Algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Algı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

22 Şubat 2015 Pazar

Fazla NLP itikadı bozar mı hocam?

“Onlar öyle kimselerdir ki, halk onlara ‘İnsanlar size karşı toplandı, onlardan korkun!’ dediği zaman, bu onların imanını arttırdı ve dediler ki: ‘Bize Allah yeter, ne güzel vekildir O.’“ Âl-i İmran sûresi, 173.

Mü’minin varlık algısı ister istemez iyimserdir. Ayrıca bir gerekçe gerekmez. Allah’ın marifetinden gelen bir sezgi; yani esma, sıfat ve şuunat bilgisi; o marifet içindeki muhabbetullah; Yaradanın güzelliğinden gelen güzel düşünüş; algısını iyimser kılar. Ali Şeriatî’nin İslam Bilim’de söylediği gibi: Tevhid sadece kulun Allah’a bakışını değil eşyaya bakışını da etkiler. Bütün âlemlerin aynı Rabbü’l-Âlemîn’in tasarrufunda olduğuna iman edenler için âlemlerden hiçbirisi artık düşman olamaz. Çünkü varlık, aynı kudret elinden çıkmış olmaları hasebiyle, çatışık ve çelişik olamaz.

Şirkin bölünmüş teolojisiyse çatışmaya ve çelişmeye müsaade eder. “Hayat bir cidaldir!” mottosunun itikadında şirk barındıran coğrafyalardan çıkması şaşırtmaz bu yönüyle. Evet. Enbiya sûresinde kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi:“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulurdu.” Doğrudur. İlah sayısının birden fazla olduğunu sanrıladığınız bir âlemde sonsuzların sınır kavgası kaçınılmazdır. Ha, âlemde hakikati yoktur bunun, ama müşriğin varlık tasavvurunda vardır.

“Evet, her hakikî hasenât gibi, cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayretle seyredecek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyrukluyıldızı görse, yerde titrer, ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer.”

Dikkat ederseniz: Bediüzzaman’ın ‘cesaret’ ve ‘iman’ arasında kurduğu ilgi bir ‘bastırış’ değil. Hayır. Korkunun vesilesi olan şeyleri ‘doğru şekilde anlamlandırmaktan’ kaynaklanan bir içhuzur şeklindedir o. Eski Said döneminde de bunu ‘tren ve çocuk’ misaliyle şöyle izah eder:

“Bu dabbetü’l-arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetü’l-arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümüyle bağırarak tehdit ediyor. ‘Bana rastgelenlerin vay haline!’ dediği halde, o mâsum, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve harika bir cesaret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetü’l-arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: ‘Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın.’ (...) Bu mâsum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî veya Herkül-ü Yunanî, o acip kahramanlıklarıyla beraber, tayy-ı zaman ederek o çocuğum yerinde bulunduğunu farz ediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde, birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdit hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!”

23. Söz’ün 2. Nokta’sında ise bu analizi geleceği-geçmişi de içine alacak şekilde daha geniş uygular: “İşte, enâniyetine itimad eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına müptelâ olan adam, o vakıada evvelki halime benzer ki, o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd malûmatla, zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde ve adem-âlûd bir zulümat içinde görüyor. İstikbali gayet fırtınalı ve tesadüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi bir Hakîm-i Rahîmin birer memur-u musahharı olan hâdisat ve mevcudatı muzır birer canavar hükmünde bildirir...”

Acılar nasıl açıklanmalıdır o zaman peki? el-Cevap: “Ukul-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz’îdir.” Yani varlık bizim onu anlamlandırışımıza göre anlam kazanan nötr bir durumda görülmemelidir. Allah varlığı esmasının, sıfatlarının ve şuunatının gereği olarak ‘hayır’ üzere yaratmıştır. Bizim suistimalimiz onu ‘bizim adımıza’ şer yapar. Hatta bunun rayihası külliyatın her yerine öylesine sinmiştir ki: ‘Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak’ pek fena bir memlekete düşmez. Ya? ‘Nazarında pek fena bir memlekete düşer.’ Yani memleketin fenalığı kendisinden değildir. Nazardandır. Yani bakıştaki arızadandır.

Peki ben bütün bunları neden yazdım? Çünkü bakış açımızdaki sorunların zamanla itikadı da etkileyen bir yanı olduğunu düşünüyorum. Varlığı algılayış şeklimizin kalbimizde yakılacak nurla bir ilişkisi var. Yahut da şöyle söyleyelim: Kalbimizde yanan nurun, duvarımızda asılı Mushaf’ın, dilimizdeki kelime-i şahadetin bizden istediği bir ‘nazar’ var.

Bir de ahirzamanın dayattığı bir vehmî açı var. Haklılığı kuvvette bilen, varlığı düşman olarak gören, hayatı mücadeleden ibaret sayan, hedefini menfaat düşünen, muvaffakiyeti takvayla değil kazançla ölçen bir nazar bu. Bir nümunesine de meşhur bir ‘NLP Uzmanı’nın twitinde gördüm. Şöyle diyordu: “Gelecek düşmanınızdır! Çabalayıp dostunuz yapamazsanız sizi kölesi yapar!” Doğrusu buna katılmak mümkün mü? Gelecek, tıpkı biz gibi Allah’ın bir mahluku olarak, düşmanımız olabilir mi? Varlık böylesi bir çelişkiye müsait mi? Bu tevhide uyumlu bir düşünce mi?

İşte payımıza düşen bireysel tecdid arkadaşım: Yüzümüzün kapitalizmin kurguladığı başarı formüllerine değil sünnete dönük olması lazım. Çünkü kainat seküler düşünceye göre yaratılmadı. Allah geleceğimizi düşmanımız kılmadı. Çabalayıp küfürle, gafletle, fıskla onu kendimize düşman etmezsek hep dostumuz olacaktır. Mü’min varlığa böyle bakmalıdır. Saadeti buradan gelir. Bu nedenle kadere suizan da barındıran mezkûr sözün itikadî anlamda iyi çağrışımlar içermediğini düşünüyorum.

NLP gibi tastamam dünyevî bilgi alanlarının böylesi aforizmalar ardından itikadımıza yönelik saldırılar yapmasına karşı uyanık olmamız gerektiği kanaatindeyim. Evet. Ebubekir Sifil Hoca’nın da İslam ve Modern Çağ kitabında dediği gibi: “Dikkat edilecek nokta: Kitap okurken bilincimizi teyakkuz halinde bulundurmak, kimden sadır olursa olsun ve ne şekilde takdim edilirse edilsin, itikadî sahaya taalluk eden ‘aykırı’ görüşleri eleyecek zihin duruluğunu elde etmek...” Asıl meselemiz budur. Buna sahip olduğumuzda gündemimize sokulanları tahlil edebilme yeteneği de kazanacağız. Demek ki: İtikadımız kalbimize girecekler için seçici geçirgen bir hücre zarı mesabesindedir. Cenab-ı Hak hidayetinden ayırmasın. Âmin.

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...