Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025 Pazartesi

Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?

Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:

Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:

Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.

Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.

Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.

Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.

Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.

Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.

Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.

İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.

9 Haziran 2020 Salı

Heykele de Fatiha okunur mu hocam?

Cengiz Aytmatov'un Gün Olur Asra Bedel'inde geçiyordu yanlış hatırlamıyorsam: Bir dostlarının cenazesi için toplanan müslüman ahali, önce içip içip sarhoş oluyor, sonra da 'nasıl yapılacağını tam hatırlayamadıkları' cenaze namazını kılıyorlardı. Sovyet devriminin Ortaasya'daki müslüman halkların imanları/amelleri üzerinde nasıl bir tahribatta bulunduğunu gösteren acıklı bir misaldi bu. Şimdi, kimi AK Partili belediyelerin 'heykel/büst yapma merakı'na dair kulağımıza çalınan şeyler olunca, misal tekrar hatırıma geldi. Öyle ya. Sovyet devrimi başarılı oldu da Kemalist devrim başarısızlıkla mı sonuçlandı? Asla. Onun da unutturmayı başardığı birçok kimlik öğemiz var. İşte bunlardan birisinin izleri de bu tezahür üzerinden anlaşılıyor. Artık dindar hükümetlerin belediyeleri dahi büyüklerini büstlerini dikerek anıyorlar.

Eh, herkesin sarhoşken durduğu bir namazı var, onlarınki öyle, bizimki böyle. Halbuki ondört yüzyılı aşan İslam tarihine baktığımızda, şu son talihsiz yüzyıla kadar, müslümanların atalarını bu şekilde anmadıklarını görürsünüz. Hatta bu yola tevessülü bir çeşit 'cahiliyeye dönme' gibi algılarlar. Kınarlar. Ya nasıl anarlar peki? Hayratla. Anlamla. Hasenat doğuracak eserlerle. En kolayı mesela çeşme yaptırmaktır. En büyüğü arz yüzüne cami-medrese-şifahane kondurmaktır. Küçüklüğümde, ihtiyarlık çağına ermiş büyüklerimizin, tıpkı kefen parası saklar gibi, bu tarz bir hayra sarfedilecek paraları biriktirdiklerini hatırlarım. Amaç? Amaç ölümle dahi durmamak. Hasenat defterlerini zayıflatmamak. Kullar arasında övgüyle yâdedilmek değil, yanlış anlaşılmasın, Allah'ın katında hayırla anılmak. Arkasından dua yollanmak. İnsanlara ölümden sonra bile faydalı olabilmek. Onların amacı o. Ufku o. Derinliği o.

Bizim de çapımız bu. Dikiyoruz taşı. Döküyoruz betonu. Kaplıyoruz kalayı. Oh. En üretimsiz üretim. Hiçbirşey yapmadan birşey yaptığını sanma. Sûreten vücudî görünen ademîlikler! Sözgelimi: O heykellerin yerinde bir ağacınız olsa, maşaallah, gölgesinde dinlenen olur. Yemişinden yiyen olur. Manzarasından şenlenen olur. Ne bileyim, bir kuş sığınır da yuva yapar belki, yavrularının sesinden kabrinize eğlencelik olur. Bu taştan adamların gölgesine sığınmak da mümkün olmuyor. Tek hünerleri hünersizlik. Öyle size bakıyorlar. Siz de onlara bakıyorsunuz. İçinizden bir Fatiha okumak bile geçmiyor. Heykelin önünde Fatiha okunmaz ki. Lakin Ertuğrul Gazi büstü yerine çeşmesini görseydiniz, bir tas içseydiniz, hediyesini gönderecektiniz. Hem zaten o güzel eserlere hep böyle yazarlar: "(...) hayratıdır. Ruhuna el-Fatiha."

Bu faydasız taşların karşısında ruhuna Fatiha okunansa biziz. Bizim İslamlığımız. Kimliğimiz. Geleneğimiz. Ki, Avukat Hulusi Bitlisî Aktürk'ün aktardığına göre, Mustafa Kemal'le arasında geçen bir diyalogda, Bediüzzaman da heykeller hakkındaki fikrini kendisine şöyle beyan etmiştir: “Büyük Kur’ân’ımızın bütün hücumu heykelleredir. Müslümanların heykelleri ise hastahaneler, mektepler, mabetler, yollar gibi abideler olmalıdır.” Daha sonraki dönemde telif ettiği bir eserinde de şunları söyler: "Sanemperestliği şiddetle Kur'ân men ettiği gibi sanemperestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men eder. Medeniyet ise suretleri kendi mehâsininden sayıp Kur'ân'a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli-gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder."

"Bu zamanda da heykele düşman olunur mu canım?" deyu hoplamayın lütfen. Mürşidim çok derin birşey söylüyor. Bakınız, düşman işgalinden veya zalimlerin zulmünden kurtulan her halk, önce gidip heykellerine saldırıyor. Hatta büyük bir değişim geçirmiş toplumlar dahi evvela önceki dönemden kalan böyle birikintilerin canına kastediyorlar. Hikmetsiz değil. Onlar bu taşlaşmış sûretlerin birşeylerin 'hatırlatıcısı' olduğunu biliyorlar. Sen Kırım Türklerinin gözünde Stalin heykeli ne anlatır anlamıyorsun. Halepçe katliamını görmüş bir Kürde Saddam Heykeli ne söyler bilmiyorsun. Sürgüne düşmüş bir Halepliye Esed heykelinin önünden geçmek nasıl koyuyor görmüyorsun. Ama yaşayanlar gayet iyi biliyorlar. Hatta ırkçılık karşıtı gösteriler de dahi ilk önce heykellere saldırıyorlar. İngiltere'de yaşandı nitekim. Yani, âdeta, hayırla yaşamak isteyenler heykellerden kaçıyorlar, zulmünü yaşatmak isteyenler heykele koşuyorlar.

Arkadaşım, bu heykellerin tamamı 'dünyevî anlamların dondurucusu'dur. Bizse dünyevî olana kanmamak üzerine imanlıyız. İmanımız gereğince gözümüzü 'mana-i ismî'den çekip 'mana-i harfî'ye vermişiz. Şeyleri, bizzat kendileri için değil, götürdükleri hayır için sevmişiz. Hem büyüklerimiz de asla kendilerini bize 'asıl' olarak öğretmemişler. Evet. Sen 'Levlake levlak' sırrının sahibi Allah Resulü aleyhissalatuvesselamın heykelini yaptırdığını gördün mü? Aksine, emr-i nebevîsi, böyle teşebbüslerin şiddetle boşa çıkarılması yönündedir. Çünkü bu dünyayı asletmemenin bir bedeli vardır. Eserlerimiz üzerinden de bir okunurluğu vardır. Sanatın da bir takvası vardır. Biz de bu bedeli onu 'faydalı soyut' tutarak öderiz. Hatta bazı sanat ehli derler ki: "Müslümanların sûrete küskünlüğü onlarda soyut sanatların Batı'dan çok daha önce doğmasını sağlamıştır." Ben bundan ilerisini söyleyeyim: Bugün İslam toprağı dediğimiz her yere çil çil serpilmiş hayratın en büyük membaı işte bu esastır. Çin'den tutun ta Afrika'nın ücra köşelerine kadar, faydalı şeylerle sergengeçtiler gibi koşturan bu mübarek hayır ordusu, 'sûretlere tapmayanların' ve 'sûretleriyle kalmayanların' ordusudur. Yoksa şimdi su içtiğin her mübarek çeşmenin yerinde bir Yezit'in heykelini görecektin. O zaman bakalım kimden su isteyecektin?

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....