Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Cennete basmak da bir imtihandır

Annesiyle, evliliğinin bitmesine neden olacak kadar, büyük sorunlar yaşamış bir tanıdığıma "Cennet annelerin ayakları altındadır!" hadisini hatırlatmıştım bir zamanlar. O da bana şöyle cevap vermişti: "Aleyhissalatuvesselam Efendimiz elbette doğruyu söylüyor. Âmenna. Fakat benimkinin diğer ayağının altında da bir cehennem var..." Ben de aynı hadisi düşünüyorum bu sıralar. "Belki" diyorum "bunun Aleyhissalatuvesselam Efendimizin yetimliğiyle de bir ilgisi vardır." Düşünsenize, o küçük yaşlarda annesiz kalmışsınız, subhanallah, bir parça 'cenneti yitirmişlik' hissi oluşmaz mı?

Hem herşeyin cenneti, bir anlamda, geldiği yerdir. Varlığa ilk çıktığı yerdir. Sılasıdır hem. Hem sıla-i rahimidir. Âdem aleyhisselamın cenneti, dünyaya oradan indirildiği için, hakiki bir cennettir. Âdemiyet sırrıyla biz de orayı özleriz. Evet. Fakat bizim de dünyaya üzerinden gönderildiğimiz küçük cennetlerimiz var. Onları yitirdiğimizde biz de bir 'cennet yitirmiş' yoksulluğu yaşıyoruz. Elbette herbirimiz aynı şiddette yaşamıyoruz. Çünkü o cennete muhabbetimizi aynı şiddette tutamıyoruz.

Lakin, vatanı kadarcık olsun, bir cennet yitiren güçsüzleştiğini hissediyor. Öyle ya, vatan, insanın üzerinde kendisini güçlü hissettiği yerdir. Ait hissettiği yerdir. Tamam hissettiği yerdir. Tanıdık hissettiği yerdir. 'Toprağından yaratılmış' hissettiği yerdir. "Bayramlarda nerede olmayı özlerseniz orası vatanınızdır!" derler. Ben bu hakikate biraz da Bediüzzaman Hazretlerinin acz/fakr tefekkürünü eklemek istiyorum. İnsanın vatanı oradayken aczinin/fakrının dahi lezzetli geldiği yerdir. Ve annesi hakikaten böyle bir cennettir onun için. Zayıflıkların korkulası şeyler olmadığı bir kucaktır.

Ne diyor yine mürşidim, Üstadım, efendim bu makamda: "Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse, 'En leziz ve en tatlı haletin nedir?' Belki diyecek: 'Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokatından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.' Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar."

Yetim Sultan aleyhissalatuvesselamın, cennetini, annesinin ayaklarının altında tarif etmesi o yüzden bana hiç garip gelmiyor. Mübarek kalbinin inceliğine bir delil tutuyorum bunu da. Evet. Mümkündür. Ve de öyledir. Ayaklarının altında olduğuna göre, anne nereye giderse, o cenneti de beraberinde götürür. Yahut da şöyle söyleyelim: Çocuk, annesinin ayaklarının altında, böyle bir cenneti düşler. Belki sezer. Kokusunu alır. O yüzden ayaklarının dibinden ayrılmaz. Uzakta kaldığında güvensiz hisseder. Ve, en önemlisi, ayaklarının altında cennet olan 'kadın' değil 'anne'dir. Her kadın anne olamaz. Belki her anne de 'anne' olamaz. Tıpkı her evladın hakkıyla evlat olamayışı gibi...

Yaşarken çok azımız annemizin değerini bildik. Ben de kendimi bilenlerden saymıyorum. İmtihan dünyası. Onunla tartıştığımda bazen odamda ağlardım. "Allah 'Öf bile demeyin!' buyuruyor. Benim halime bak. Nasıl olacak bu iş?" derdim. Verdik-veremedik, imtihanın süresi de oldu, annem rahmet-i Rahman'a göçtü. Arkasından hayır yollayarak aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. "Ölülere Kur'an okunmaz!" diyenleri öldürmeyi içimden en çok geçirdiğim zamanlar böyle zamanlar oluyor. Bizim bu yangınları aşmamızın, Allah'ın bir bahşı olarak, ruhlarına hediye göndermekten başka hangi ümidi var? Şimdi bu bedbahtlar son ümidimizi de çalmaya çalışıyorlar. Eğer mezarları başında oturup, bir parça Kur'an okuyup, ölmüşlerine bağışlayamayacaksa, insan, nasıl tevbesini yapacak? Aynen. Ölülerimize Kur'an okumak yaşarken eda edemediğimiz haklarına karşı da bir teselli mesabesindedir.

Anne cennettir. Âmenna. Fakat her anne bu cennetliğin hakkını veremeyebilir. Her evlat da cennetinin kıymetini bilmeyebilir. Tamam. Amma ikisi de illa kanuna dahildirler. Cennetlik hukuku haklarında câri sayılabilir. Lakin, 'kedi-köpek anneliğini' sahici anneliğe tercih edenler, ayaklarının altında cennet gezdiremeyeceklerini de kabullenmiş olurlar. (Gezdirdikleri ancak köpek olur.) 

Hayvanlar cenneti bilmez. Hayvanlar cennete gitmez. (İstisnalar dışında.) Cennete gidecek olan insandır. Tasmasız gezdirilen insan. Annelerin de bu hadis-i şeriften bir dikkat öğrenmeleri lazım. Ayağının altında cennet gezdirenlerden olmak onlara da bir nasihattir. Ahvallerini, bu nasihatin rehberliğinde, cennet-misal hâle dönüştürebilirler. Hatta bu hadiste erkeklere dahi bir nasihat var. En azından mü'min kullar için ayaklarımızın altında cennetler gezdirmeliyiz. Bir kapıdan girdiğimizde kimse cehenneme denk gelmiş gibi ürker olmamalı... Hülasa: Cennete basmakta herkese bir imtihan var. Bastığımız yerlere toprak diyerek geçmemek gerekiyor.

8 Mart 2018 Perşembe

İslam'da kadınlar günü neden yok?

Cenab-ı Hakkın her işinde rahmetinin izi var. Bilmem bana katılır mısınız? İslam'ın kimi ibadetler için yıl içinde hususi zaman tayini yapmasını 'omuzlarımızdaki yükün azaltılması' gibi de görürüm. Neden? Belki biraz şundan: Birşeyin günü olduğu zaman diğer günler onun yükünden kurtulmuş gibi hissederler kendilerini.

İslam'da kurbanın günleri var. Orucun günleri var. Haccın günleri var. Bazı farzların onlara ayrılmış vakitleri var. Bu tayin aynı zamanda diğer zaman dilimlerindeki sorumluluğumuzu düşürüyor. Bir ölçüde yükümüzü sırtımızdan attığımızı hissediyoruz. Bir dahaki sefere kadar dinleniyoruz. Bekliyoruz. Güçleniyoruz. Toparlanıyoruz. Fıtratımızda varolan bir hakikat bu. Faturamızı ne zaman ödeyeceğimizi bütün bir ay düşünmemek için bile ona belirli günler tayin ediyoruz. Yalnız o gün hatırlamakla rahatlıyoruz.

Ancak insanlar arası hukuka dair şeylerde, fehmettiğim kadarıyla, böyle bir gün anlayışına sahip değiliz. Anneler günümüz yok mesela. Neden? Çünkü güzel ahlakın günü olmaz İslam'da. Böylesi meselelerde sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman dilimine iman etmemişiz. Kadınlar günü de açımızdan öyledir. Kadınlara karşı sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman yoktur ki günü de olsun.

Batı'da böylesi günlerin tayini/tesbiti o hususlardaki ihmallerin neticesi olarak gelişmiştir. Yani ihmallerin bir ölçüde telafisi için geliştirilmiştir. İslam şeriatı insan hukukuna dair hususları ihmal etmemiştir ki böylesi günlerle o eksiğini itmam etsin. Tamamlasın.

Şimdi biraz da şu soruyla yüzleşelim: Böylesi 'belirli günler' ilgili oldukları şeylere dair sorumluluklardan kaçmamızı mı sağlıyor yoksa sorumluluğumuzu mu arttırıyor? Eğer, Batı toplumu gibi, bu gibi sorumluluklardan hepten bir haber bir zemine sahip olsaydık, evet, belki de bugünler dünyamıza şu manaların duhülüne sebep olacaktı. Ancak, ebeveyne 'öf' bile demeyi yasak bilmiş bir toplumda anneler günü icad ettiğiniz zaman, bu, insanlarda 'bütün bir ömür sorumluğu oldu şeyden azâd edilmişlik hissi' doğuruyor.

Ya bunu doğuruyor yahut da ötekini anlamsızlaştırıyor. Huzurevine bıraktığı bir annesi olmayan, belki de annesiyle zaten aynı evde yaşayan bir evlat, anneler günü ne yapacağını bilemiyor. Anne de aynı hissi yaşıyor. Bu bizim üzerinde yükseldiğimiz değerler manzumesiyle ilgili birşey. Kimliğimizle ilgili birşey.

Şöyle bir örnekle zihnimize yaklaştırmaya çalışalım ifadesini arzu ettiğimizi: Beş vakit ve her gün kıldığımız namazlar yerine bize 'namaz günü' diye bir gün verilseydi ve denilseydi ki: "Namazın önemini bu günde anacağız!" Bu bir müslüman için tuhaf olurdu. Çünkü dindarlar için günün tamamı namazdır. Namazın günü yoktur ki. Zannederim böylesi günlerde yaşadığımız 'ayağımızı nereye basacağımızı şaşırma' hissi biraz da kökenlerimizdeki tanım farklılıklarıyla ilgili. Ya onunla yahut da artık böylesi başlıklara 'gün ayarlayacak' kadar onlardaki dikkatimizi/özenimizi yitirmekle...

Nihayetinde mürşidimin şu ifadelerine geliyorum: "Asya'da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa'yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi, körü körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü, Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz."

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...