esbap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
esbap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2026 Cumartesi

Meleklerin de bir bedeli var

En'âm sûresinin 8 ile 9. ayetleri kısa bir mealiyle şöyle buyuruyor arkadaşım: "Bir de: 'Ona, bizim de görebileceğimiz bir melek indirilmeli değil miydi?' dediler. Eğer biz bir melek indirseydik, elbette iş bitirilir, kendilerine göz açtırılmaz, bir an bile yaşama fırsatı verilmezdi. Eğer peygamberi melek olarak gönderseydik, yine insan suretinde gönderir de, onları içine düştükleri şüpheye yine düşürürdük." Yani, delalet ne kadar şiddetlenirse, bedeli de o kadar ağırlaşıyor. İşaret ne kadar kuvvetlenirse görmezden gelmenin bedeli de o kadar artıyor. Yahut da şöyle söylemek lazım: Gösterişin açıklığı 'farketmeme' ile 'görmezden gelme' arasındaki farkı da açıyor. Bu yüzden meleklerin gelişinin hemen arkası, yine de hidayete müşteri olunmadığında, azaba bakıyor. Ben bunu biraz insanlar arası ilişkilerdeki 'iyilik düzeyine' benzetiyorum. Birisine ne kadar büyük iyilik yaparsanız, ne kadar çok emek verirseniz, ihanetinden o kadar çok sarsılıyorsunuz. Ve o ihaneti en şiddetli şekilde cezalandırmak istiyorsunuz. X kişisinin size yaptığı kanınıza dokunmuyor da en yakınınızın küçücük anlayışsızlığı canınızı sıkıyor. Bu cansıkıntısının arkasında ilişki düzeyindeki şiddetin de payı var. Emek ne kadar şiddetliyse ihanet o kadar canyakıcıdır.

Hakikatin ikinci parçasını da 'rahmet ekseninde' değerlendiriyorum bu yüzden. Cenab-ı Mevla, peygamber olarak bir meleği gönderse bile, onu insan sûretine sokacağını beyan etmesiyle imtihanın zeminini hatırlatıyor bize. Ki Üstad Hazretleri böylesi ayetlerin tefsirini şöyle yapar: "İman ve teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz. Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu'cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye gibi kapalı ve te'villi oluyor..." Belli ki, cehennemi seçecek olana, onu seçtirecek kadar bir 'kapalılık' sunuluyor. Cenneti seçecek olana da onu tanıyacak kadar bir 'açıklık' var. Bu kapalılık/açıklık iradenin hareket edeceği alanın tâ kendisi. Bilginin bedeline razıysan bilmeyi seçersin.

"Evet, izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden..." derken Sahib-i Sözler'in dikkatimizi çektiği de bu dengedir galiba. Nasıl? Belki şöyle: Onun izzeti/azameti mahlukatı tarafından kuşatılamamasını sonuç veriyor. Kuşatılamamak da bilmeyi 'yolculuğa' dönüştürüyor. Önümdeki dağ maketini ânda bilebilirim. Çünkü maket nazarıma sığar. Bilmemin sınırları içindedir. Ama o dağın aslını bilebilmem için belki aylarca sürecek bir yolculuğa ihtiyacım var. Demek ki izzetin/azametin vasfı muhataplarını süreçlere mahkum etmektir. Herkes herşeyi hemen bilemez. Bir padişahın huzuruna elini-kollunu sallayan herkes giremez. Büyüklük nisbetinde aşılması gereken süreçler ağırlaşır. Mahlukiyetimizin sınırları okyanusu kaşıkla bitiremeyeceğimizi hatırlatır. Evet. Cenab-ı Hakkı sebepler perdesi arkasından okumaya çalışıyoruz. Çünkü yaratışının hepsi bize sığmıyor.

Aklın mahiyetindeki 'parçalayarak anlama' yetisinden ötürü önümüze düşen herşeyi parçalıyoruz. Bizim için elma bir parça. Ağaç bir parça. Toprak bir parça. Dünya bir parça. Bu ayrı ayrı bütünlük tanımlamaları sayesinde bilgi bir parça kuşatılabiliyor oluyor bizim için. Bir sınır çekiyoruz. Ve içindeki şeyler hakkında konuşuyoruz. Çizgi çekmediğimizde konuşacağımız birşey kalmıyor. Çünkü akıl sınırsızı kuşatamıyor. O yüzden, İzzet/Azamet Sahibi'nin sebepleri aklın nazarına perde kılmasında 'rahmet ciheti' hâkimdir. Eğer tüm oluşlar Onun kudretinin sınırsızlığı içinde bilişimize uğrasaydı hiçbiri hakkında konuşamazdık. Çünkü kavrayamazdık. Bizim için bilginin konusu olmazlardı. Yaratılışı bir süreç, bence bu sürecin nâmı Rububiyettir işte, içinde gördüğümüz için tefekküre meydan açılıyor. Fakat aynı meydan imtihan da oluyor. Zira parçaladığımızı tekrar birleştirmeyi unutuyoruz. Evet. Elmayı, ağacı, toprağı, dünyayı vs. parça parça gördük. Parça parça konuştuk. Fakat hilkatte hepsi birdi. 'Ezel' denilen zamanı aşkın manzar-ı alâda bir görünüyordu. Bir takdir edilmişti. Bir kaderin detaylarıydı. Bir 'Ol!' emrinin parçalarıydı hepsi. Yani hepsinin birden nazarımıza girmemesi 'hepsinin birden mahluk olduğu gerçeğini' değiştirmezdi.

Bunu şöyle bir temsille zihninize takrib etmek isterim: Dünyanın küreviyeti sebebiyle açık denizlere bakarken bir geminin nazarınıza giriş şekli parça parça olur. Yani önce dumanı girer. Sonra bacası girer. Sonra üst kısmı girer. Sonra tamamı görüşünüze sığar. Gemi aslında bir bütünlüktür. Fakat sizin sınırlılığınızdan dolayı, görüşünüzde bir sınır vardır yani, hepsini aynı anda göremezsiniz. Yuvarlak dünyanın o mesafesinde gözünüze girebileceklerin miktarı bellidir. Ve gözünüze girecek/girebilen miktar sizi eşyayı parçalı bir şekilde algılamaya zorlar. Fakat "Hakikatte gemi nedir?" diye sorsam aklınız bu parçaları zihninizde birleştirir. Cevabı "Şöyle şöyle bir gemidir!" diye yapıştırıverir. İşte, normalde hep bunu yapan akıl, mevzu 'Uluhiyeti' kavramak kadar yukarıya çıkınca, parçaları birleştiremiyor. Elmaya ağacı, ağaca toprağı, toprağa dünyayı, dünyaya uzayı vs. neden görmek gibi cevaplar üretiyor. Bu tıpkı bacasını yaratanı yine geminin gövdesi görmek gibidir.

Gözümüze bir öncelik-sonralık ilişkisi içinde görünmeleri, hâşâ, öncekini 'sonrakini yaratan' diye tayin etmekle isabet ettiğimizi göstermez. Yaratılışın bize bu sınırlılık içinde göründüğünü gösterir. Susan Sontag'ın o meşhur deyişiyle: "Zaman, herşey bir anda olmasın; mekan ise hepsi bizim başımıza gelmesin diye var." Bu Hüda'nın rahmet eseri olarak böyle. Hepsini birden kavrayamayız çünkü. Hepsini birden yaşayamayız. Bu bizim mahluk olmamızdan kaynaklanan bir sınırlılık. Biz yaratıldık. Yaratıcı değiliz. Elimizde sonsuz bir biliş yok. Sonlu bilişler sahibi olmanın bedeli de yaratılışı süreç içinde tanımaktır. Yani Uluhiyeti 'Rububiyet' sûretinde görmektir. Buradan 'haddimizi bilmeye' doğru yönelmemiz gerekirken müşahedemizi 'bilmenin tek şekli' olarak mutlaklaştırıp oradan hilkat hakkında kestirme hükümler vermeye varmamız doğru değil. Manzara bizim gözümüze parça parça sığıyor diye 'parçaların birbirini yaratması' diye bir zaruret yok.

Yine en başa dönüp "Peki insanlar neden müşrik oluyorlar?" sorusuna da cevap vermeye çalışmak istiyorum. Mürşidim yine bir yerde diyor ki: "Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb-ı Haktan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbab vazedilmiştir..." Evet. Ben, burada zikredilen 'hedefi değiştirmek' meselesinin, 8. ayetle bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Zira hedef değiştirilemediğinde 'izzet/azamet' hakkı olarak gerek başa gelecek bir azap var. Cumhurbaşkanına hakaret etmenin bir bedeli var. Fakat kötü giden ekonomiye söverseniz böyle bir yaptırıma maruz kalmazsınız. Çünkü araya bir perde girmiş olur. Ve perde bir te'vil şansı verir. "Ben ona demedim!" diyebilirsiniz. Hakikaten de aklınıza o gelmemiştir. Ancak doğrudan ona terbiyesizlik etseydiniz illa bedeli olurdu.

Ateist, deist, panteist, putperest, naturalist, materyalist, budist, yahudi, hristiyan vs. Bütün bu şirk ehlinin şirkte bırakılması da onların hakettiği azabın tehiriyle ilgili olabilir. Yanlış okumaları arttıkça, buna bağlı olarak şekvaları/şikayetleri çoğaldıkça, perdeler kalınlaştırılıyor olabilir. Yani, Allah Teala hakkındaki suizanları, bu suizannın bedeli ağır olacağı için, onları başka itikadlara sevketmek sûretiyle yine haklarında bir rahmet takdir edilmiş bulunabilir. Âdem aleyhisselam bir yasak meyve yemekle cennetten kovuldu. 

Nice seneler tevbe etti. Ancak tevbesi kabul olundu. Bizlerse, Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın müjdesiyle, çok daha kolay şartlarda tevbesi kabul edilenleriz. İnşaallah. Onda öyle bizde neden böyle peki? Çünkü o kendi şartlarında bir günah işledi. Biz kendi gafletimizde günahlar işliyoruz. Bizim sınırlılığımız/aczimiz Mevla Tealanın rahmetini celbediyor. Hakettiğimiz şiddette davranmıyor. Affının kapılarını sonuna kadar açıyor. Eğer izzet/azamet gereği gerilmiş perdelere sahip olmasaydık, âdâb bilmezler olarak, o Sultan'ın huzurunda çok terbiyesizlikler edecektik. Kendi başımıza da çok işler açacaktık. Materyalist de belki Allah'a nice bühtanlar edecekti. Şimdi sebepler tahtında boğuşup duruyor. Fakirliği ekonomiden, petrolü Amerika'dan, mutsuzluğunu anne-babasından vs. bilerek korunuyor. Ona zaman kazandırılıyor. Bu gafletleri olmasaydı hepsini tutup Mevla Tealaya verecekti. Peşine de kimbilir ne hakaretler takacaktı. Küfrüyle şuurca da huzurdan kovuldu. Zaten küfür şuurca huzurdan kovulmaktır. Allah'ın hasmına kendisini unutturmasıdır. Gafletse günahkârın unutkanlığıdır. Ne diyelim arkadaşım? O Rahman u Rahim bizi hem küfürden hem gafletten muhafaza eylesin. Huzuruna layık edeple edeplendirsin. Âmin.

Meleklerin de bir bedeli var

En'âm sûresinin 8 ile 9. ayetleri kısa bir mealiyle şöyle buyuruyor arkadaşım: "Bir de: 'Ona, bizim de görebileceğimiz bir mel...