Basar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

27 Haziran 2022 Pazartesi

Peki ya Bediüzzaman Kur'an'ı neden bitiremedi?

Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'da neden bütün ayetleri tefsir etmediği üzerine bir tartışmadan sonra Prof. Dr. Bilal Saklan Hoca'nın Muhaddis Sûfiler isimli eserinde rastladım şu bilgiye: "Ebu'l-Abbâs hergün bir hatim indirir. Ramazanlarda ise bir günde üç hatme çıkardı. Yalnız onun Kur'an'dan istinbat niyetiyle yaptığı hatim on küsur sene sürdü. Vefat ettiğinde bu hatmi tamamlayamamıştı." Dalgınlaştım biraz bu satırlardaki hikmet üzerine. "Demek" dedim. "Ayete nasıl bir niyetle müracaat edersen onu buluyorsun. Damlaları sayayım dersen damlalar sayılıyor. Deryasına doyayım dersen deryasının dibi bulunmuyor."

Sonra A'râf sûresinin 203. ayeti dikkatimi celbetti arkadaşım. Hani orada 'hâżâ besâiru min rabbikum' buyruluyor. Birçok meal çalışmasında bu ifadeye "Rabbinizden gelen basiretlerdir!" karşılığı verilmiş. (İçlerinde Diyanet İşleri, Diyanet Vakfı, Hayrat Neşriyat vs.'nin de bulunduğu ondan fazla meal çalışmasının ortak karşılığı denilebilir.) İşte bu karşılık kalbimi alıp Risale-i Nur'dan bazı bahislere götürüyor:

"Kur'ân-ı Hakîmin kelâm-ı ezelîden gelmesi ve bütün asırlardaki bütün tabakat-ı beşere hitap etmesi hasebiyle, mânasında bir câmiiyet ve külliyet-i harika vardır. İnsandaki akıl ve lisan gibi, bir anda yalnız bir meseleyi düşünmek ve yalnız bir lâfzı söylemek gibi cüz'î değil, göz misillü muhît bir nazara sahip olmak gibi, kelâm-ı ezelî dahi bütün zamanı ve bütün tâife-i insaniyeyi nazara alan bir külliyette bir kelâm-ı İlâhîdir. Elbette Onun mânâsı, beşer kelâmı gibi cüz'î bir mânâya ve hususi bir maksada münhasır değildir. Bu sebepten, bütün tefsirlerde görünen ve sarahat, işaret, remiz, îma, telvih, telmih gibi tabakalarla müfessirînin beyan ettikleri mânâlar, kavaid-i Arabiyeye ve usul-ü nahve ve usul-ü dine muhalif olmamak şartıyla, o mânâlar, o kelâmdan bizzat muraddır, maksuddur."

Kuantum fiziğine ilgi duyanlar 'dalga hareketi' ile 'tanecik hareketi' arasındaki farka aşinadırlar. Meşhur Çift Yarık Deneyi de mesmuatlarındandır. Gözlemcinin nazarı nasıl birşeyse nesnenin hareketini etkiler sanki. Hayret ki hayret. Fakat müslümanlar buna şundan evvel aşinadır: "Ameller niyetlere göredir."

Metne geri dönelim. "Göz misillü muhît bir nazara sahip olmak!" Nedense iktibasın mecmuundaki hakikat bana mezkûr 'basiret'in tefsiri gibi geliyor. Şimdi soracaksın haklı olarak: "Kur'an ayetleri nasıl basiret olur?" Ben de diyeceğim ki: "Kur'an'ın sözlerine göz nazarıyla bakarsan bu sırrı kavrayabilirsin." 

Söz yalnız söyleyeceğini söyler. Gözse görebileceklerinin hepsine kasteder. Manzarayı sarar. Hatta bu eşikten İşaratü'l-İ'caz'daki şu metne de bir parça yaklaşabilirsin: "İnsanların fehimlerine göre Cenâb-ı Hakkın hitâbâtında yaptığı bu tenezzülât-ı İlâhiye insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlâhî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur'ân-ı Kerimin üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avâm-ı nâsın gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür."

Demek biz Kur'an'dan söz değil göz alıyoruz. Onlar, söze benziyorlar, ama elbette beşer sözü gibi değiller. Sözümsü gözler onlar. Sözün söylediği bitebilir. Ama gözün gördüğü bitmiyor. Yahut da şöyle söylemeli: Eğer Kur'an'ın sözlerine göz nazarıyla bakarsak hakiki basiretine eriyoruz. Onun manasındaki külliyet, sözü sözde bitirmemekle, bir bakış açısı (hatta yaşam açısı) kılmakla inkişaf ediyor. 

Belki insan idrakiyle Kur'an'a bu hizmeti de veriyor. Evet. Suya atılan taş dalga başlatır. Kuma atıldığında bu olmaz. Taşı sinesine alacak yumuşaklık lazımdır dalga için. Lâtif kalpler Kur'an'ın nücumuna su hizmeti de veriyor olamaz mı? Canını, ömrünü, nazarını, tefekkürünü, zamanını kelamullahla yoğurarak yaşayan bir tefsir oluyor yani insan. Sırf okumak değil bu. Metnin içinde yaşamak. Metinle yaşamak. Gönlüne basmak onu. Kevnî ayetler ile kelamî ayetlerin arasında berzah olmak. İkisini birbirine kendi âleminde dokumak. İkisine birden dokunmak. Ayeti okumaktan aşkın olarak onu başımızın üstünde, gözümüzün önünde, gönül gözünde taşımak. Niçin? Herşeyi o okusun diye. O okuyup bize aslını söylesin. 

Bizde görünsün. Biz aradan çıkalım. Biz 'ben' olarak azalalım. Reşha olalım. Hakikat güneşini görünce buharlaşalım. Biz eksiğiz çünkü. Biz sınırlıyız. Bizde yalnız basar var. Basiret basardan üstündür. Evet. Göz yalnız gördüğünü bilir. Basiret görülmeyenleri de sezer. Kur'an bizi söz değil göz sahibi yapıyor. "Mü'minin ferasetinden çekinin. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar!" hadisi belki biraz da bunun müjdecisi. Ve belki Kur'an'ın sözünün göz olduğunu düşünenlerin ömürleri de hatimlerinin sonuna gelmeye yetmiyor. Bu onların/eserlerinin eksikliğinden değil. Kaşık okyanusa kastettiğinden. Öyle ya. Yetirebilir mi hiç arkadaşım?

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...