isim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

3 Temmuz 2016 Pazar

Kimin adını aldığın yolun kesilince anlaşılır

"Allah, içinizden cihad edenleri; Allah'tan, peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edinmeyenleri ortaya çıkarmadan sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır." (Tevbe sûresi, 16)

Birinci Söz'e göre besmele sadece 'dil ile anılacak' birşey değildir. Hayat yolculuğu boyunca 'yanınıza alıp yaşanılacak' birşeydir. Ne demek bu? Belki şu demek: Besmele bir açıdan kulun varlığa bakış açısı, hatta daha da ötesinde, mü'minin yaşam açısıdır. Üzerine bakılacak ve görünen anlam dünyası üzerine yaşanılacak birşeydir besmele. Bu yüzden Birinci Söz'deki temsilî hikayecikte seyyah kabile reisinin ismini anmaz. Kabile reisinin ismini alır: "Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin—tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin."

Peki, seyyahımız kabile reisinin ismini hiç mi anmaz? Hayır, elbette anar. Kendine ve diğerlerine hatırlatması gerektiğinde anar. "Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: 'Ben filân reisin ismiyle gezerim.' Şakî def olur gider, ilişemez."

Anmanın almakla ilgisi bu noktadan doğar. Uzaktaki bir dostunuzu herhangi bir mecliste andığınız zaman varlığını da bir şekilde o meclise taşımış olursunuz. Hatırlamak da bir çeşit almaktır. Anmak da bir çeşit katmaktır. Katmak da bir çeşit taşımaktır. Hatırladığımız zaman o ismi tekrar yanımıza almış oluruz. Andığımız zaman andığımızın şahidi olan herkes o ismin ve hatırasının çağrıştırdığı anlam dünyasından istifade ederler.

Hatırladığımız bizim dünyamızda, andığımız ise anıldığı mecliste bir şekilde varolur veya varlığını arttırır. Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın ism-i mübareki anıldığında salavat getirmek, onun 'adı anıldığında salavat getirmeye layık' ve 'getirilmesi lazım' bir peygamber olduğunu bize ihtar eder. Liyakati onun kemalindendir. Lüzumu bizim ona borcumuzdur. Hatırlamak içe dönük gafleti izale eder. Anmak dışa dönük gafleti dağıtır.

İşte Bediüzzaman'ın 23. Söz'de dediği; "Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü'min, şuurla okur ve o intisapla okutur..." sırrı da budur. Hatırlayınca okuruz. Anınca okuturuz. Hatırlamanın tezahürü anmaktır. Hem zaten zikrullahta da bu sır yok mudur? Ehl-i zikr andığını önce kendi nefsine sonra zikrine şahit olanlara hatırlatır. Neyi çok hatırımızda tutuyorsak onu çok zikrederiz. Siyaset ise siyaseti, futbol ise futbolu, Allah ise Allah'ı... Yaşarken en çok andığımızdır yanımıza aldığımız. Yaşarken yanımıza aldığımızdır en çok andığımız.

Bediüzzaman, Birinci Söz'ün başında besmele için 'İslam nişanı' diyor. Bunun iki şekilde izahı var: Birincisi; besmeleyi anmanın kişinin kimliğine dair yaptığı ilanatla ilgili. Evet, besmele bir şeairdir. İşini besmeleyle yapanın müslüman olduğunu da anlamış oluruz. O ismi yanına aldığını, yani onunla yaşadığını, anmasından anlarız. İkincisi; besmelenin anmakla ve hatırlamakla çağrıştırdığı mana dünyasını ifade eder. Yukarıda dediğimiz gibi 'anmak' ve 'hatırlamak' bir şekilde andığımız veya hatırladığımız şeyin dünyamızdaki varlığını arttırır.

Onu ve onun ifade ettiği manaları yeniden dünyamıza çağırmış oluruz anmakla veya hatırlamakla. Bir mü'min de yaşadığı musibetler karşısında Allah'ı ve isimlerini hatırladığı zaman rahatlar. Çünkü varlıkla münasebetinde artık yalnız değildir. Birisinin adıyla ve dolayısıyla adına hareket eder. Üçüncü birşeyle birisinin adına muhatap olmak onunla muhatabiyette yalnız/kendi başına olmamaktır. "Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır."

Efendimiz aleyhissalatuvesselamdan nakledilen bir hadiste Allah'ın esmasını bilmekle cennet arasında kurulan ilgi bu pencereden bize bir hakikat fısıldar: Allah'ın isimlerini bilmekle biz daha bu dünyada bir cennet yaşarız. Nasıl olur bu? Çünkü o isimleri yanımıza aldığımızda varlıkla muhatabiyetimiz değişir. Bediüzzaman'ın telif ettiği Hastalar Risalesi, İhtiyarlar Risalesi, Taziye Risalesi gibi pekçok eser aslında 'adını almakla' zâhiren kötü şeylerle muhatabiyetin nasıl değiştiğini izah eder. Yani demem o ki: Biz yanımıza bir isim aldığımızı en çok bir kàtıu't-tarîke/yolkesene rastgeldiğimizde farkederiz. Daha doğrusu isim almanın nasıl bir nimet olduğunu bize hayatımızdaki yolkesenler öğretir.

Sağlıklıyken isim almakla almamak arasında nüans yokmuş gibi gelebilir. Hastalık yolunu kestiğinde ne cevap vereceksin? Gençken dünya güllük gülistanlık görünebilir. İhtiyarlık yolunu kestiğinde ne cevap vereceksin? Sevdiklerin hayattayken yolun hiç kesilmezmiş gibi gelebilir, ama ölüm yolunu kestiğinde ne cevap vereceksin? Bunların her birisi o seyyahın yolunu kesin eşkıyalar gibi yolunu keser. İşte o zaman almanın almamadan farkını anlarsın. Hatta yine 23. Söz'e uzanırsak; iman bir 'intisab'dır, küfür o nisbeti kat'eder. Demek o yolkesenlerin en büyüğü küfürdür.

"Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: 'Ben filân reisin ismiyle gezerim.' Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu." Demem o ki arkadaşım: Yolkesenlere verecek cevabı olmayanların mutluluğu yalandır. Sınanmamış iddiaları yalandır. Onların zâhiren zevk u safa içinde yaşaması seni kandırmasın. Belki daha yolları kesilmemiştir. En nihayet bir şâki yolunu kestiğinde, çünkü imtihan/sınanma dünyası bu, vallahi şu ayeti sen de iliklerine kadar hissedip haykıracaksın: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"

Meleklerin duası bize ne lazım?

Meleklerin ahlakı 'bilmediğini bilmek'tir. Yani 'bilmediğini kabullenmek'tir. Eğer insan bilmediğini kabullenmekte çabuklaşı...