Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli eserini okuyorum bugünlerde. Daha önce Adler okuması yapmış olanlar bilirler: 'Eksiklik hissi' ve 'tamamlanma arzusu' psikoloji yaklaşımının temellerini oluşturur. Ona göre her insan dünyaya 'eksik olduğu hissiyle' gelir. Ve 'tamamlanmaya dönük büyük bir arzu' duyar. Tamamlanmayı başaramadığı yerlerde de 'aşağılık kompleksi'yle kavrulur. İçimizdeki bütün depremlerin nedeni bu düzenektir. Kendisi mevzuu kitabının 27. sayfasında şöyle ifade ediyor: "Tamlık arzusu bizi sürüklemektedir." 65. sayfada ise tamamlıyor: "Her hareket eksiklikten tamlığa geçmek için ileriye atılmış bir adımdır." 32. sayfadaysa çocuklar üzerinden misallendiriyor durumu:
"Aşağılık duygusu kompleks halinde kendini gösterir. Utangaçlık sinirlilik şeklini alır. Ya da gurura dayanan bir üstünlük iddiası şeklinde ortaya çıkar. Kavga etmek, arkadaş edinmemek vs. önem kazanmaktadır. Bu komplekste cesaret adına birşey yoktur. Kendilerini diğerlerinden üstün gören şımarık çocuklar birşey istendiğinde korkaklık gösterirler. Yalan söyleme eğilimleri samimi olmadıklarının göstergesidir. Hırsızlık eğilimleriyse yoksunluk duygusunun telafisi manasını taşır. Bu çocuklar sürekli daha becerikli arkadaşlarıyla boy ölçüşürler. Bu yüzden de iyileşemezler."
35. sayfadaysa konuyu 'övülme açlığı' gibi enteresan bir noktaya bağlıyor:
"Kendilerini yetişkin gibi göstermek isteyen birçok çocuk, yetişkinlerin iyi niteliklerinden ziyade, kusurlarını alırlar. Çünkü bu onlara topluluğa hizmet etmekten daha kolay görünür. Sonucu olarak da çeşitli suçlar ortaya çıkar. İsteklerinin hemen yerine getirilmesine alışmış çocuklar herhangi bir arzuya zorlukla karşı koyabilirler. Bu gruptan çocuklar 'kolay övülmenin' de kurbanı olur. Değerlerine ancak övüldükleri zaman inanabilen genç kızlar bu evrede büyük bir tehlikededir."
Adler'in kitabı boyunca anlattıkları beni de 'hamdın önemi' üzerine düşündürdü arkadaşım. Hamd ne demek? Hamd, en özet tarifiyle, 'övgünün yalnız Allah'ın hakkı olduğunu ilan etmek'tir. Herhangi bir nimete hamdettiğimizde medihlerin Allah'a yöneltilmesi gerektiğini de ifade etmiş oluruz. Sözgelimi: Aynaya bakıp sûretimizi güzel bulduğumuzda, 'Elhamdülillah' deriz, zira o sûretin yaratıcısı biz değilizdir. O sûreti yaratan Allah'tır. Her sanat eserinin övgüsü de sanatkârına gitmelidir. Model, elbiseyi taşımakla terzinin elinden övgüleri alamaz, çalamaz. Yani hamdın manasında bir 'haddini bilme' eğitimi de var. Emanetçinin kendisini mal sahibi sanmasının önüne geçiliyor hamdetmekle. Söyleyen farkında olsun-olmasın. Malı sahibine iade etmiş oluyor.
Kur'an-ı Hakîm, yaratılmamızdaki amacın 'ancak ibadet' olduğunu buyurmakla, şunun da hatırlatmasını yapmış oluyor sanki: İnsan şu kainata Allah'ı bilmek için gönderilmiştir. Yoksa, hâşâ, Allah'ın yanında başka bir 'ilah' olmak için değil. Yani şu bilmek 'O olabilmek' kapasitesi taşımaz. Bu biliş öyle bir biliş değildir. İnsan resim yapmasını öğrenir ressam olur. Yazı yazmasını öğrenir yazar olur. Tamam. Ama, hâşâ, Allah'ın marifetine erişmekle 'ilah' olamaz. Ene Risalesi'ne uğrarsak:
"Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rububiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir—tâ ki, o ene bir vahid-i kıyasî olup, evsâf-ı Rububiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir; ilim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir."
Hal böyle olunca 'eksiklik hissi' ve 'tamamlanma arzusu' da doğru mecraını bulmuş oluyor. Evet. Yani; insan artık tamamlanmayı, hâşâ, ilahlaşmakta değil; Rabbü'l-Âlemîn'e kul olmakta aramalıdır. Kendinin övülmesini gaye gütmek değil, hayır, övgüleri Allah'a iletmek gayretini gütmelidir. Çünkü hiçbir zaman mahluk olmanın sınırlarını aşamaz. Ölümü yenemez. Cahilliğini bitiremez. Zalimlikten kurtulamaz. Dili sürçer. Ayağı kayar. Beceremediği çok şeyler olur. Her kemalde herkesle yarışamaz. Herkesi yenemez. Herşeyi başaramaz... Bu aşılmazları 'zaten aşılamayacaklar' olarak kabullendiğindeyse bir huzur iklimi oluşur. Bu dünyaya insanlarla yarışmak için gelmemiştir. Bu dünyaya insanları yenmek için gelmemiştir. Bu dünyadaki varlık hikmeti kulluğudur. Eksiklik hissi mahlukiyetinden kaynaklanan ayrılmazıdır. Kapanmayacak bir yarasıdır.
Tamamlanma arzusu da Allah'ın rızasını elde etmek için verilmiş bir şevktir. Yoksa her heves ettiğini elde etmek için değildir. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur!" hükmü, 'başkalarının dillerinden kendi zikrimizi işitmek' manasına gelen 'övünmek' ile de doymayacağımız dersini taşır. Övgü yalancı bir tatmindir. Ve her yalan gibi etkisi geçicidir. Sahtelerin ömrü sahicilerden kısadır.
İşte burada 'hamdetmenin önemi' bir güneş gibi parıldıyor. Cenab-ı Hak, o hamdı bize tâlim ettirmekle, kendimizden bize gelecek zararları da engellemiş oluyor. Yani hamd, aslında, 'övülmeyi hakedenin hakikatte kim olduğu öğretmekle' bizi alkış budalası olmaktan koruyor. Böylece de 'övgü manipülasyonu' ile (ki diğer adı şöhrettir) kendimizi kaybetmekten, günahlara düşmekten, mahvolmaktan korunuyoruz. O yüzden başlığı bu şekilde attım. Kızlarımızı 'Manifest kızı olmak' tehlikesinden kurtarmanın ilacı da hamdda. Eğer övülmesi gerekenin sadece kendileri olduğunu düşünürlerse, artık en kolay şekli olan, kameraya karşı bir taraflarını sallamakla elde etmeye çalışacaklar. Belki başka deniyetlere de düşecekler. Türlü rezilliklerle ömürlerini telef edecekler.
Lakin asıl övülmesi gerekenin Allah olduğunu bilirlerse, övgüyü ona iade ederlerse, bu defa 'tesettür zırhı' ile bir güvenlik bölgesi kazanacaklar. Oralarını-buralarını açmakta kemal aramak yerine akıllarıyla-kalpleriyle kemal yolunu zorlayacaklar. İnşaallah. Zaten tesettürün bir maksadı da, cins-i latif tâbir edilen kadınları, kendi güzelliklerinin kuyusunda boğulmaktan kurtarmaktır. Sûretleriyle varolmaktan geri bırakılıp siretleriyle ortaya çıkışlarının yollarını açmaktır. Kabul edelim. Şeytan yaman bir avcıdır. Biz de avız. Avın zayıflığı şişmanlığına yeğdir. Kaçması kolaylaşır. Daha az varolmayı zulüm görmeyelim her zaman. "Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır."
"Kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücudu bulan, herşeyi bulur."
Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Kasım 2026 Çarşamba
26 Haziran 2015 Cuma
Aşk da aslında 'kötü çocuk' değildir
Bana sorsanız, aşkı da aczin tezahür şekillerinden birisi gibi görüyorum. Yani varolabilmek için 'başkasına' muhtaç olduğunu, 'varlığını varlığına borçlu olduğunu' anlamanın yollarından birisidir aşk. (Acze çağrı, bu noktadan bakınca cadde-i kübraya çağrıdır, aşkın ötesine değil.) Fakat öyle ince/manevî bir ipe bağlıdır ki, ism-i Kayyum'dan bakınca görünmesi zordur. İsm-i Vedud gibi bir ikinci dikkat, bir ikinci odaklanma gerektirir. Bazı isimlerin bazı isimlerin altmaddesi olduğuna dair bir tefekkürüm var. Mesela İmam Ali'den (Allah ondan razı olsun) rivayet edilip gelen altı ism-i âzâmı 'Allah' lafza-i celali altında altı anabaşlık gibi düşünürsek; diğer isimlerin de bu isimlerin altında daha alt okuyuşların ifadesi olduğunu zannediyorum. Hatta bunlar içinde Vahidî ve Ehadî okuyuşlar da birbirinden ayrılıyor. (Rahman Vahidî, Rahim Ehadî bir okuyuş mesela.)
Ancak burada altbaşlıklar değişimden bir ismin yalnız bir başlığın altbaşlığı olduğunu düşündüğüm çıkarılmasın. Bence bu örgü daha girift. Birçok perspektif var ve her perspektif sıralamanın düzenini değiştiriyor. Gökyüzündeki yıldızlar gibi. Merkeze aldığınız yıldıza göre yeni bir düzen ile şekilleniyor esma. Celalî ve Cemalî diye ayırabilirsiniz. Vahidî ve Ehadî diye bakabilirsiniz. Daha farklı kategoriler de oluşturabilirsiniz. Mesela az evvel ism-i Kayyum'un altbaşlığı dediğim ism-i Vedud'un diğer isimlere bakan bir yüzü de var. Fakat onu görmek için onun bakışaçısını kuşanmak gerek. Yazımın ana konusu bu olmadığından, uzaklaşmamak adına girmeyeceğim bu mevzuya. Zaten hakkında yazabilmek için benim de daha düşünmem gerek. Yazacak kadar birikmeli birşeyler. Aşka geri dönelim.
Aşk, özünde bir başkasına muhtaç olmak, onun hüsnüne veya hatrına veya hatırasına müştak olmak, bir açıdan insanın kendi dışında başka birşeyi kendi saadetinin devamı için yanıbaşında istemesi, hatta bir adım da ötesi, onun da kendisini varlığı için bir gerek-şart olarak görmesini beklemesi, karşılık istemesi vs... Bütün bu kıvranışlar, yediğimiz ekmek gibi, solduğumuz hava gibi, içtiğimiz su gibi somut bir şekilde görülemese de içimizdeki bir açlığa tekabül ediyor. Allah bizi 'yalnızken mutlu olamama' açlığına/aczine müptela etmiş. Kibrimizin yediği en sağlam yumruk bu. Bediüzzaman'ın ifadesiyle; cennet saadetlerinden bir saadet olan 'kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunması' bizi bir mübadele hakikatiyle yüzleştiriyor. Daha altbaşlıkları var bu işin: İnsan paylaşmaya açtır. İnsan yaslanmaya açtır. İnsan yardım etmeye ve yardım almaya muhtaçtır. Elmanın güneşe olan açlığı, senin başını yaslayacak bir omuz aramandan ileri de, geri de değildir. O onsuz mutlu olamaz, sen bunsuz.
Hem aşkın bir diğer hoş yanetkisi de size diğer açlıklarınızı daha fazla hissettirmesidir. Eğer gafil değilseniz. Mesela; duygusal bir şarkıya, güzel bir şiire, hüzünlü bir filme, bir aşk öyküsüne âşıkken karşı koyabilme gücünüz, değilken sahip olduğunuzdan daha azdır. Şarkılar bile dokunabilir ve dövebilir sizi pazularınıza bakmadan. Dökülen yapraklar, sallanan ağaçlar bile tesir eder. Daha 'dokunaklı' olursunuz ister istemez.
Dokunulmak duygulanmaktır. Kalbinizin, duygularınızın daha yüksek performansla çalıştığınızı hissedersiniz. Daha iyi olmak, daha iyi şeyler yapmak, bir şekilde içinizdeki neşeyi paylaşmak arzusu sarar sizi. Aslında bunun, uyandığınız açlığın tetikleyiciliği ile bir ilgisi var. Ramazan orucu nasıl ki insana kendi fıtratını, aslında olduğu şeyi, yani fabrika ayarlarını hatırlatır ve der: "Sen aslında busun." Ve (eğer gafil değilse) aslında bu olmaktan gelen bir farkındalıkla insan yumuşar, insanlaşır, asl-ı insana yaklaşır. Bence aşk da bizi bir ölçüde asl-ı insana yaklaştırdığı için tatlı. Fakat yine Bediüzzaman'ın pek nadir kullandığı parantez içi ifadelerden birisinde dediği gibi: "Şehvanî sevmekler bahsimizden hariçtir."
"Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekât muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir...' demişler..." diyor yine mürşidim. Buket Uzuner'in bir kitabında (Mavi Tuna Kumral Ada olabilir) anne ve çocuk arasındaki bağı bile aşkla (cinsellikten ne kadar ayırabildiği tartışılır) açıkladığını okumuştum bundan yıllar yıllar önce. Aşkı on-onbeş farklı kategoriye ayırıyor ve her ilgiyi/etkileşimi bir çeşit aşk olarak tanımlıyordu. Şefkate bile bir çeşit aşk (ama seküler bir aşk) olarak bakıyordu.
İlerleyelim. Bir adım ötesi, Freud'un maddeden ibaret dünyasına vardığınızda, anne ve bebek arasındaki ilişki dahi bir çeşit şehvettir/cinsellik dürtüsüdür. Ve insan sorunlarının tamamının ucu mutlaka dönüp dolaşıp cinselliğe dayanır. Bebek bile annesinin göğsünü cinsel bir çekimden dolayı emer... Herkes kendi yaşamaçısından bakıyor dünyaya. Herkesin yorumu inandığı dünya kadar. Onun malzemelerinden inşa edilebiliyor. Ben mürşidimin penceresinden bakıyorum. O bana diyor ki: "Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider." Hep farklılığına çalışıyoruz, belki biraz da benzerliklerine çalışmalıyız. 'Aşk gibi' veya 'mahbubiyete kadar gider.'
Ancak burada altbaşlıklar değişimden bir ismin yalnız bir başlığın altbaşlığı olduğunu düşündüğüm çıkarılmasın. Bence bu örgü daha girift. Birçok perspektif var ve her perspektif sıralamanın düzenini değiştiriyor. Gökyüzündeki yıldızlar gibi. Merkeze aldığınız yıldıza göre yeni bir düzen ile şekilleniyor esma. Celalî ve Cemalî diye ayırabilirsiniz. Vahidî ve Ehadî diye bakabilirsiniz. Daha farklı kategoriler de oluşturabilirsiniz. Mesela az evvel ism-i Kayyum'un altbaşlığı dediğim ism-i Vedud'un diğer isimlere bakan bir yüzü de var. Fakat onu görmek için onun bakışaçısını kuşanmak gerek. Yazımın ana konusu bu olmadığından, uzaklaşmamak adına girmeyeceğim bu mevzuya. Zaten hakkında yazabilmek için benim de daha düşünmem gerek. Yazacak kadar birikmeli birşeyler. Aşka geri dönelim.
Aşk, özünde bir başkasına muhtaç olmak, onun hüsnüne veya hatrına veya hatırasına müştak olmak, bir açıdan insanın kendi dışında başka birşeyi kendi saadetinin devamı için yanıbaşında istemesi, hatta bir adım da ötesi, onun da kendisini varlığı için bir gerek-şart olarak görmesini beklemesi, karşılık istemesi vs... Bütün bu kıvranışlar, yediğimiz ekmek gibi, solduğumuz hava gibi, içtiğimiz su gibi somut bir şekilde görülemese de içimizdeki bir açlığa tekabül ediyor. Allah bizi 'yalnızken mutlu olamama' açlığına/aczine müptela etmiş. Kibrimizin yediği en sağlam yumruk bu. Bediüzzaman'ın ifadesiyle; cennet saadetlerinden bir saadet olan 'kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunması' bizi bir mübadele hakikatiyle yüzleştiriyor. Daha altbaşlıkları var bu işin: İnsan paylaşmaya açtır. İnsan yaslanmaya açtır. İnsan yardım etmeye ve yardım almaya muhtaçtır. Elmanın güneşe olan açlığı, senin başını yaslayacak bir omuz aramandan ileri de, geri de değildir. O onsuz mutlu olamaz, sen bunsuz.
"Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar."
Hem aşkın bir diğer hoş yanetkisi de size diğer açlıklarınızı daha fazla hissettirmesidir. Eğer gafil değilseniz. Mesela; duygusal bir şarkıya, güzel bir şiire, hüzünlü bir filme, bir aşk öyküsüne âşıkken karşı koyabilme gücünüz, değilken sahip olduğunuzdan daha azdır. Şarkılar bile dokunabilir ve dövebilir sizi pazularınıza bakmadan. Dökülen yapraklar, sallanan ağaçlar bile tesir eder. Daha 'dokunaklı' olursunuz ister istemez.
Dokunulmak duygulanmaktır. Kalbinizin, duygularınızın daha yüksek performansla çalıştığınızı hissedersiniz. Daha iyi olmak, daha iyi şeyler yapmak, bir şekilde içinizdeki neşeyi paylaşmak arzusu sarar sizi. Aslında bunun, uyandığınız açlığın tetikleyiciliği ile bir ilgisi var. Ramazan orucu nasıl ki insana kendi fıtratını, aslında olduğu şeyi, yani fabrika ayarlarını hatırlatır ve der: "Sen aslında busun." Ve (eğer gafil değilse) aslında bu olmaktan gelen bir farkındalıkla insan yumuşar, insanlaşır, asl-ı insana yaklaşır. Bence aşk da bizi bir ölçüde asl-ı insana yaklaştırdığı için tatlı. Fakat yine Bediüzzaman'ın pek nadir kullandığı parantez içi ifadelerden birisinde dediği gibi: "Şehvanî sevmekler bahsimizden hariçtir."
"Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekât muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir...' demişler..." diyor yine mürşidim. Buket Uzuner'in bir kitabında (Mavi Tuna Kumral Ada olabilir) anne ve çocuk arasındaki bağı bile aşkla (cinsellikten ne kadar ayırabildiği tartışılır) açıkladığını okumuştum bundan yıllar yıllar önce. Aşkı on-onbeş farklı kategoriye ayırıyor ve her ilgiyi/etkileşimi bir çeşit aşk olarak tanımlıyordu. Şefkate bile bir çeşit aşk (ama seküler bir aşk) olarak bakıyordu.
İlerleyelim. Bir adım ötesi, Freud'un maddeden ibaret dünyasına vardığınızda, anne ve bebek arasındaki ilişki dahi bir çeşit şehvettir/cinsellik dürtüsüdür. Ve insan sorunlarının tamamının ucu mutlaka dönüp dolaşıp cinselliğe dayanır. Bebek bile annesinin göğsünü cinsel bir çekimden dolayı emer... Herkes kendi yaşamaçısından bakıyor dünyaya. Herkesin yorumu inandığı dünya kadar. Onun malzemelerinden inşa edilebiliyor. Ben mürşidimin penceresinden bakıyorum. O bana diyor ki: "Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider." Hep farklılığına çalışıyoruz, belki biraz da benzerliklerine çalışmalıyız. 'Aşk gibi' veya 'mahbubiyete kadar gider.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
"Kızım 'manifest kızı' olmasın!" diliyorsan
Freud ve Jung'la birlikte 'psikolojinin üç babası'ndan birisi sayılan Alfred Adler'in 'İnsan Psikolojisi' isimli ese...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
-
Mustafa Armağan Hoca, yıllar önce okuduğum bir yazısında, şöyle diyordu: "Burada tepkileri göze alarak şunu söyleyeyim ki: Nutuk'u ...