Sıfat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sıfat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

25 Ocak 2018 Perşembe

Fırtınayı arkamızda bırakmak için

Bu da Risale okurken farkettiğim birşey oldu arkadaşım. İnşaallah doğru farketmişimdir. Farkındalığımın özetiyse şudur: İsim, failin 'fiilin küllünde' görünen yanıdır. Sıfat, failin 'fiilin künhünde' görünen yanıdır. Şuunat, failin 'fiilin devamlılığında' görünen yanıdır. Ne demek bunlar? Elimden geldiğince izah etmeye çalışayım. 'Elimden geldiğince' diyorum. Çünkü zor. Tevfik ise Allah'tandır.

Bir örnek üzerinden somutlaştırmayı deneyelim: Odanızdaki masa 'yalnız varlığına yöneltilmiş bir dikkatle' size bir 'eser' olduğunu söyler. Çünkü vardır. Biraz daha üzerine odaklandığınızda 'yalnız bütünlüğüne yöneltilmiş bir dikkatle' size bir 'faili' olduğunu söyler. Çünkü her eser bir fiil/fiiler sonucudur. Yapıttır. Yapılmıştır.

Oradan 'isme' gidilen bir yol bulunur. İsimler fiilerin faillerini 'teşhis etmek' veya 'hatırlamak' veya 'tanımlamak' için üzerlerine bıraktığımız işaretler gibidir. Yapıtı yapan Yapan'dır. Masayı yapan Marangoz'dur. Duvarı yapan Duvarcı'dır. Sonra siz 'bütüne gösterdiğiniz dikkatin üzerinde bir dikkatle' eserdeki detayları okumaya girişirsiniz. Eserin 'tek bir fiilin' değil 'birbiriyle ilgili birçok fiilin' sonucu olduğunu farkedersiniz. Fiiler ziyadeleşir. Fiilerin ziyadeleşmesi faili de isimlerden aşkın şekilde tarif etmeyi tetikler.

Her nesnede 'varolması varoluşun zaruriyatından olmayan' ama 'varoluşuyla eserin varlığı daha da muhteşemleştiren' 'hikmetli artılar' nazarınıza çarpmaya başlar. Mesela: Örnekteki masa 'varoluşu onu buna mecbur etmediği halde' süslenmiştir, renklendirilmiştir ve/veya şekillendirilmiştir. Bütün bu artıları ustasının/failinin 'sadece bir fail olmaktan öte' meziyetlere de sahip olduğunu gösterir. Çünkü eserde varolmaktan fazlası vardır. Bir özen vardır. Bir sanat vardır. Bir güzellik vardır. İnceliklerin böylesi bir derinlikle okunmasından isimlerin üstünde ('üstünde' demekten kastım 'bütün isimler için geçerli olmak'tır) bir sıfatların farkındalığı/bilgisi ortaya çıkar.

Demek ki o usta 'sadece bir Yapan' değildir. Fazlasıdır. Marifetinin (tabir-i caizse) detayları eserinin küllünde görülen fiilden de aşkındır. O sanatkâr usta, yaratışında, farklı seviyede veya türden incelikleri de gözeten bir ustadır. Sanatı lahana yaprağı gibi içiçe sarılmış, birbirine dolanmış, hatta birbirine dokunmuş, güzelliklere sahiptir. Örneğin: Yaptığını güzel yapmayı seven bir ustadır. Gözün neyi beğeneceğini bilen bir ustadır. İnsanın neyi seveceğini bilen bir ustadır. Eylemekten öte estetik bir murada da sahiptir.

Bu okuma, masanın sadece bütününe değil, detaylarına da gösterilmiş bir dikkatin sonucudur. Detaylar, işte böylece, ustanın fail olmaktan öte yanlarını bize fısıldar. Ancak iş burada da bitmez. Bu kez bakışınız detaylardan çıkar, masanın bütününden yükselir, aynı ustanın yaptığı bütün masaları bir anda kuşatır. (Onlardaki detayları da bir anda kuşatır.) Artık burada görülen eserdeki 'bütünlük' değil eserler dizisindeki 'tekrar'dır. Yani tekrarlanan fiilerin bütünüdür.

Kanundur. Daha doğrusu: Fiilerdeki devamlılıktır. Bu usta yaptığı bütün masalarda aynı hassasiyeti gözetmekte midir? Eğer gözetmiyorsa belki de denk geldiğimiz şu masa bir istisnadır? Ve biz bir istisnadan ustanın ahlakına dair çıkarımlar yapamayız. Çünkü istisnalar kaideyi bozmaz. Fakat özenli bir tekrar ancak kasıtla olur.

Ahlak ise kaide okumalarından çıkar. İşte, bu noktada, fiilerin devamlılığı üzerinden yaptığımız okumaların bilgisine ihtiyaç duyarız. Bakarız ki mesela: Bu usta yaptığı tüm masalarda aynı inceliği gözetiyor. Aynı detayları kotarıyor. Aynı hassasiyetleri koruyor. O zaman sıfatların üstünde bir bilişle 'şuunatın marifetine' ulaşırız. O ustanın bu sanatları yapmaktaki devamlılığının kendi zatındaki bir kemalden ve o kemale işaret eden bir şuunattan kaynaklandığını, varlığın 'zorunda bırakması' veya 'öyle icap ettirmesi' işi olmadığını görürüz. Bu bizi, elhamdülillah, artık eşyadan bağımsız bir bilişe ulaştırır. Varlıktaki değişimlerin sıkletinden kurtuluruz. Kalbimizdeki imanı da, inşaallah, kurtarırız.

Tıpkı fırtınalı bir deniz yüzeyinin altındaki derinliklerde fırtınadan eser olmaması gibi, bize de öyle gelir ki, artık dünyanın üzerinde ne olursa olsun varlığa bakışımızı değiştirmez. Büyüklerimize "Mevlam görelim neyler. Neylerse güzel eyler!" veya "Kahrın da hoş. Lütfun da hoş!" dedirten sır budur. Ustayı şuunat düzeyinde bilmek, aynı zamanda, eşya ile bağlı okumalardan bağımsız olarak onu bilmektir. Daha doğrusu: Aşmış olarak bilmektir. Böyle bir bilgi elbette varlıkta yaşanan karmaşadan etkilenmez.

Nüanslarını şöyle bir örnekle anlatabilirim sanırım: Yeni yeni tanıdığınız bir insanın ahlakını fiillerinden okumaya çalışırsınız. Kadim dostunuzun fiilerini ise ona dair marifetinizle yorumlarsınız. Yabancınız size selam vermeden mi geçmiştir? Bunun tekrarı elbette onun ahlakında bir kemliğe işaret edebilir. Ancak dostunuzun birkaç kez selamsız yanınızdan geçmesi sizi telaşlandırır. Küsmüş müdür? Bir endişesi mi vardır? Kafasını meşgul eden ve çevresine dikkatini azaltan bir derde mi sahiptir? Olabilir. Hepsi olabilir.

Toparlarsam: Şuunat okuması eşyadaki değişimlerin zatın kemali üzerinden okunduğunu/anlamlandırıldığı bir düzeydir. İsim okuması ise eşya üzerinden zatın anlaşılmaya çalışıldığı bir düzeydir. İkisi de mübarektir. İkisinin de yeri vardır. İkisi de çok kıymetlidir. Ancak ikinciye erişince elde edilen huzur bir başkadır.

Ah arkadaşım, sözü çok uzattım, bütün bu söylediklerim mürşidimin şu metnini okurken lütfedildi kalbime işte:

"Nasıl ki, mükemmel, muhteşem, münakkâş, müzeyyen bir saray mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkâşlık, bizzarure, mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve 'nakkâş' ve 'musavvir' gibi ünvan ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi, şüphesiz, o ustanın mükemmel, san'atkârâne sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san'at ve sıfat, bilbedâhe, o ustanın kemâl-i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i istidat ve kabiliyet, bizzarure, o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet eder. Aynen öyle de..."

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Kadere iman, imanın kemalidir...

"Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz." (Hicr sûresi, 21)

Kadere iman neden önemli? Yahut da şöyle genişleteyim sorumu: Kader, akaid-i imaniyeye (hatta altı şartının içine) girecek kadar neden önemli? Bu soruyu bugünlerde zihnimde daha çok evirip çeviriyorum. Zira, nübüvvet anlayışlarındaki sorunlarıyla bu ümmetin 'ehl-i kitabı' olmak noktasında hızla ilerleyen Kur'an müslümanlığı taifesinin (hakikatte sünnet reddiyecilerinin) kader noktasındaki takıntılarıyla daha sık karşılaşmaya başladım.

Bugün de twitter'da bu taifenin rüzgarına kapılmış bir arkadaşla kader konusunu konuştuk. (Yoksa 'tartıştık' mı demeliyim?) Ve şu sonuca vardım bu müzakerenin/münakaşanın nihayetinde: Kadere imanın 'nasıl bir Allah'a iman ettiğiniz' konusuyla büyük bir ilgisi var. Yani, kadere imanın akaid içine girmesi, değil niceliği, inandığınız Allah'ın niteliği (esma, sıfat ve şuunatı) adına yorumlarda bulunurken kendini ele veren bir öneme sahip. Ve kadere iman, 'esmaya iman'la da yoğun şekilde irtibatlı bu yönüyle. O esmanın temsil ettiği mananın sınırları, sizin kadere iman edip etmeyişinize göre genişliyor veya daralıyor. Kadere iman edende farklı bir esma, iman etmeyende farklı bir esma manası zuhur ediyor.

Nicelik ve nitelik kelimelerini özellikle kullandım. Çünkü meseleyi fehminize yaklaştırırken işime yarayacaklar. Şöyle ki: Zâhire baktığınızda, 'nicelik' bakımından Kur'an müslümanlarının sizden başka birşeye iman ettiği yok. Yine sizin kelimelerinizi/kavramlarınızı, yani Kur'an'da geçen terminolojiyi (o terminoloji tüm müslümanların ortak dilidir) kullanıyorlar. Onlar da sizin gibi Allah'a Allah ve vahid ve ehad ve ekber diyorlar. Ancak bu kelimelerle aslında neyi kastettiklerine dikkat ettiğinizde; yani zâhirden bâtına, nicelikten niteliğe doğru indiğinizde; aynı isimlerin farklı tanımlara karşılık gelmeye başladığını görüyorsunuz. Örneğin: Alîm ismi üzerinden meseleyi incelediğinizde, Kur'an'da da geçen ve karşılık olarak (özetle) 'herşeyi bilen' dediğimiz bu ismin, onların dünyasında pek de 'herşeyi bilen' karşılığını bulmadığını görüyorsunuz.

Bunu bize ne söyletiyor? Bunu bize kadere imanda yaşadıkları sorunlar söyletiyor. Bu taifenin, 'Allah'ın olup olacak herşeyi bilmesi ve ezel denilen manzara-i âlâdan takdir etmesi' olarak iman ettiğimiz kadere imanda yaşadıkları sorunların altı biraz kazıldığında, 'Allah'ın herşeyi bilip bilmediği' şüphesiyle karşılaşıyorsunuz. Abdulaziz Bayındır gibi kimi isimler bunu açıkça ifade ediyorlar. Diğerleri ise bunu daha üstükapalı/kinayeli göndermelerle gündeme getiriyorlar.

Yani 'nicelik' olarak onların inandıkları esma ve sizinki arasında bir fark olmayabilir. Fakat 'niteliğine' indiğinizde işin rengi belli oluyor. Esma kusurlanmaya/sınırlanmaya başlıyor. Alîm olan Allah, onlara vardığınızda, 'herşeyi bilen Allah' olmayabiliyor. Bazılarını sonradan/zamanla öğreniyor. (Yani ilah kendi yarattığı zamanın/sınırların mahkumu oluyor.) Yahut da hepsini bilemiyor. (Nasıl oluyorsa?) Yani mutlaka bilmediği birşeyler kalıyor ve bu kalış, onların kadere iman etmesini engelliyor. (Çünkü ederlerse, Allah'ın Alîm ismine sizin gibi inanmak zorundalar.) Bunun Allah'ın Allah'lığına nakise getirmesinden bir rahatsızlık duyup duymadıklarını sorduğunuzda ise türlü demagojilere sapıyorlar. Kaderin iradeyi esir aldığından bahsedip duruyorlar. Halbuki siz çocukluğunuzdan beri biliyorsunuz: Allah'ın bilmesi, insanın seçmesine engel olmuyor. Allah'ın bilmesi, Allah'ın zorlaması demek değil. Mesele bu kadar açık ve basit inanmak isteyen için.

Bu noktadan itibaren ikinci bir zihinsel (hem de itikadî) sorunla daha karşılaşıyorsunuz. Sünnet ehli için çok kolay birşey, ama onlar için nasıl olmuşsa zorlaşmış. Bilmekle zorlamak arasındaki ayrımı yapamadıklarını, dolayısıyla Allah'ın 'bilmesi' ve 'kudretiyle yaratması' arasındaki farkı anlayamadıklarını görüyorsunuz. Hatta onlar, Allah'ı da zamanın dışında düşünemiyorlar. Ezel için düşledikleri tanım herşey başlamadan öncesi, yani yine zamana ait bir tanımlama. Zamandışılık değil. Allah'ı zamanın dışında görmüyorlar. Kaderin ezelden takdirini Allah'ın herşey başlamadan önce oturup herşeyi tahmin etmesi gibi zannediyorlar. Halbuki Bediüzzaman'ın tarifiyle ezel bir kuşatıcı bakıştır. Allah'ın zamanla kayıtlı olmayarak bize göre önce/sonra olan herşeyi birden görmesidir.

"Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve halve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uçta hayyül edip, ona 'ezel' deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir."

Zaten Allah'ın Allah olabilmesi için de böyle olması lazımdır. Eğer Allah birşeyleri sonradan öğreniyorsa, bu onun için bir sınır/kusur değil midir? Samediyeti yara almaz mı bundan? (Çünkü öğrenmek için olmasına muhtaçtır.) Ve buna ilaveten, eğer Allah'ın olacaklardan haberi yoksa, yaratışı nasıl mümkün olmaktadır? Yaratan başkası mıdır ki, Allah yarattığını yarattıktan sonra öğrenmektedir? Yine Bediüzzaman'ın "Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur..." derken dikkatimizi çektiği şey bu: Yapanın bilmesi gerek. Bilmeden yaratamaz. Evrenin nizamı, bu yaratışın bir ölçüyle ve öncesinde varolan ilmî kalıplarla olduğunu gösterir bize. Kur'an da defaatle bunu söyler. Kadere iman da en zirve noktasında bu 'biliş'e iman etmektir. Kainatı muhteşem bir nizam içerisinde yaratan Allah, elbette yarattığının ne olacağının, nasıl olacağının bilgisine sahiptir. Yoksa, Yaratıcının ne yaratacağını bilmeden yarattığını söylemek gerekir ki; bu Allah'ın yaratışı adına hem bir çelişki, hem de bir sınırdır. Bu noktadan sonra kadere imana duyulan şüphe dalga dalga diğer esmaya doğru yayılmaya başlar. Allah tasavvurunuzun her zerresine ilişir.

Allah'ın Mütekellim ismini ele alalım. Esbab-ı nüzûl üzere nazil olan Kur'an, eğer Allah geçmişi ve geleceği bilmiyorsa, demek ki o an için nâzil olmuştur. Tarihseldir. Günübirlik bir metindir. O an düşünülmüştür. Gelecekteki insanlara nasıl deva olabilir? Gelecekteki insanlardan ondan nasıl sorumlu tutulabilir? Öyle ya! Gelecekteki insanların durumunu, halini, psikolojisini, sosyolojisini, yaşayacaklarını bilmemektedir ki Allah? Kur'an'ı da tıpkı Mütekellim olan Allah'ı sınırlandırdığınız gibi sınırlandırmak zorunda kalırsınız böylece. Bir kafese de Kur'an'ı kapatırsınız. Her sınır bir diğer kardeşini doğurur. Varın siz düşünün: Artık bunca sınırdan sonra Allah'ın Allah'lığı ne kadar kalır?

Halbuki Rûm sûresindeki, sûreye ismini veren ayet (ve sebeb-i nüzûlü) bile kadere iman etmeye yeterlidir. "Rûmlar galip gelecektir..." Ve Rûmlar hakikaten galip gelirler yıllar sonra. Siyer kaynakları bize bu ayetin sebeb-i nüzûlünü ve ardından yaşananları tüm ayrıntılarıyla anlatır.

Peki, Allah bunu sadece tahmin mi etmiştir? Vahyine, tutacağı belli olmayan, kendisinin de sonradan öğrendiği bir zannını mı sokmuştur? Yoksa ezelî ilmiyle bildiği şeyi kullarına beyan mı etmiştir? Bu ayetin geliş sebebini etraflıca inceleyenler/okuyanlar meseleyi daha açık idrak ederler. Zaten bu Kur'an müslümanlığı taifesinin ihbar-ı gaybî türünden hadisler ve ayetlerle ayrıca takık olmaları, bu tür ayet ve hadislerin onların işlerini bozmasındandır. Gelecekten haber veren bir Allah'ın ve onun izniyle haberdar olan bir Resulün varlığında kader nasıl inkar edilecek, Allah nasıl sınırlanacaktır? Sorunlar, sorunlar... Kur'an bükücülerin elinde bundan çok var. Hasılıkelam: Kadere iman, imanın kemalidir. Kadere iman etmeyenin Allah'a imanı eksik kalır. Çünkü bizzat Allah kelamında buyurur: "Muhakkak ki biz herşeyi bir kaderle yarattık..." (Kamer sûresi, 49)

13 Şubat 2014 Perşembe

Allah, etkilenir mi?

Fatiha’da atlanan bir eşik var. Çok kritik bir yer. Bir üslûp değişikliği değil yalnız, bir yöntem değişikliği. Bediüzzaman’ın ‘gaibane’ ve ‘hazırane’ muhatabiyetler/tefekkürler şeklinde isimlendirdiği ve kanaatimce, esmadan artık sıfatlara ve şuunata geçilen bir uyanış bu. Evet, tam anlamıyla bir uyanış! Hz. Yunus’un, balığın karnındaki uyanışı. Yani nur-u tevhid içinde sırrı ehadiyetin inkişaf etmesi. Kesretin sıkletinden kurtulup Allah’la ‘Sen ve ben’ olma.

Bir saniye... Çok fazla Osmanlıca kelime var bu ilk paragrafta. Ağır başladık. Delil, iddiadan anlaşılmaz olmamalı. Daha açık konuşalım: Esma ne? Sıfat ne? Şuunat ne? Oraya gelelim mesela. Bunlar, benim anladığım şekliyle; “Allahı tanımanın aşamaları...” Eşyadan Zat’a giden (Zat’ının mahiyetini ise asla bilemeyiz) bilme yolculuğundaki menziller. Marifetullah dediğimiz şeyin derinlik ölçüsü bir nevi. Allahı esması kadar tanıma, Allahı sıfatlarına kadar tanıma, Allahı şuunatına kadar tanıma... Hepsi aşama aşama. Hakikatlerini tariften acizim, ama fikrine yaklaşsın diye arkadaşım, bir deneyeceğim.

Esmayı, yani isimlerini bilmek, Allahı bilmenin daha çok eşya üzerinden analizlerine dayanıyor. Her fiilin bir faili/yapanı olması gerektiğini anladığında, o failin yaptığı fiilerden ötürü bir isim alması gerektiğini de farkediyorsun. Çünkü bir işaret bırakmaya muhtaçsın. O işareti isim şeklinde bırakarak failin o olduğunu herkese ilan edeceksin.

Bir masayı gördün mesela. Oradan marangozluğu (fiil düzeyinde), oradan da marangozu bulacaksın ki; fail bulunmuş olsun. Faillere isim bulmak rahatlatıcıdır. Neyin neden olduğunu anlayamadığında huzursuz olur insan. Yapanı tesbit edip ona bir nam taktığında rahatlar. Allah, fıtratını sanki bunun üzerine yaratmıştır. Şımarayım mı biraz? Ben de insana böyle bir isim takmak isterdim: İnsan, yani isim takan. Buradan, elbette Hz. Âdem efendimin talim-i esma meselesini de birazcık anlıyorsun.

Eh, peki faili buldun. Failin işçiliğini gördün, okudun, beğendin, takdir ettin. O faili etkilemek istemez misin? Doğru söyle. Saklama tasannu ile kendini. Hem failin teveccühünü kazanmak, ilgisini çekmek dilemez misin?

Dikkat et. İşte başta bahsettiğim eşiğe yaklaşıyoruz ki, aynı eşik gaibane’den hazırane’ye de geçiştir. Ve kanaatimce; malikiyevmiddin’e kadar bir ‘O’ şeklinde bahsettiğin Allah’tan, “İyyakenabüdü ve iyyakenestain...” ile yani; “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz!” ile ‘ben-Sen’ şeklinde muhatap oluşa geçiş de budur. Birden atlanan eşik, değişen uslûp; artık isim düzeyinde tanınmış, beğenilmiş olan Allah’ın, sıfat ve şuunat düzeyinde de farkedilişi ve ‘etkilenmeye’ çalışılmasıdır.

Kelimeler kifayet etmiyor meramımı anlatmaya. Garip tabirlerimi hoşgör, anlatmak istediğimi hüsnüzan ile al. Büyük birşeyden bahsediyoruz. Benim küçüklüğüm görüşüne engel olmasın.

Sıfat, isimden bir adım sonrası. Yani marangozun elinden çıkanın aslında şahsındaki bir meziyete bağlı olduğunu farketme: “Bu marangoz neden bu kadar güzel işler çıkarıyor? Yaptıkları neden bu kadar ahenkli ve faydalı oluyor?”

Çünkü onun şahsında bir kemal var. Ölçü alma kabiliyeti var mesela. Uyumu farkedebilme yeteneği. Faydayı takdir edebilme öngörüsü, arzusu, lezzeti, muhabbeti vs... İşte; şahsındaki bu güzellikleri farkettiğin anda, onunla muhatap olarak ilgisini çekmek, hem bu güzel yeteneklerinden daha fazla istifade etmek istiyorsun. İnsansın çünkü. İnsanda iyiye ve güzele merak fıtrîdir. Hem onlardan daha fazla faydanlanmayı da mutlaka ister.

Allahı bilmek de buna benzer. Varlık âleminde o kadar güzel işlerini gördüğün Allahın, zatındaki kemali bir düşünsene! İnsan, elbette böyle bir Allahı daha fazla merak ediyor, onun sıfatlarına ve şuunatına doğru daha fazla akıl/kalp elleriyle uzanmak istiyor. Bilmek istiyor. Peki, bunun yolu ne? İşte bu: Sıfatlarını farkettin. “Tüm fiileri kemalde yapıyor ve kemali seviyor.” Sen de işlerini mükemmelleştirmeye çalışarak onun ilgisini çekmeye çalışırsın. “Dahası?”

Dahası; onu överek, kemaline iltifat ederek ilgisini kazanmaya gayret edersin. “Dahası?” Hatalı olduğun, kemali yakalayamadığın işlerde kusurlarını itiraf eder, düzeltebilmek için yardım dilersin. İşte bunlar bizi “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz” eşiğine götürür bırakır arkadaşım. O dakikaya kadar gaibane olan muhatabiyetimiz, hazırane seviyesine ulaşır.

Anlarız ki; kalbimizin sahibi, aynı zamanda, bizdeki kusurlarından münezzeh ve mukaddes, duyguların ancak onu anlamada bir küçük rasat aleti olabileceği ve asla onlarla kesin bir şekilde anlaşılmasına yetişilmeyecek ‘şuunata’ sahiptir.

Bediüzzaman’ın tarif ederken; şefkat-i mukaddese, muhabbet-i münezzehe, şevk-i mukaddes, lezzet-i mukaddese, memnuniyet-i mukaddese, iftihar-ı mukaddes gibi ifadeler kullandığı ve tarif etmekte zorlandığını bizzat kendisinin beyan ettiği bu şuunat, Allahın da (insan gibi değil ama) ‘etkilenebilir’ olduğunu, fakat bu etkilemenin de (hâşâ) acz değil, Samediyet (Onun hiçbirşeye muhtaç olmayışı, ama herşeyin Ona muhtaç oluşu) ekseninde ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.

Yani Rahman ve Rahîm olan Allah, ibadetinle etkilenebilir, sana teveccühü değişebilir, yardım dilediğinde yardım eder; ama bunları gücünle Ona tesir ettiğinden ötürü değil; Rahman ve Rahîm kapılarına yaklaştığın ve o da Rahman ve Rahîm olmayı sıfatı ve şuunatı derecesinde sevdiği (muhabbet-i münezzehe) için mümkündür.

Ah, arkadaşım. Mesele çok büyük. Fikrim çok yetersiz. Kelimeler zaten yetmiyor. Böyle meseleleri sana anlatırken otuzlarında bir çocuk gibiyim. Allah, sürç-ü lisanlarımı affetsin. Sen de hüsnüzan ile bak. Niyetim iyi idi, inşaallah neticesi de iyi olmuştur. Keşke elinden gelse de 24. Mektub’un İkinci Remiz’ini okuyabilsen. Benim şimdi döktüklerimi, orada güzelce toparlanmış bulacaksın.

13 Haziran 2013 Perşembe

Gazalî'den Bediüzzaman'a ene ve kuvveler...

Metin Karabaşoğlu abiyle bir grup talebe her pazartesi yaptığımız Ene Risalesi okumalarında enteresan şeyler keşfediyoruz. Bunların bir kısmı oraya gelirken yanımızda oluyor. Bir kısmını ders sırasında farkediyoruz. Bu açılımlar, bana, Risale-i Nur’u ideal okuma şeklini de öğretiyorlar. Şahs-ı manevinin eline verilmiş bu emaneti, ancak farklı fıtratlardan mürekkep bir şahs-ı manevi anlayabiliyor. Kişilerin, bireysel okumalarla istifadesi ise, her zaman mukayyet. Zaman cemaat zamanı, ama belki de böyle bir cemaat zamanı. Hakikati birbirleriyle yardımlaşarak bulmaya çalışanların zamanı. Yoksa lider kültünün altında ezilen iradesizlerin zamanı değil.

Bu okumalar esnasında elbette herkes kendi dünyasını getiriyor oraya. O sırada elimizde olan, gözümüze çarpan başka metinler var. Ve bazen o kafamızda takılı olan metin, Ene Risalesi’ni okurken bir karşılık buluyor. Kâinat, aynı katibin kaleminden çıkma olduğuna göre (ki buna imanımız var) oradan çıkan bilgide de bir paralellik, bir uyum var. Bazen alakasız gibi duran birşey, bir başkasının kapısı oluyor. Hiç böyle düşünmeden okuduğunuz bir kitap, bir diğerinin kalbinize nüzulüne sebep oluyor. Tevafuk, ara sıra karşılaşılan bir sıradışılık değil. Kaderin kafiyesi. Yalnız şu da var ki: Biz bu kafiyeyi bazı bazı farkediyoruz.

İşte bu tevafuklardan birisini de ben İmam Gazalî’nin Tevbe Risalesi’ni (Etkileşim Yayınları) okurken yaşadım. O kitap elimdeyken karşılaştığım satırlar, diğer taraftan Ene Risalesi’ne yönelik mesaimiz, ikisi arasındaki tevafukları okumamı sağladı. Ki bunlardan en hoşuma gideni de kuvveler bahsine dairdir.

Bediüzzaman’ın insanın içdünyasını anlatırken en çok kullandığı terimlerdendir bu kuvveler. Çoğunuz bilirsiniz isimlerini: Kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye. Bu üç kuvvet, üç farklı estetik algısı, üç farklı temayül şekillendirir insanın his dünyasını. Özellikle Ene Risalesi’nde Bediüzzaman kuvveler bahsine büyük vurgu yapar insanı okurken. İnsanlık tarihinin tamamına onların ekseninden yaklaşır.

Fakat klasik metinleri taramaktan uzak kalışımızdan mıdır bilinmez, pek bilmeyiz bu kuvvelerin literatürdeki yerini. Yani onları ilk Bediüzzaman mı bulmuştur? Yoksa daha evvel başka âlimler de bu kuvvelerden bahsetmiş midir? Yine mesela Ene, Bediüzzaman’ın keşfi midir? Yoksa Ondan önce de Ene’ye benzer/yakın tarifler yapılmış mıdır? Pek kurcalamayız bunları. Halbuki gelenekle irtibatlı okumalar, Bediüzzaman’ın, nasıl bir özden beslendiğini ortaya koymak açısından çok anlamlıdır.

İşte Tevbe Risalesi’ni okurken İmam Gazalî’nin o leziz metinleri içinde bu kuvvelerin ve hatta enenin tariflerine rastladım ben de. O zaman Bediüzzaman’ın bu tarifleri yaparken nasıl kaynaklardan beslendiğini daha iyi anladım. Zikrettiğim eserin ikinci bölümünde Gazalî şöyle bir yere getiriyor tevbe meselesini: “Günaha sevk eden sıfatlar dört gruptur: Rububiyet sıfatı, şeytanî sıfat, hayvanî sıfat, yırtıcı sıfat.”

Metnin ilerleyen kısmında bu sıfatların tariflerini de yapan İmam Gazalî, adeta, kuvveleri kendi cümleleriyle anlatıyor oralarda. Ve ilave olarak ilk zikrettiği Rububiyet sıfatını da şöyle tarif ediyor: “Bu sıfatların etkisindeki insan adeta ‘Ben sizin en büyük rabbinizim’ demek ister. Bütün büyük günahlar bu sıfattan çıkıp dal budak salar.”

Durun bir saniye. Bu son cümleyi ben bir yerden hatırlıyorum. Evet, Bediüzzaman da eneyi anlatırken yakın bir ifade kullanır: “Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.” Fakat bir farkla: Gazalî malum sıfatın sadece şer yönünü nazara verirken, Bediüzzaman hayır ve şer yönünü beraber nazara verir.

Metnin devamında yapılan tanımlarda ise yırtıcı sıfat kuvve-i gadabiyeye, hayvanî sıfat kuvve-i şeheviyeye, şeytanî sıfat ise kuvve-i akliyeye çok yakın tariflerle izah edilir. Yalnız bunlarda da yine İmam Gazalî meselenin sadece şer boyutuna bakar. Bediüzzaman ise hayır ve şer ekseninin ikisine birden bakarak kuvvelerin izahlarında bulunur. Ama aynı kaynaktan su içtikleri o kadar bellidir ki.

Dahası da var: Biz bu dersi yaparken Metin abi; “İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında...” ila ahir devam eden kısımda Bediüzzaman’ın önce kuvve-i şeheviyeyi, sonra kuvve-i gadabiyeyi ve daha sonra kuvve-i akliyeyi zikretmesinden hareketle dedi ki: “Bu aslında küfrün hareket şeklini de gösteriyor bizlere. Çünkü daha evvelinde kuvvelerin hayra yönelik istimalini anlatırken (‘küre-i zeminin bağında mübarek dalları, kuvve-i akliye dalında enbiya ve mürselîn...’ ila ahir devam eden kısım) önce kuvve-i akliyeyi, sonra kuvve-i gadabiyeyi, sonra kuvve-i şeheviyeyi zikrediyordu. Demek ki, imanın hareket tarzı akıl kuvvesinden şehvet kuvvesine doğru. Küfrün hareket tarzı ise önce şehveti elde edip oradan aklın küfrüne kadar yol bulma şeklinde...” Bunun üzerine konuştuk bir miktar. İkinci Lem’a’da geçen “Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var” cümlesi hatırımıza geldi.

Ders bitti. Daha sonra ben Tevbe Risalesi’ndeki metne bir de bu gözle bir baktım. İmam Gazalî’nin cümleleri, Metin abinin Ene Risalesi’nden yaptığı çıkarımı doğrular nitelikteydi: “Bu sıfatlar insan fıtratında tedrici olarak gelişir. Önce hayvanî sıfatlar baskın gelir. Ve yırtıcı sıfatlar onu takip eder. Sonra ikisi birlikte aklı aldatma, hile ve kandırma gibi şeytanî sıfatlar için kullanmaya başlarlar. Ardından rububiyet sıfatı galip gelir. Övünme, izzet, yücelik, büyük sayılma beklentisiyle bütün yaratılmışları istila etmek ister.”

Küfrün hareket tarzını konuşmayı başka vakte erteleyelim. Bu yazıdan muradım aralarında asırlar bulunan iki ses arasındaki ahengi göstermekti. Bunun böyle olduğunu zaten düşünsek de izlerini görmekle insan daha bir mutlu oluyor. Bu yazı da biraz garip kalmakla birlikte, bu kadar...

Peki Okan Bayülgen de fani değil mi?

Okan Bayülgen bir vakitler 'sosyalmedya fenomenleri' hakkında ağır ifadeler kullanmıştı: "Onların çöpe atıyorum hepsini ben. On...