Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:
Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:
Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.
Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.
Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.
Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.
Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.
Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.
Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.
İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.
Manzara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Manzara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Kasım 2025 Pazartesi
2 Eylül 2015 Çarşamba
Kalbin mehre alışsın
Manzara denilen en mukavemetsiz şey bile seyrinize kendisini bedelsiz bırakmıyor. Emek istiyor. Gayret istiyor. Dikkat istiyor. Hatta en güzel manzaraların bedeli en zor yollar. 'Gidilmez' denilen yerlere gittikçe, 'Çıkılmaz' denilen yerlere çıktıkça, 'Varılmaz' denilen tepelere vardıkça alıyorsunuz ücretinizi. Ayaklarınız yola bir nevi 'yüz görümlüğü' takıyor. Hem dağcılık da ancak buradan bakınca anlaşılabilecek bir sevdadır. Başka gözlerin aşinası olmadığı harikalara varabilmek için dağcı bir bedel öder. Bizden daha fazlasını ödemeye hazırdır her zaman. Daha azimlidir. Daha cüretkârdır. Daha sebatkârdır. Allah sebatında sabredenleri muvaffak eder.
Sadece zaman/zahmet olarak değil hem de. Ümit ve korku olarak da bedel ödemeye hazırdır. Dağcının yaşadığı kazalar, salgıladığı adrenalin, döktüğü ter, gösterdiği dikkat, aldığı tedbir, mahrum kaldığı rahatlık ve serbestlik... Bunların tamamı 'şahidi olunacak manzaranın' bedelidir. Çıkacağı makamın istediğidir. Ve artık, dağcı, maksadına ulaşmıştır.
Gözleri 'gözlerimizin asla şahit olmadığı' bir dünyaya şahit olmuştur. Dünyamızın 'daha yukarısından' ve 'daha çoğuna' bakmıştır. 'Kalb-i beşere hutur etmeyen' şeylere dokunmuştur. Mürşidimin tabiriyle 'hiç ender hiç' iken 'bütün mevcudatı umumen' elde etmiştir. Biz, yani aşağıdakiler, ancak onun çektiği fotoğraflarla ve hayalimizle yetiniriz şahitliğini anlayabilmek için. Neden? Ödenmesi gereken bedelden kaçıyoruz çünkü. Mehrini vermediğimiz manzara da bize duvağını açmıyor.
Tasviri çok mu uzattım arkadaşım? Doğrudur. Tamam. Sadede geleyim: Ben bu kadar şeyi sana neden anlattım? Anlattım, çünkü dağcı, manzara ve yol arasındaki ilişki benim takvayı da anlamamı sağlıyor. Kur'an buyuruyor: "Akıbet takva sahiplerinindir!" Bu ayet-i kerime bana dağcının zirveye ulaştığı anı hatırlatıyor. Takva manzarası güzel bir yola ödenmesi gereken dikkat bedelidir. Düşünsene! Allah'ın rızasını istiyorsun. Cennet istiyorsun. Hem bu dünyada hem ahirette selamet istiyorsun.
Nasıl bedelsiz elde edeceksin? Öyle kıymetli şeyleri bedelsiz verirler mi? Öyleyse dikkat edeceksin. Az şey istemiyorsun. Arzunda ciddi isen bedeli 'dikkat' olacak. Bazen de çile çekeceksin tıpkı dağcının çektiği gibi. Herkesin evinde oturup rahatça televizyon izlediği zamanlarda sen yolla boğuşacaksın. Oruç tutacaksın mesela. Aç kalacaksın. Günde beş vakit namazın olacak. Talim yapacaksın. En sıcak vakitlerde bile örtüneceksin. Tenin zararlardan korunacak. Dilin, en öfkeli anlarında bile, bir sınırı geçemeyecek. Duracak. Ne kadar albenili dursalar da günahkâr eğlencelerden uzak kalacaksın. Küçük görme. Bakarsan ciddi bedeller bunlar. Düzlükte yaşanacak bir hayattan vazgeçiyorsun sen.
Birşeye niyet ettin çünkü. Bir manzaraya talip oldun. Aşağılar yetmez göründü sana. Sonsuzluğa talip oldun. Az şey değil. Hiç az şey değil. Zerresin ama Şems-i Sermed'i istiyorsun artık. Hiç ender hiçsin ama bütün mevcudatı umumen istiyorsun. 'Bedelini sevmek' başka şey amma, sormadan edemiyorum arkadaşım, nasıl 'bedel ödememeyi' beklersin? Nasıl zahmetlerden alınır, Allah'a gönül koyarsın, nazlanırsın? Talip olan sensin. Bu dünyayla yetinemeyen sensin. Allahsız bir hayatın boşluğundan yakınan sensin. Fanilikten usanan sensin. Sevdiklerini kaybetmekten yanan sensin.
Nasıl bütün bunlardan kaçmak için girdiğin bir yoldan yakınırsın? Kendin diledin onu oysa. Böyleyken halimiz, Bediüzzaman'ın, Mevlana Celaleddin-i Rûmî'den (Allah ikisinin de şefaatine nail eylesin bizi) alıntıladığı gibi değil midir? Hani o 'Kalubela gününü' pek güzel tasvir eder ve der: "O, 'Ben Senin Rabbin değil miyim?' dedi. Sen 'Bela/Evet' dedin. 'Evet' demenin şükrü nedir, bilir misin? Çok bela çekmektir. Bilir misin bela çekmenin sırrı nedir? Yani fakr u fena dergahındaki halkaya katılmaktır." Evet arkadaşım. O halkaya katılmadan dağı tırmanamazsın. Tek başına dağcılık olmaz. İz lazım. Tecrübe lazım. Dost lazım. Sonra Derviş Yunus'un (k.s.) tarif ettiği gibi olur halimiz: "Göçtü kervan, kaldık dağlar başında..."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?
'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...
