanetçisinizdir. Çünkü onu üretecek gücünüz yoktur. "F-35 aslında kimindir?" sorusunun cevabı "Amerika'nındır!" diye cevap bulur bu yüzden. Fakat ABD'nin de F-35 üretirken kisbini dayandırdığı herşey aslında Allah'a aittir. Metalleri yoktan yaratmamıştır mesela. Yahut da uçağı yaparken kullandığı aklı yokluktan varlığa çıkarmamıştır. Bunlar hesaba katıldığında Amerika da bir emanetçiye dönüşür.

Dağıtmayalım. Konumuza dönelim. el-Hayy olan Allah Teala'nın da hayatı bu çeşit bir 'farkındalıkla' açıklanabilir. Ancak elbette Subhaniyetine yakışır manalarla düşünmek gerekir bunu. Allah hiçbirşeyin sonradan farkına varmaz. Sonradan farkına varmak öncesinde bir cahillik imâ eder. Ancak el-Alîm-i Hakîm elbette yarattıklarına karşı cahil değildir. Olamaz. Zira onları yaratan zaten Odur. "Yaratan bilmez olur mu hiç?" diye soran Kur'an bu hususta da gözlerimizi açar. Yarattığını sonradan öğrenen bir ilah 'ilah' olamaz. Eğer O sonradan öğreniyorsa vücuda gelenin inşası kimin ilmine yaslanmaktadır? Tabii ki bu soruya verilecek cevapların sürükleyeceği çıkmazlardan kurtulmanın yolu Allah'ın ilminin herşeyi kuşattığını kabullenmektir.

'Farkındalık' kelimesini bu yönüyle eksik buluyoruz. Evet. Şân-ı Uluhiyete yakıştırmıyoruz. O yüzden yerine 'bilmek' koyacağız. el-Hayy olan Allah Teala da hem Zat-ı Subhanîsini bilir hem de mahlukatını bilir. Yukarıda 'iç-dış' dedim. Elbette Hüda'nın cihetten, mekandan, mahlukata ait özelliklerden münezzeh oluşuyla bu iki kelimenin de bir anlamı kalmadı. Yerine 'kendisi-başkası' yahut 'Zâtı-masivası' demeyi tercih edeceğim. Kendi Zât-ı Sübhanîsini, sıfatlarını, isimlerini, yaratışını en bilen yine Cenab-ı Haktır. Yine kendisi olmayanı, yani masivasını, kusurlarını, dualarını, ihtiyaçlarını, yaralarını vs. en iyi bilen Odur.

Kendimizde kuvvelerden bahsediyoruz. Çünkü bizim varlığımız arızî. Biz varolmakta tedirginiz. Varlığımızın yaratılışı elimizde olmadığı gibi devamı da elimizde değil. 'el-Hayy' Hak Teala olduğu gibi 'el-Kayyum' da yine O. Zaten O, el-Hayy olup, kendisi-masivası ilmine sahip olmasa bizi devam ettirmenin ilmine de sahip olamaz. el-Hayy ile el-Kayyum isimlerinin kardeşliği de buradan. Allah, hayat sahibi olduğu için, kayyum da oluyor. Çünkü Zât-ı Sübhanîsini bildiği gibi mahlukatını da biliyor. Ve Onun varlığı bizim varlığımız gibi, hâşâ, arızî değil. Başkası tarafından varda tutulmuyor. O Kadîm. O Ezelî. O Bakî. Bu nedenle kendi kuvvelerimizden Cenab-ı Hakkı tenzih ederiz. Zira bu kuvveler bizde bizim arızîliğimizden dolayı varlar. Biz varda kalmak elimizde olmadığı için varda kalmaya çalışıyoruz. Aslında varda kalmaya dualanıyoruz. Kuvvelerimizi varlıkta tutuşunun vesilesi yaparak vücudumuzu devam ettirense el-Hayyu'l-Kayyum olan Rabbimizdir. Onları kendisine yakarmamıza sebep kılmıştır.

Varlığını şehvetle arttırmaya çalışan herşey Allah'a dualanıyor. Varlığını menfaatini celble arttırmaya çalışan herşey Allah'a dualanıyor. Aynı şekilde gadabıyla korunmaya çalışan herşeyde de aynı dualanma mevcuttur. Bizim gibilerde bu iş şuur düzeyine de çıktığı için lisan-ı kâl ile de dua edilir. Ancak varlığın tamamı fiilen zaten dua etmektedir. Herşeyin ameli onun duasıdır. Tohumu tarlaya atmak yaratılışının içinde zerre kadar yer tutar. Olmazsa olmaz. Tamam. Ama olmasına da yetmez. Tohumun bin ihtimal içinde serpilip ekin haline gelmesi Rabbin her an devam eden birbir yaratışından başkasıyla açıklanamaz.

Bizdeki kuvveler gitti. Onlar kusurlu. Ve onlar arızîlerin lazımı. Hüda ise Vacibü'l-Vücud'dur. Samediyetinin şânı gereği herşey Ona muhtaç ama O hiçbirşeye muhtaç değildir. O halde Hakkın hayatında kuvve-i gadabiye yok. Hayır. Hâşâ. Ona zarar verebilecek hiçbirşey yok ki korunmaya çalışsın. Fakat Onun da gazabı var. Evet. Çünkü rızasına uygun işler yapmayanlar isimlerini-sıfatlarını tahkir ediyorlar. Muhtemel hayırların ademine sebep oluyorlar. Rabbimiz mahlukatını onlardan korkmadan cezalandırıyor. Onlardan sakınmıyor. Onları cezalandırıyor. Bu ayrıma dikkat edelim. Ve bizdeki kuvve-i şeheviye de Hüda'nın Zât-ı Sübhanîsinde, hâşâ, bulunmuyor. Onu faydalandıracak, yokluğunda eksik kalacağı, bir varlık çeşidi yok ki öyle birşeyi olsun. Fakat Onun da rahmeti var. Çünkü rızasına uygun işler yapanlar isimlerini-sıfatlarını hamd u sena ediyorlar. Hak Teala mahlukatını faydalarından yararlanmadan mükâfatlandırıyor. Onlardan yararlanmıyor. Fayda görmüyor. Onlara rahmet ediyor. Bu ayrıma da dikkat edelim. Rahmeti asla mecburiyeti değildir. Kibriyasının şânıdır. Azametine yakışandır.

Son olarak, "Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse, bilfarzımuhal, mini mini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimal. Âlemimiz insan kadar küçülse, yıldızları zerreler suretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi caiz olur, akıl da bulur mecal..." bahsine de bir dokunalım. Yukarıda dedik ki: Hayatlı olan herşey bir iç-dış farkındalığına sahip olur. Dışının düzeninin kendisi gibi olmadığını bilir. O yüzden biyolojide öğretilir: Canlı olan herşeyin seçici-geçirgen bir zarı bulunur. Yani zararlıyı bünyesine almaz. Faydalıyı bünyesine katar. Böyle baktığınız zaman dünyanın atmosferi de bir hücre zarı gibi çalışmaktadır. Mesela: Güneşten gelen zararlı ışınları süzer. Almaz. Veya uzaklaştırır. Fakat yararlı ışıkları da içine çeker. Bırakır. Yolunu açar. Yine meteorların zarar verecek büyüklükte bünyesine katılmasına izin vermemeye gayret eder. Ufaltır. Parçalar. Fakat meteorlar aslında dünyanın gıdasıdır. Madenler onlarla birlikte dünyaya teşrif ederler. O yüzden büsbütün de almamazlık etmez onları. 

Arkadaşım, çok konuştum, belki kafanı da karıştırdım. Özetle demek istiyorum ki: Kendi iç düzenini dış düzenden ayıran, korumaya çalışan herşey, şuur düzeyi ne olursa olsun, 'canlı' olarak isimlendirilebilir. Çünkü hayatın şânı böyle eylemektir. Bilimadamları da diyorlar ki: Güneş sistemi de dışından içini korumaya çalışıyor. Jüpiter de diğer gezegenleri göktaşlarından korumak için yaratılmış. Ay da dünyayı zararlı taşlardan koruyor. Daha büyük bakınca galaksilerin de böyle koruyucu reflekslerinin bulunduğu söyleniyor. Yani sanki evrende herşey kendinin iç düzenini seziyor. Dış düzene karşı da devamını kollamaya gayret ediyor. Evet. Bediüzzaman rahimehullah küremizi canlıya benzetti. Belki de az dedi. Bize bir ışık çaktı. Devamını aklımıza bıraktı. En nihayet evrenin tamamının da canlı olduğu ortaya çıkabilir. Kıyamet de onun ölümü olabilir. Yukarıyı anladınsa, aşağıya şaşırmazsın, inşaallah. Eh, bitirelim, Cenab-ı Hak sırr-ı hayattan istifademizi ziyade eylesin. Âmin.

25 Haziran 2020 Perşembe

Bir Hülya Avşar kaç Koreli bebek eder?

Bediüzzaman'ın İslamiyet'i 'insaniyet-i kübra' olarak tarif ederken ta anlatmaya çalıştığı birşey var: İnsanlığımız ancak İslamlığımızla tamam olur. İslamlığı olmayan insanlık yarımdır. Hatta bu öyle bir yarımlıktır ki kendisini büsbütün zararlı hale getirir. Yol açmayı sağlayan dozerin bozulunca 'kaldırması en zor engellerden birisine' dönüşmesi gibi; insan da; bozulunca hayrın önündeki en büyük engellerden birisine dönüşür. Açması gerekeni kapar. Tarih böylesi zulümlerin en sarih şahididir. Biraz daha detayına indiğimizde ise, mürşidim, bu durumun hikmetini şöyle tarif eder: İnsan 'olabilecekler potansiyelini doldursun diye' kuvvelerine had konulmadan yaratılmıştır. Kuvve-i gadabiye (korunma güdüsü), kuvve-i şeheviye (arzulama güdüsü) ve kuvve-i akliye (zararlıyı faydalıdan ayırma güdüsü) bir ölçüde serbesttir.

Bu serbestlik ona 'herbir bir ferdi bir tür değerinde' farklı olabilme yeteneği kazandırırken aynı zamanda imtihanının da kaynağıdır. Yani sair canlılarda ancak iki tür arasında sözkonusu olabilecek nüanslar insanın iki ferdi arasında mevcuttur. O kadar başka âlemlere, meraklara, heveslere, gayretlere, yönelişlere, açılımlara vs. sahiptirler. Üstelik hayata tutunuşu da ancak bu kuvveler sayesinde mümkündür. Bir insanda korunma, arzulama ve zararlıyı faydalıdan ayırma güdüleri olmazsa yaşamayı da başaramaz. Ancak şu da var: İradesinin dizginini büsbütün bunlara bırakırsa bu defa da bencilliğinin ateşinde dünyayı yakar. İşte 'şeriat' da tam bu noktada devreye girer:

"Her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun ancak şeriattır. Sonra, o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci, bir sahip lâzımdır. O merci ve o sahip de ancak peygamberdir."

Nübüvvet, nübüvvetle gelen Kur'an ve sünnet, onlarla teşekkül eden şeriat bize 'had konulmamış kuvveleri' nerelerde sınırlamamız gerektiğini öğretirler. Eğer bu sınırları bilmezsek, kabullenmezsek ve ittiba etmezsek, bizzat kendimiz dünyevî ve uhrevî hayatlarımızın katiline dönüşürüz. Nitekim bu kuvvelerin teknoloji marifetiyle doludizgin koşturulduğu ahirzamanda dünyanın aldığı hal de ortadadır. Çevre kirliliği, küresel ısınma veya başka şeyler. İnsanoğlu kendi kıyametine koşmaktadır. Bu kıyametin adımlarını takip ettiğinizdeyse yine bu üç kuvvede yapılan israfa denk gelirsiniz. 'Daha iyi korunmak' ve 'daha çok arzuya ulaşmak' noktasında kontrolünü yitiren insanoğlu, histerik bir eşikten sonra, aklını da hizmetlerine vererek 'manipülasyon-hile aygıtı'na dönüştürür. Çiçekler yeşertmez. Atom bombası yapar.

Veya Level 16/Seviye 16 filminde anlatıldığı gibi başka insanları kendi arzuları adına köleleştirir. Fakir ailelerden satın alınan çocuklar çiftliklerde yetiştirilerek 'güzelleşmek isteyen zengin kadınların hammadde sağlayıcıları' olurlar. Buna sırf bir 'kara ütopya' deyip geçmeyin muhterem kârilerim. Orwell'ın kara ütopyası 1984'ün nasıl gerçek bir dünyaya dönüştüğünü zaman gösterdi. Hem daha bugünlerde Sandra Bullock'un Ellen DeGeneres'e konuk olduğu bir programda 'Koreli bebeklerin derilerinden alınan maddeleri derisine enjekte ettiğini söylediği' bir video görüldü. Ne için yapıyor bunu? Daha güzel görünmek için. Peki insanlık böyle birşeyi ilk kez mi yapıyor? Hayır. Zaten balinaların neslini tüketmeye yaklaşmamızın ardında da böyle bir gerekçe var. Yağlarından çok kaliteli güzellik malzemesi yapılabiliyor çünkü.

Aynı sistemin fanatik bir müridi olan Hülya Avşar istediği kadar alınsın, bu, bizi yine alıp şeriatın bir parçası olan 'tesettür'ün hikmetine götürüyor. Evet. Tesettür de, tıpkı şeriatın diğer emirlerinde olduğu gibi, had konulmamış kuvvelerimizi durdurabilmemiz için var. İster kadında ister erkekteki şekliyle tesettür 'görünmeyi esas almayan bir hayatı' mü'minlere aşılıyor. Yani bizi 'görsellikle' değil 'derinlikle' varolmaya yönlendiriyor. Kadının tesettürden hissesi neden daha ziyade peki? Çünkü hem 'güzellik potansiyeli' hem de 'güzelleşme arzusu' olarak baskınlık gösteren o. Hoş, metroseksüellik belası şimdilerde erkekleri de etkiliyor, ama nasıl? Kadınlaştırarak. Bu tarz eğilimleri olan erkeklere dikkat edin. Aslında kadınlaşıyorlar. Ancak kadınlaştıktan sonra metroseksüelleşiyorlar. Metroseksüelleştikçe de kadınlaşıyorlar. Bu tıpkı Max Weber'in tesbitinde olduğu gibi: "Protestanlaşmadan kapitalistleşemezsiniz."

Tesettür görünme ve güzelleşme tutkularımızı 'hadd-i vasatta' yani 'sırat-ı müstakim'de tutmamızı sağlıyor. Bakınız, belki daha acayip misalleri var, ama bizim haberimiz yok. Şu an Batı dünyasında güzellik sektörüne harcanan paralar bilmem kaç Afrika ülkesinin açlık sorununu çözecek nitelikte. Bu bir israf değil midir? Bize sorarsanız, evet, ama kapitalist dünyanın bununla bir sorunu yok. Çünkü o kuvvelerin sınırlanması gerektiğine inanmıyor. İslamsa 14 asır öncesinden buyuruyor ki: "Ey âdemoğlu/kızı, eğer benimle sana öğretilen sınırların içinde kalmazsan, dünyanın (ve de kendinin) dengesini bozarsın. Tesettür de onlardan birisidir. Tesettürle içindeki görünme/güzelleşme arzularına bir sınır çizmezsen, gemi azıya alır, Koreli bebekleri kanını-canın-cildini kendi güzelliğinin hammaddesi kılarsın."

Kur'an-ı Hakîm 'kız çocuklarının öldürülmesinden' bahsettiği zaman biz bunu sadece Kureyş toplumuna ait bir cahiliye âdeti sanıyoruz. Geçmişte olmuş-bitmiş tasavvur ediyoruz. Bu telakki yanlış. Level 16'yı izlediğinizde farkediyorsunuz ki: Hayır. Kız çocukları hâlâ tehlikede. Özellikle sözde geri kalmış toplumların fakir ailelerinde dünyaya gelenler. Onların başkalarının güzellik malzemesi kılınması ihtimali yüksek. Belki bu yapılıyor da. Perde arkasında, tıpkı organ ticareti gibi, kimbilir ne ticaretler dönüyor. Kimler birkaç yıl daha güzel kalabilmek için canlara kıyıyor. Bunlardan onları koruyabilmemizin yolu söze değil fiilî bir tekzibe bağlı. İrademizle sistemin dışına çıkmalıyız. Tesettürle dış güzelliğin varlığın merkezinde olmadığını göstermeliyiz. Bunu başaramazsak daha çok Hülya Avşar'ların bir aylık ekstresi ile yüzlerce çocuk açlıktan ölecek. Sisteme meydan okuma şeriata bağlı. Ona ittibaya bağlı. Tevfik ise Allah'tandır.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Cahil 'işine gelirse' cesur olur

Denize bakmak insanın yükünü alıyor. Anlıyorsun ki, dünyanın tamamı kara değil. Matematik karada icat edildi. Denizde işler değişebilir. 2x2=4 olmayabilir orada. Ayakların seni taşımaya yetmeyebilir. Koşamazsın. Duramazsın. Uzanamazsın. Senin bölgen değil orası. Güçsüzsün. Karaya göre acizsin. Yahut denize bakınca daha net farkediyorsun: Uzaklarda bir yerde suda olsam şimdi, karaya nasıl ulaşırım? Kollarım ne kadar taşır beni? Yüzmeyi de iyi bilmem. O kadar da güçlü değilim. Kara benim ben'liğimi besliyordu. Ondan yaratılmıştım. İddialarım ve hayallerim onda daha gerçekleşebilir duruyordu. Fizik, kestirilebilir bir alandı. Suda o güven yok. O halde onlardan soyunmak vakti. Giysilerim gibi onları da çıkarmalıyım. Korkmalıyım. Çıplaklık korkutucudur.

Bir denizkenarında otursak ve yüzenleri tahlil etsek, karadan uzaklıklarına bakarak kimin özgüveninin daha güçlü olduğunu anlayabiliriz bence. Çocuklar hariç. Onların tabiatı tahlile uygun gelmiyor. Bilmeyenin özgüveni elbette bileninkini geçer. Cahil cesareti denen şey biraz da budur. Buraya da bir parantez açayım: Cahil cesareti ve cehaletin korkusu, ikisi de iddiamızdır. 'İnsan bilmediği şeyden korkar' da deriz, 'Cahil cesur olur' da. Peki cahilin korktuğu veya delice cür'et ettiği alanları ne belirler?

Bence cahil kuvve-i gadabiyesi söz konusu olursa korkar, kuvve-i şeheviyesi mevzubahis ise cesaret eder. Onun hareketleri bir bilginin tetiklediği akılcı bir hareketten çok, kuvvelerin tetiklediği bir yaşam şeklidir. Elbette burada ayrı bir canlı sınıfından bahsetmiyoruz. Ama ayrı bir tabiatı konuşuyor olabiliriz. Kendimizi de bu gözle tahlil etmekte yarar var. Cahil, eğer kuvve-i şeheviyesinin gayretiyle bir işe girişmişse, çok zor caydırılır. Kolay vazgeçmez. Elde etmede inatçı olur. Fakat kuvve-i gadabiyesi söz konusu olduğu anda zarar görme endişesi daha baskın çıkar, ürkmeyi tercih eder. Galebede 'ikna' ile 'icbarın' yer değiştirmesi böylesi bir kuvve tahliliyle daha anlaşılır olabilir. "(...) medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir."

"Aç olan canavara karşı tahabbüp etsen, merhametini değil, iştihasını açar. Sonra döner geliyor; tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister." Muhatabınızın, güçlü olduğunuzu farkettiği anlarda, aniden keskin dönüşler ve korkular yaşadığını görürsünüz kavgalarda. Fakat eğer sizin güçlü veya zarar verici olduğunuzu düşünmüyorsa en büyük vaveylayı koparır! Merhamet göstermenin, alttan almanın zalimin iştahını açması biraz da bu yüzdendir. Kuvve-i gadabiyesi sizden endişe etmezse, artık kuvve-i şeheviyesini kim durdurabilir? Kuvve-i akliye zaten geri planda, onların güdümünde çalışmaktadır. İknaya elverişli değildir.

Bu da ilginç birşey, kendilerinde had konmamış kuvveler, bir yönüyle birbirilerine sınır oluyor. Birisinin uyarılması, diğerinin uçlara kaymasını engelliyor. Belki bu yönlerini çalışarak bir terbiye metodu elde edebiliriz. Bir kuvvenin bizi şeriatın dışına ittiğini hissettiğimizde, ikinci bir kuvveyi tedirgin ederek onu durdurabiliriz. Zaten terbiye-i Kur'anî de böyle yapmıyor mu? Kuvve-i şeheviyenin bizi günaha ittiği yerde azabını, kuvve-i gadabiyenin bizi cihaddan korkuttuğu yerde de nimetlerini hatırlatmıyor mu? Allah Resulü aleyhissalatuvesselamdan zina etmek için izin isteyen genci hatırla. Orada da Allah Resulü, yapacağı kem işe verilecek cevazın dönüp kendisini de bulabileceği ihtimali ile onu korkutmamış mıydı?

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münfer...