8 Ocak 2026 Perşembe

Hafız yetiştirmek 'biz'i kurtarmaya yetecek mi?

Geçenlerde, Avni Özgürel'in, Ketebe Yayınları'ndan çıkan, Unutulmayan Portreler isimli eserini okudum. Genel olarak 'okunuşlu bir kitap' olduğunu söyleyebilirim. Fakat bazı tenkidlerim de var. Bunlardan birisi 'portresi sunulan herkesin makbulleştirilmesi' üzerine şekilleniyor. Sözgelimi: Kemalettin Kamu nâm şair "Çankaya bize yeter/Kâbe Arabın olsun" gibi mısralar kaleme almış bir denî şahsiyet. Muhafazakâr kesimdeki hâtırası da hoş değildir. (Timur Taş Hoca merhumun bir vaazında şiirini anıp kendisine epey saydırdığını hatırlıyorum.) Ancak eserde sunuluşuna bakarak onu bir 'Allah dostu' sanabilirsiniz. (Ne de olsa, sonunu getiremese de, hafızlık bile yapmış.) Elbette bu istikamet olmuyor. Ve bu eser üzerinden Kamu'ya muhabbet besleyeceklerin mesuliyeti de, önce Avni Özgürel'e, sonra Ketebe Yayınları'na, aittir. Kâbe'yi sevmeyeni biz de gayet tabii sevmeyiz.

Buradan şuraya geçeceğim: Elhamdülillah. Allah sayılarını arttırsın. Eksikliklerini hiçbir vakit göstermesin. Hafızlık törenlerine ait paylaşımlara sıklıkla rastlıyorum bugünlerde. Birçok ilde yüzlerce gencimiz-çocuğumuz hafız oluyor. Maşaallah. Barekallah. Yüzbin elhamdülillah. Ne güzel. Ne muhteşem. Ne sevindirici. Fakat, Kamu gibilerin hayat hikâyeleri üzerinden bakınca, ahirzamanda mevzuun "Kur'an'ı ezberlemek" ile tastamam çözülmeyeceği endişesi kaplıyor içimi.

Bu gençler-çocuklar, Hüda istikametten ayırmasın hiçbirini, melek gibi mezun olup, Deccal'in 'cennet sûretindeki cehennemi'ne atılıyorlar. Gündelik hayat böyle. Ve bu hayat içinde daha önce dünyalarına girmemiş birçok şüphe-soru kafalarına takılıyor. Eğer onlara karşı koyacak donelere sahip değillerse imtihanları daha da çetrefilleşiyor. Geçmişte hafızlık yapıp da sonradan dünyevîleşme girdabına kapılmış olanların sayısı az değil. Elbette bu kapılma oranı onlarda çok daha düşüktür. Ve, evet, kesinlikle Kur'an'ın mübarek lafzının hıfzı da mübarek manevî bir zırhtır, o melek-misalleri ahirzaman fitnesinden korur. Lakin, vakit öyle bir vakittir ki, sanki bunun fazlasına da ihtiyaç vardır. Hatta fazlası artık neredeyse kaçınılmazdır.

Bediüzzaman Hazretlerine dair talebelerinin anlattığı hatıralarda işittiğim şöyle birşey var: Süleyman Hilmi Tunahan Efendi merhumun talebelerinden birisi Üstadı ziyaret ediyor. Üstad, ziyaretten memnun, epeyce hizmetlerine iltifat ettikten sonra şöyle diyor: "Siz Kur'an'ın lafzının hıfzına çalışıyorsunuz, biz de manasının hıfzına çalışıyoruz." Ben bu cümleyi cidden kıymetli buluyorum. Zira Risale-i Nur vasıtasıyla nurculuğun yapması gereken şeyi tastamam ifade ediyor. Biz Kur'anî manaların korunmasına çalışıyoruz-çalışmalıyız. Ve hakikaten bu zamanda iş 'mana üzerine kapışmalara' kadar gelmiştir. Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılmıştır. Şayet, bir genç veya çocuk, Kur'an'da anlatılanları kendi dünyasında bir yere koyamıyorsa, kavrayamıyorsa-kaldıramıyorsa, i'cazını göremiyorsa, ondan gayrı irtibatı taklidî kalmaya mecbur oluyor. Çelik zırhı kuşanamıyor. Sonra yaşı gelip dizginlerini ailesinin elinden kurtardığını düşündüğü zaman da karanlığını fâş ediyor. Mevla Teala cümlemizin evladını böyle ayak kaymalarından muhafaza eylesin. Âmin.

Hani Konferans'ta, "Taklidî bir imân, hususan bu zamandaki dalâlet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî imân ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir..." deniyor ya, mevzu tam canevinden vurulmuş oluyor. Bizim bir şekilde gençlere-çocuklara 'neden müslüman kalmalarının mantıklı olduğunu' anlatabilmemiz lazım. Bunun hafızlarını da yetiştirebilmemiz lazım. Zamanın şüphelerine karşı koyabilmeyi de öğrenmeliler. Zira bu mana hafızları ki, sayıları ne kadar az olursa olsun, bulundukları yerlerde 'gizli bir kutup gibi' fayda verirler. Bölgelerini İslam'da tutarlar. Hidayete vesile olurlar. Lâfzın hafızlığı elbette büyük bir berekettir. Çok değerlidir. Fakat zaman pek dehşetlidir. Yeni mesailer de ister.

Bu yazıyı da mürşidimin beyanıyla bitireyim:

"Evet, bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan, her mü'min, tek başıyla dalâletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur, bu vazifeyi en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur'âniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli burhanlarla ispat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi, mü'minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi, kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü'minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar."

5 Ocak 2026 Pazartesi

Yokuşu inerken değil çıkarken düşmek güçtür

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin?"
Beled sûresi, 11-12

Avcılar meydana vardım dün gece. (Acaba 'yatsı üstü' mü demeliyim?) Soluklandım biraz. Bilenler bilir. Meydanımız yokuştur. Sahile doğru iner. İşte o eğime kendini bırakmış bir çocuk gördüm. Annesinin elini tutmak istemiyordu. Koşar adımlarla iniyordu. Birkaç defa düştü. Sonra annesi zorla elini aldı. Geri döndüler. Bu defa yokuşu çıkıyorlardı. Çocuk yine koşturmaya başladı. Şu dikkatimi çekti: Yokuşu inerken birkaç defa düşen çocuk yokuşu çıkarken hiç düşmedi. Halbuki hızında bir başkalık sezilmiyordu. Kendi çocukluğuma gittim.

Zara, küçük ilçemiz, Tolos'un kenarına yayılmıştır. Çocukluğumuz o tepede yaptığımız pikniklerle şenlenmiştir. Annelerimiz aşağılarda sohbet ederlerken, biz, tepenin yükseklerine çıkmaya çabalardık. Bazen de yarışırdık: "Kim önce çıkacak?" Çıkmak kolay gelirdi o vakitler. Fakat inmek güç görünürdü. Zira inerken yerçekimi de, istekle hem de, destek olurdu. Eğer kendinizi durduramazsanız yuvarlanmak-yaralanmak işten değildi. Tâ o zamandan beri içime yerleşmiş bir fikirdir işte: Yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha zordur.

Yani, arkadaşım, o çocuğun yokuşu çıkarken düşmemesini çocukluğumdan hareketle anlayabiliyorum. Zaten benim gibi yaşı kırkı geçmiş biri çocukları ancak 'kendi çocukluğundan hareketle' anlayabilir. Ve hem hikmetle denmiştir ki: Büyüklerin çocukları anlama yetenekleri 'kendi çocukluklarını hatırladıkları kadar'dır. Eğer hatırlayamazlarsa empati de yapamazlar.

Buradan şuraya geleceğim: Yakında bazı tutuklamalar oldu. Berbat şeyler işittik. Doğru-yanlış. Birşey söylemek zor. (En azından benim için.) Dava henüz soruşturma aşamasında. Kesin kanaat belirtmek gadretmeye sebep olabilir. O insanları bulup helallik istemek de pek güç olacağından, mürşidimin dediği gibi, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız!" tavrını benimsemeyi doğru buluyorum. Ancak emniyetimiz elbette işini yapacak.

Şayia sırasında şu mevzu da, hasm-ı din bu memlekette bol bulunduğundan, çok dillendirildi: "Efendim, bakınız, filanca da bu işin içindeymiş. Oooo! Hem de İmam Hatip mezunuymuş. Vay, vay! Bakınız, babası da hocaymış, anası da bilmem neymiş, yine de bu kerih işi yapmış. Yine, aman, bakınız, demek din de hiçbirşeyi değiştirmiyor..." vesaire. Eh, Sivaslı ifadesiyle, zaten 'pur tilkisi gibi fırsat gözledikleri için' onlara bu dediklerini çok görmeğe gerek yok. Ancak bir cevap vermeye gerek var. Zira, bazen çok safderûnlar da böylesi argümanların peşine düşüp, kendi dinlerinden şüpheye düşebiliyorlar. "Namaz kötülüklerden alıkoyar!" gibi sarih hükümlere 'acaba'yla bakabiliyorlar. Halbuki, bakmakta pek haksızdırlar, çünkü hükümler hep eksere göre şekillenir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Ama kaide istisnayı bozabilir.

Evvela şunu belirtmekte fayda var: Sünniler, yani ehl-i sünnet ve'l-cemaat itikadına sahip olanlar, peygamberler aleyhimüsselamdan başkasına 'ismet' sıfatını vermezler. Yani onlardan başkası günahsız olmaz-olamaz. Onların da 'sürçmeler' diyebileceğimiz 'zelleleri' vardır. Fakat hep vahyin kontrolünde oldukları için irşad edilirler. Nebilerin günahsızlığı vahye/dine şüphe gelmemesi için gereklidir. Eğer peygamberler, hâşâ, günahkâr insanlar olsaydılar getirdikleri dinden de şüphe içinde kalınabilirdi. Temizliğinden emin olunmazdı. Sözgelimi: "Ayet aldım!" diye yalan söyleme ihtimalleri olsaydı, hâşâ, o zaman bütün ayetlere bir leke konardı. "Acaba bu ayeti vahiy aldığı konusunda yalan mı söyledi?" Hülasa: Cenab-ı Hak onlara ismet sıfatını vermekle ümmeti de bu tür şüphelerden korumuştur. Nebileri sayısınca hamd u senalar olsun.

Fakat başkaları için hata mümkündür. Evet. Bir kişinin sağcılardan olması, filanca muhafazakâr partiden olması, babasının hoca olması, kendisinin İmam Hatipli olması veya daha başka 'makbul' bir detay, onun günahsızlığını garanti etmez sünnilere göre. (Şiilerdeyse 'masum imam' itikadı vardır.) Hatta namazlarını 'beşin üstüne beş katarak' kılması dahi böyle bir garantiyi vermez. Nitekim sahabe içinde de, canımız onlara kurban olsun, günaha/hataya düşmüş kişiler bulunur. Gerçi onların günahı bizim günahımıza göre kıl gibidir, lakin, mübarek gözler onlar olduğu için acısını daha çok hissederler. Hüda bizi şefaatlerine nail eylesin. Âmin.

Peki, böyle dedik ya, bir insanın kendisini nisbeten böyle bir alanda tarif etmesi, araması veya gelenek olarak böyle bir yerde yola başlaması hiç mi faydasına olmaz-olmamıştır? Hâşâ, önümüzdeki nasslar apaçık aksini söylerken, asla böyle birşey diyemeyiz. Elbette İslamiyet, parmağının ucunu batırmakla dahi olsun, içinde yeralan herkese fayda verir. Ve, evet, onu mutlaka kötülükten alıkoyar. Ancak bu 'kötülükten alıkoyma' meselesinde hüküm eksere göredir. Yani, dindarların ortalamasını alarak dünyacıların ortalamasıyla karşılaştırırsanız, onları mutlaka daha faziletli bulursunuz. Bunun istatistik çalışmaları var mıdır bilmiyorum. Ama, mesela, namaz kılanlar arasında hırsızlık, cinayet, zina vesaire gibi suçların oranıyla kılmayanlar arasındaki suç oranları karşılaştırılsa, kılanlarda bu oranın düşüklüğünün apaçık görüneceğine inanıyorum. Dünyacıların nasıl yansıttıklarının önemi yok. Kendinizi onlardan dinliyorsanız zaten işiniz bitmiş demektir. Kıratınızı 'kendi terazinizle' tartmayı bileceksiniz.

Bu neden böyle olur peki? Çünkü yokuşu çıkarken düşmek yokuşu inerken düşmekten daha güçtür. Evet. Yokuş çıkarken niyetiniz 'daha yukarılara varmak'tır. 'Daha aşağılara inmek' değildir. Ameliniz, niyetiniz, nazarınız hep 'daha yukarısı' ile şekillendiği için buralardaki düşmeler küçülürler. Ama yüzünüz aşağı bakar şekilde inmeye çalışıyorsanız bir yokuşu eğer, durmak-durdurmak gibi bir niyetiniz de yoksa kendinizi, mesafe aldıkça yuvarlanma riskiniz artar. Başlarda hızlı değilseniz bile hızınız yükselir. Yerçekimi size yardım eder. İnsanın nefs-i emmaresi de onu esfel-i safilînine çeken bir cazibe kuvveti gibidir. O yüzden malum tehlikeyi anlatan Tin sûresi ardından demiştir: "Ancak iman eden ve amel-i salih işleyenler müstesna!"

Yani, yokuşu çıkma çabasında olanın, 'aşağıda gözü olmadığı için' düşme ihtimali daha düşüktür. Adımları 'düşmemek yönünde' besler onu. Ancak aşağı koşmak niyetindeyseniz, geçmiş olsun, denî kuvvetlerin de esirisinizdir. Evet. Ahsen-i takvim olarak yaratılanın esfel-i safilîne yuvarlanmamasının tek yolu ona sırtını dönmesidir. Ve, evet, elhamdülillah, oraya da geldik nihayet: Dindarlık, olabildiğimiz ölçüde, 'yokuşu çıkardığı için' kötülüklerden alıkoyar.

Yukarıya çıkmaya çalışmak 'aşağı düşmemek'le aynı anlama gelir çünkü. Ancak, burada, ayrıca dikkat kesilmek gereken bir 'ihlas' maddesi var. İkincil bir niyet yukarı çıkma gayretini boşa çıkarmamalıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Din ile dünyanın saydına gider' insanlar, elbette, 'niyetleri kemale ermek' değil 'daha yukarıdan aşağıya atlamak' olduğu için daha feci kaybederler. Eh, onları da biz zâhirden ayıramayız, çünkü kalplerine vâkıf olamayız.

Hülasa: Yokuş çıkmak yokuş inmek gibi değildir arkadaşım. Yokuş çıkma çabası içinde olanların yokuş inme çabası içinde olanlarla aynı sonuçlara 'en azından ortalama olarak' varmaması gayet normaldir. Şeriat-ı garra-i Muhammediye, elbette ona ittibaımız nisbetince, bizi kötülüklerden alıkoyar. Ancak, İslam, varolduğu ilk günden itibaren ne 'münafıkları' ne de 'fâsıkları' inkâr etmemiştir. Onların da hep varolacağını kabullenmiştir. Biz de illa kabulleniriz.

Bu, hâşâ, dinimizde nakise olduğu anlamına gelmez. Ahirzamanda insanlığın daha çok bozulduğu anlamına gelir. Bozan da İslam değil, bilakis, dünyacılıktır. Türkiye'deki şekliyle kemalizmdir, solculuktur, dinsizliktir. 'Solculuk' derken siyaseten nereye oy verdiğinizle ilgili söylemiyorum bunu. Yanlış anlaşılmasın. Dünyevileşmeye hakveren herkes, şeriatta kusur arayan herkes, "Bu zamanda İslam'la olur mu canım!" diyen herkes bir parça solcudur. İsterse alnı beş vakit secdede olsun. Yine de solcudur. Solculuğun özü sünniliğine olan emniyetini kaybetmektir. Yani itikad sahasında büyük zoka yutulmuştur. (Belki biraz da bu yüzden, Hasan Basri Çantay, Beled sûresinin 18. ayetine meali "İşte bunlar sağcılardır..." diye vermiştir.) Hüda bizi onlardan olmaktan muhafaza buyursun. Âmin. Âmin. Ve'l-hamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn. 

"Fakat, o, sarp yokuşu aşamadı. Sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Köle âzat etmektir veya açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Bundan başka iman etmek ve birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır. Onlar defterleri sağ taraftan verilecek olan uğurlu kimselerdir."

2 Ocak 2026 Cuma

Biraz matematik psikolojiye de iyi gelir

Gerek Mesnevî-i Nuriye'de geçen 'dört burhan-ı küllî' dersi, gerekse de 19. Söz'deki şekliyle 'üç büyük küllî muarrif' bahsi, "Bizi şöyle bir hakikate uyandırıyor..." diye düşünürüm: Cenab-ı Hak, en kemalde şekliyle, 'çapraz okumalar vasıtasıyla' anlaşılır. Ne demektir bu? Şu demektir: 

Mevla Teala Hazretleri, herşeyi yaratan O olduğu için, her ilmin de yegane sahibidir. Branşlar, zâhirde birbirlerinden ne kadar uzaklaşırlarsa uzaklaşsınlar, nihayetleri tevhid kulbuyla Hüda'ya raptolunduğundan, illa ve de sıksık buluşurlar. Birbirlerine bakarlar. Birbirlerini söylerler. Birbirlerini desteklerler. Birbirlerini açarlar. Evet. Kainat tastamam bir bilgi alanı olarak Allah'ı gösterdiği gibi nübüvvet de, vahiy de, (ve eğer bozulmamışsa) vicdan da Sâni-i Hakîm'i bildirmektedir. Şeyler, ister ferden ister cemaatle, Rabbisinden haber vermektedir. Gerek âfâkta gerek enfüste nefisler sayısınca Onu bildiren yollar vardır.

Bazen hiç bu 'kesişmeler' hiç ummadığınız dallar arasında da yaşanabilir. Mesela: İstatistik gibi 'nesnel' bir bilimdalı alıp sizi psikoloji gibi 'öznel' bir alanın karasularında yüzdürebilir. Şifasını gösterebilir. Nasıl olur böyle birşey? Şöyle: Psikolojik rahatsızlıklar, kimi zaman, kişinin 'kendi âlem algısı' ile 'herkese görünen âlem' arasındaki nüansı yitirmesinden kaynaklanabilir. Kaygı bozukluğu yaşayan birisi, âlemine giren herşeyi o kaygı dünyasının bed rengine büründürdüğünden, baktıkça dehşetlendiği, düşündükçe korktuğu, yaşadıkça battığı bir dünyayı yudumlar.

Dehşetlendiği bu dünya 'hakiki dünya' değildir. Hayır. Sadece 'onda yansıyan şekli'dir. Ancak yansımayla hakikisi ayrımını yapamadığından, alamet-i farikaları tanıyamadığından, hayaline giren herşeye hakikatmişçesine muamele eder. Oradan 'yaşanmayanın stresi' doğar. Büyür. Boğar. Halbuki musırrane denmiştir: "Dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücut rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir."

İstatistikse bizi 'nefsü'l-emirde câri olana' yönlendirir. Ortak bilgi alanına çeker. Öznel olandan nesnel olana sürükler. Âlemimizdeki şekliyle gerçeği arasındaki farka uyanmamızı sağlar. Bediüzzaman Hazretlerinin istatistiği bir 'kaygı tedavisi' olarak kullandığı (ve de kullanmasını öğrettiği) misal kayığa binen arkadaşıyla yaşadıklarıdır:

"Bir zaman—Allah rahmet etsin—mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onunla beraber bir akşam vakti İstanbul'dan Köprüye geldik. Kayığa binmek lâzım geldi. Araba yok. Sultan Eyüb'e gitmeye mecburuz. Israr ettim. Dedi: 'Korkuyorum; belki batacağız.' Ona dedim: 'Bu Haliç'te tahminen kaç kayık var?' Dedi: 'Belki bin var.' Dedim: 'Senede kaç kayık gark olur?' Dedi: 'Bir-iki tane. Bazı sene de hiç batmaz.' Dedim: 'Sene kaç gündür?' Dedi: 'Üçyüzaltmış gündür.' Dedim: 'Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüzaltmışbin ihtimalden birtek ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan, insan değil, hayvan da olamaz.' Hem ona dedim: 'Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?' Dedi: 'Ben ihtiyarım. Belki on sene daha yaşamam ihtimali vardır.'

Dedim: 'Ecel gizli olduğundan, herbir günde ölmek ihtimali var. Öyle ise, üçbinaltıyüz günde hergün vefatın muhtemel. İşte, kayık gibi üçyüzbinden bir ihtimal değil, belki üçbinden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir. Titre ve ağla, vasiyet et!' dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindirdim. Kayık içinde ona dedim: Cenâb-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrip için değil. Ve hayatı ağır ve müşkül ve elîm ve azap yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa, hattâ beş altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârâne bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimalle havf etmek evhamdır, hayatı azâba çevirir."


Bugünlerde okuduğum bir kitap vesilesiyle, mezkûr tekniğin, modern psikolojide de kullanıldığını öğrendim. "PDM Ne Demek İstedi?" isimli eserdeki "Endişe ve Kaygıyla Başedebilme" sunumunda, Dr. Klinik Psikolog Betül Nesibe Özkars, diyor ki:

"Aşırı hassas bir duman dedektörü, evde gerçekten yangın çıktığında da çalışır, tost makinesinde yanan ekmekle de çalışabilir. Yani tehdidin şiddeti önemli olmaksızın, hem sistem gerçekten tehdit altındayken hem de tehdit altında olma ihtimali yokken, harekete geçer. (...) Sinir sistemimiz de benzer şekilde çalışır. (...) Zihin tehlikeyi arar hale gelir. Aradıkça tehlikeyi bulur. Ve buldukça da daha çok arar. Zihin kendi kendine kaygı üreten bir mekanizmayla zindanını oluşturur. (...) Fakat 'her seferinde duyguya neden olan düşünce kalıbı irdelenerek' ve 'yanlış düşünce kalıpları doğrularıyla değiştirilerek' beynin otomatik düşünme biçimi iyileştirilebilir."

Yani, yine mürşidimin tabiriyle, 'tefekkürî bir ameliyat' beynin 'yanlış düşünme alışkanlığını' değiştirip yerine 'doğru düşünme alışkanlığı' geçirebilir. Bunu yapabilecek olan bir tür tefekkürdür. İstatistikse bu tefekkürün araçlarından yalnızca birisidir. Matematik hesaplamalar, bizi gerçek dünyaya davet ettikleri için, yansımalardaki yanlışların etkilerini azaltabilirler. Betül Nesibe Hanım buna sunumunda 'gerçeklik testinden geçirmek' diyor:

"Asansöre binmekten tedirgin olduğunuz için merdiveni kullanmayı deneyebilirsiniz. Bir süre işe yarar da gözükür. Hem gideceğiniz yere ulaşmışsınızdır hem de asansöre binmeye çalışarak kendinizi müşkül duruma sokmamışsınızdır. Ta ki işe yaramayana dek. Birgün gerçekten asansörü kullanmanız gerekecektir. Merdivenle vakit kaybedeceğinize 'asansöre neden binemediğinizi' anlamaya çalışmak, altta yatan inançları keşfetmek, yanlış inançları 'gerçeklik testinden geçirerek' doğrularıyla değiştirmekse asansöre binebilmenizi sağlar." 

Eh, evet, arkadaşım, Risale-i Nur'u bu açıdan da çalışmak gerekiyor herhalde. Fakat, böyle bir çalışmayı yapabilmek için, hem alana hâkim olmalı hem de detaylara uyanmalı. Üstelik aradaki bağlantıları kurabilecek işlek bir kafaya da sahip olabilmeli. (Çapraz okumalar bu nedenle de lazım.) Nasip. Elbette bu emanetin de sahipleri gelecektir. Ve bize Üstadın 'daha farkına varmadığımız' neleri neleri öğrettiğini gösterecektir. Ve minellahi't-tevfik.

27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

24 Aralık 2025 Çarşamba

Görmek için önce kör olduğunu kabullenmen gerek

Mürşidim "Gafletten neş'et eden dalalet pek garip ve aciptir..." derken üzerine düşünülesi bir teşhiste bulunuyor arkadaşım. Evet. Mühimdir. Çünkü 'dalalet'in başlangıcına 'gaflet' denilmiştir. Tabii, ben, burada gafleti daha ontolojik bir zeminde kavrıyorum. Ve onun, eğer vahyin/nübüvvetin uyandırıcılığı ile âgâh olunmazsa, mahiyetimizin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum peki? Mahluk olan herşey, kaçınılmaz şekilde, sınırlıdır çünkü. el-Muhît olansa yalnız Allah'tır. Gafletin zıttıysa ancak el-Muhît'tir. Veya el-Alîm'dir. Veyahut er-Rakîb'dir...

'Yaratılış' deyu bahsolunan hâdisenin 'hiçbir noktası gizli kalmayacak şekilde' nazarına, tasarrufuna, hâkimiyetine sığdığı yegane var Allah'tır. Bilmek yaratmanın hem evvelidir hem sonucudur. Allah yaratan olduğu için yarattığını her detayıyla bilir. Her detayıyla kuşatır. Her boyutuyla görür. İnsansa dört boyutlu âleme bir sıkışmışlık içindedir. En, boy, derinlik, zaman... Bunlardan daha aşkın kavrayamaz âlemi. Hayali, aklı vs. ötelere uzanması için bazı kapılar aralasa da, acizdir, müşahedatı dört âleme sınırlıdır. Bu sınırlılık gafletinin de başlangıcıdır. Mahluk olan illa gafil olur yani. Demek mahlukiyetin bir ismi de el-Gafîl'dir. Zira gafil olmamak için el-Muhît olmak gerekir. er-Rakîb olmak gerekir. el-Alîm olmak gerekir. Bunlarınsa hakikati mahlukiyette asla barınamaz.

Böylesi subhanî isimlerin sahibi yalnız Allah olduğu için gafil olmayan da yalnız Odur. Onun kudreti, iradesi, ilmi gibi nazarı da kısıtlanmaz. Yani, Rabbimiz, mahlukatı gibi gaflet etmekten de münezzehtir. Herşeyi bilmesi herşeyi yaratmasının bir gereğidir. Herşeyi bilmeyen hiçbirşeyi yaratamaz. Çünkü herşey herşeyle bağlıdır. Herşey herşeyle ilgilidir.

Sicim teorisyenleri bile varlığın 20'den fazla boyutu olduğunu öngörüyorlar şimdilerde. Bu ancak onların öngördükleri miktardır. Hakikatte daha kaç boyut olduğunuysa ancak Rabbü'l-Alemîn Halıkımız bilir. Belki 99 bin âlem denilen, belki Allah'ın isimleri kadar çok olan, âlemler de varlığın başka başka boyutlarıdır. Her neyse... Biz o ilimlerin cahili olduğumuzdan kısa keselim. Haddimizi bilelim. Fazla şakk-ı şefe edersek pot kırmamız da kaçınılmaz olacak.

İşte, varlığın varoluşu ne kadar boyutluysa, yaratılışının da o kadar çok vechi var demektir, ki bunlardan yalnız dört tanesine şahitlik edebildiğimizi yukarıda andık. O zaman yapımızın ayrılmaz bir parçası olan 'parçalı görüşümüz' yani 'gafletimiz' onlardan hareketle verdiğimiz hükümlerde de bizi hataya sürüklüyor. Bilim felsefecileri de 'bilimsel bakışı' en çok bu metodolojik hatasından dolayı eleştiriyorlar. Bilim, âlemde tuttuğu konumu hakkı olmayarak 'mutlak' kavrıyor, 'mutlak' lanse ediyor. Yani el-Muhît'in, hâşâ, nazarıyla kendi nazarını bir tutuyor. Gözüne, kulağına, aklına, okuyuşuna, fehmine, basiretine vs. sığan miktar üzerinden yaptığı yorumu 'herşeyi görenin yorumu' gibi yansıtıyor.

Halbuki görüşü öyle bir görüş değildir. Bizim şahitliğimize giren miktarı, asıl varoluşun, devede kulak bir miktarı sayılabilir. (Buzdağının görünen kısmı bile değil yani.) Bu nedenle oradan yaptığımız okumalar da hakikati kuşatamazlar. Fakat, evet, işimize yararlar. Nerede yararlar? Ancak dört boyut içindeyken yararlar. Elmanın varoluşunu hep ağacı üzerinden müşahede etmemiz 'elma ağacı gördüğümüzde elma bulacağımız' yönünde bir yol gösterir. Orada gördüğümüz aslında Cenab-ı Hakkın Sadıku'l-Vaad oluşudur. Kanunların nizamatıyla iş görmesidir. Evet, Hüda, ağacı ile elması arasına bir mukarenet varetmiştir. Mukarenet ise yakınlıktır. Eğer sözkonusu yakınlıklar olmasaydı, yaratışta bir tutarlılık da olmazdı, o zaman imtihan âleminde bilgi diye birşeye de rastlanamayacaktı. Yaşamak bir hayli müşkülleşecekti.

Elmayı birgün ağacından, başka gün tencereden, daha başka gün inekten alsaydık, bu kaotik varoluş, bizi amel edemez hale getirirdi. Elma almak için sebepler dairesinde nasıl dualanacaktık? Mukarenet bize aslında 'nasıl dua edeceğimizi' öğretiyor. 'Nasıl yaratıldığını' söylemiyor. Yaratmak için elmayı hiçten vara çıkaracak ilmi, iradeyi, kudreti açıklamak gerekir. Mukarenet asla bize bunu vermez. Fakat, mukarenet, o yaratılış için hangi yakınlıkları kollamamız, onlarla dualanmamız, Allah'ın kerem düzenini kavramamız için yollar gösterir.

"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz."

Gaflet, Allah'ı hesaba katmadan kainata bakma, yaşama, amel etme vs. gibi manalarla tâbir edilir. Kemal manası böyledir. Doğrudur. Ancak gafletin özü sınırlılıktır. Ve o sınırlılığın yaralarını aşmak için, Hüda'nın, 'sınırlılığımızın yaralarını aşalım diye' bağışladığı vahye/nübüvvete sığınmak gerekir. Vahiyle/nübüvvetle gelen bilgi dört boyutlu âlemin mağdurlarına üstboyutların ufuklarını açar. İmkanlarını, düşünüşlerini, istikametini öğretir.

Eğer imandan yoksun bir anlam dünyasına, düpedüz materyalizme, naturalizme veya determinizme vs. kapanırsanız, işte, o zaman denizin derinliklerinde olan şeyleri yüzeyindeki parıltılarla, görüntülerle, şıpıltılarla açıklamaya çalışan insanın durumuna düşersiniz. Denizde olanlar denizin yüzeyine bakılarak açıklanamaz. Denizin yüzeyinde olanlar derinlere inilerek anlaşılabilir.

İnmeye imkânımız yok. Cismimizin yapabilecekleri belli. O zaman o derinlerin ilmini bağışlayan Rabb-i Rahîmimizin gönderdiği marifete sığınacağız. Bakara sûresinin hemen başında övülen 'gayba iman edenler'den olacağız. Dört boyutla sınırlı olmadığımızı bileceğiz. Bileceğiz ki, göremesek de, bu bilmek bizi körlüğün tehlikelerinden kurtaracak. Kör, körlüğün belasını çekmemek için, en azından kör olduğunu bilmelidir. Körün gözünün açılması körlüğünü bilmesiyle başlar. Kör körlüğünü itiraf etmezse görenlerden yardım isteyemez. Gündüzü inkâr edense yalnız kendine gece yapar. Ancak öyle bir yapar ki, artık o gecenin içinden de çıkılamaz, boğulur, herşeyi gecenin ilişki ağıyla açıklamaya çalışır. Allah muhafaza...

17 Aralık 2025 Çarşamba

Köpek gibi değil kedi gibi batılılaşmalıydık!

"Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten."
Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi'nden...

Türkiye batılılaşacaksa bile 'köpek gibi' değil 'kedi gibi' batılılaşmalı. Yani kedi kadarcık olsun izzetini koruyabilmeli. İhtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisine' döndürmemeli. Tıpkı mürşidimin dediği gibi: "Meselâ, kedi seni sever, tazarru eder—senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakikîye şükran hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar—şuur olsun, olmasın." Öyleyse gecikmiş hakkını iade edip helallik isteyelim: Kedi nankör değil şereflidir. Asıl adresi şaşırmadığı için bize tamah etmemektedir. Kula ilgisizliğinde saklı bir izzeti vardır.

Halbuki bu hususta köpek güzel bir misal değildir: "Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü'l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler." Düğüm noktasıysa Nokta'nın hemen başındaki cümlede gibidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur."

Kucağa almakta ne vardır? Kucağa almakta varlık hiyerarşisini şaşırmak vardır. İnsan neyi kucağına alır? Canı pahasına koruyacakları kucağına alır. Bebeğini kucağına alır mesela. Ve bu kesinlikle bed karşılanmaz. Evet. Yavrusu için canını feda eden kahramandır. Fakat kendisinin varlığına hizmet etmek için yaratılmış vesileleri, o vesileleri yaratan Allah'ın rızası rağmına, kendinden daha ileri bir yere koymak, neredeyse kendini onlara feda eder dereceye getirmek, işte bu bir anlamda şirkin kapısıdır. Ve her şirk böylesi bir kem temayülden doğmuştur. Dünya coğrafyasının değişik bölgelerinde ineğe, file, maymuna vs... her neye tapar vaziyette bir kavme rastlasak, o hayvanla girdiği ihtiyaç ilişkisini 'ilahlık ilişkisine' dönüştürme görürüz. Yani, Cenab-ı Hakkın, nimetlerini üzerlerinden alıp şükrünü Kendisine (c.c.) sunalım diye bağışladığı mahlukata 'esas kaynak' gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Böyle bir bakış da, eşref-i mahluk olan insanı dahi, o hayvandan aşağı görmekle neticelenir. Nitekim bugün de, 'itperestlik' dediğimiz bir vakıa Türkiye'de yayılmaktadır ki, müptelası olanlar, köpekleri 'tanrı' görecek sapkınlığa dahi varmaktadır. Halbuki başlangıçları itlerle aralarındaki ihtiyaç hukukundan ibarettir.

Evet. Köpeklerin birçok güzel hasleti var. Fakat bu hasletler, şefkatin ifratıyla birlikte, onları hayatın en ileri mevkisine koymayı netice verebiliyor. Hatta insanlar 'kendi evladını büyütmek' yerine, daha vefalı gördükleri için, 'köpek yetiştirmeyi' seçebiliyorlar. Tesadüf değildir. Köpek besleme alışkanlığının yayıldığı toplumlarda doğum oranı giderek düşüyor.

Benzer bir okumayı Constantin Von Barloewen'ın 'Bilgiler Kitabı' isimli eserinde de görmüştüm. Kitabın altbaşlığı şöyle: 'Çağımızın Önemli Düşünce İnsanlarıyla Söyleşiler.' Sohbet edilenlerden birisi de, Vatikan'ın eski kültür bakanlarından, 'Kardinal Paul Paupard'dı. İşte orada, Paupard da, ilginç bir gözlemde bulunuyordu Batı hakkında:

"Parisli dostlarım, ben Bangkok'tan, Bangalor'dan, Marakeş'ten ya da Salvador de Bahia'dan döndüğümde 'beni etkileyenin ne olduğunu' sorduklarında, orada olağanüstü gözlerle bakan birçok güzel çocuğa rastladığımı söylüyorum. Medicis sokağında, Luxembourg parkındaysa, köpeklerini gezdiren hanımlar görüyorum. O zaman dünyanın geleceğinin, gezdirilen köpeklerden ziyade, gördüğüm bu çocuklarda olduğunu düşünüyorum. (...) Ve erkekle kadının evlilik ilişkileri kısırlaştığında bir uygarlık kısırlaşıp tükeniyor."

Belki biraz da bu kem alışkanlığının insanda yayılması tehlikesine münasip olarak, şeriat, köpeği necis saymıştır. Evet. Elhamdülillah. Bugün bile bu necaset hissinin hâkim olduğu ailelerde köpek beslemeye mesafeyle bakılır. Dindar insanlar evlerine köpek sokmazlar. Çünkü pistir. Köpek beslenen evde rahatlıkla ibadet edilemez. Köpek beslenen eve melekler girmez. Şeriatın bizi 'mesafeli ilişkiye' zorlaması, Allahu a'lem, daha bunun gibi birçok arızanın önlenmesine yöneliktir. Çünkü fıkıh bir açıdan da koruyucu hekimliktir:

"Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir."

Buradan şuraya geçelim: Bediüzzaman Hazretleri 'müfritane sevginin tahkire sebep olacağını' yalnız köpekler için söylemiyor. Ya? Bize de bu yollu nasihatleri mevcuttur ki bir tanesi 'Avrupa muhabbeti' hakkındadır: "Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir." Yani, 'köpekleşme' sadece köpeğe ait bir özellik değil, ihtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisiyle' karıştıran herkeste varolabilecek bir problemdir. Ve nasıl insanlara aşırı bir ilgi gösteren köpek onlardan 'pis bulunma' tokadını yemişse, aynen öyle de, Batı'ya hakettiğinden fazla değer verenler de onlardan nefret damgası yemiştir. Türkiye'nin bir asrı bulan hikâyesinde geldiği nokta, ne zaman yakınlaşsa kendisinden tiksinilme, ne zaman uzaklaşsa kendisine meyledilme şeklinde devam etmektedir. Yani Batı da bize 'ilgimiz' değil 'izzetimiz' ölçüsünde değer vermektedir. Budalası olmadığımızda daha ölçülü davranmaktır. Köpek değil kedi olduğumuz sürece ilişkimiz dengededir. Karakteri olmayana kimse saygı göstermez. Duruşu olmayanı kimse beğenmez. Hatta, insandan sevgililer dahi, aşırı ilgiyi reddeder:

"Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar."

Fakat, maalesef, bizim Batı'yla ilişkimiz nicedir, Cemil Meriç merhumun Bu Ülke'de tarif ettiği şekilde olmuştur: "Bu ülke 89'dan beri su alan bir gemi... Fransız İhtilali yalnız Batı feodalitesinin değil, ihtiyar Şark’ın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyâr-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh. Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taarruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete..."

Arkadaşım, mürşidimin bazı yaraları 'derinden' ve de 'gürültüsüz' tedavi ettiği kanısındayım, evet. Şu metinden 'batılılaşma'ya çıkmam da bu uyanıklıkla olmuştur. Çünkü, bence, batılılaşmada kaçan ayar da yine Nokta'nın başındaki o cümlede gizlidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur." Kucağımıza aldığımızın elimizi ısırdığı yeter. Şu iti artık kalbimize değil bahçeye bağlayalım.

11 Aralık 2025 Perşembe

Yaparsa dünyayı garipler yapar

"Ne mutlu o gariplere!"

el-Cami‘ li Ahkamil-Kuran IV, 172, Ayrıca bk. Sahihu’l-Müslim 232, 251. Hadisler, Sunenu İbn-i Mace II, 1319 (no: 3987, 3988).

Antoine Compagnon 'Edebiyat Karşılığını Verir'de küçük yaşlarından itibaren 'okumaya duyduğu merak' ile 'annesinin kanser süreci' arasında bir bağlantı kuruyor. Ona göre, eğer böyle sıkıntılı bir süreç yaşanmış olmasaydı, ki annesini de o sürecin sonunda kaybetmiştir, kitaplara kaçmayacaktı. Yani okuma alışkanlığı kazanmasında cansıkıntısı, derdi, üzüntüsü değerli bir teşvik kamçısı oldu. Cemil Meriç merhumun da bu minvalde bir cümlesi olduğunu hatırlıyorum: "İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım!"

Bu hâlet bir ölçüde 'ilim/edebiyat açlığının' hayatın içinde sizi 'arayışa iten boşluklara/yaralara sahip olmanızla' ilgili olduğunu sezdiyor. Kaçmıyorsanız okuyamazsınız yani. Yaralı değilseniz yazamazsınız. Aramazsınız. Zaten, yazara göre, gençlerin artık okumaya bu denli az rağbet göstermesi de 'kaçacak şeylerinin azlığıyla' intisablıdır. Yahut da tam tersi. Kaçmayı unutturacak kadar çok deliğin bulunmasıyla irtibatlıdır. O şöyle söylüyor:

"Okumanın savunulması artık gereklilik. Gençler fazla okumuyorlar. Hatta genç yetişkinler, okul yılları ve zorunlu kitaplar devri geçtikten sonra, daha da az okuyorlar. Boş zamanlarında, 7-19 yaşları arasındaki gençler, hergün kitap okumaktan ziyade ekranlarda vakit geçirmeye 10 kat, 16-19 yaş arasındakilerse 25 kat daha fazla vakit harcıyorlar. Başka bir deyişle 20'li yaşlara gelindiğinde neredeyse hiç kitap okumuyorlar. (...) Eskiden, yaz tatillerinde, zaman geçirmek için klasik Rus romanlarını okuduğumu anlatmıştım. Bugün insanlara cansıkıntısı yasaklanmış. Buna fırsat bile verilmiyor. Artık neredeyse tüm kamusal ve özel hayatımızın içinden geçtiği ekran, içerikler arasındaki ayrımı, (bilgi, eğlence ve kültür; iletişim, eğlence ve sanat arasındaki ayrımı) bulanıklaştırıyor. (...) Dolayısıyla artık daha az kitap okunuyor."

Bediüzzaman Hazretleri birkaç yerde 'medeniyet fantaziyeleri' diye bir kavramlaştırma yapar. Hatta birisinde "Deccalın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir..." diyerek ahirzamanın bir fitnesinin de bu olduğuna dikkat çeker. Ona göre, II. Cihan Harbinin yaşatılmasının çok hikmetlerinden biri, 'medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesi'dir. (Fakat, şartlar, mürşidimin hayal ettiği derecede büyük bir uyanışın yaşanmasını engellemiştir. Belki bir 3. Dünya Savaşından sonra? Kimbilir.) Hatta Tiktok, instagram, facebook gibi platformlarda aile mahremiyetinin aldığı yara hatırlanınca şu serzenişi de yerine cuk oturur sanki: "Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder, yani medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder."

Evet, sarhoşluk, en özünde insanın hayata/kendine gösterdiği dikkatin yitimidir. Başta bizzat kendi varoluşu olmak üzere, kainattaki herşeyin varoluşuna gösterdiği dikkat, bununla irtibatlı duyduğu rikkat, beşeri 'insan' kılar. Eğer birisi çevresine ilgisini yitirmişse 'ot gibi, taş gibi, odun gibi' ithamlarına maruz kalır. Zira insanî hayat mertebesinden aşağı düşmüş gibi olur. Bugün sosyalmedyanın da bize yaptığı 'parmakla kaydırmak marifetiyle' nazara girenlerin sayısını korkunç bir sayıya çıkarmaktır. Telefonunuza bakarken herşey nazarınıza 'şöyle bir uğrar' fakat cansıkıntısı yapacak kadar da boşluk oluşturmaz. Hemen ardından gelen bir başkasıyla dikkat tekrar baştan çıkarılır. Yani, bu zamanın sarhoşluğu, dikkat edileceklerin sayısını dikkat edilebilecek seviyenin üstüne çıkararak, kişiyi sahte bir ilgiyle donanmış kılmasıdır. Çok şeyden malumat alırsınız ama hakikatin pekazını bilirsiniz.

Buradan şuraya geçeceğim: Bize yaratılış bahşedilmesi için de bir miktar cansıkıntısı yaşamamız gerekiyor. 18. Söz'ün 1. Nokta'sının hâtimesinde denilen: "Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi!" hakikatinde de bu sırrın hissesi var. Ne kadar eksiksen o kadar tamamlanırsın. Ne kadar açsan o kadar doyurulursun. Ancak burada eksiklik/açlık hâllerinin, sadece bir potansiyel olarak değil, şuur düzeyinde de bulunması lazım sende. Yaralarını bilmelisin. Yaralarını yaşamalısın. Yaralarını çekmelisin. Cenab-ı Hakîm, hikmetinin bir muktazisi olarak belki, sarhoşlara bahşetmiyor. Yaralılara, acıyanlara, sıkılanlara bahşediyor. Çünkü onlar ihtiyaçlarını 'ıztırar'a dönüştürme potansiyeli taşıyorlar. Dualarını 'farkındalık seviyesine' çıkarıyorlar. Fakat ihtiyaçlarına şuuru taalluk etmeyenler, yani sarhoşlar, 'lisan-ı ıztırarî' makamına asla ulaşamıyorlar. Duaları da bundan netice makbul olmuyor. Çünkü esasında duaları 'dua' olmuyor. Dua insanın derdine dikkat kesilmesiyle olur. Sarhoşlar dikkat kesilemezler.

Üç evladınız olduğunu düşünelim. Üçü de bin altın değerinde birer ev almak istiyorlar. Birisinin yüz, diğerinin üçyüz, ötekinin ise yediyüz altını var. Hangisine daha çok bağışlarsınız? Elbette açığı en çok olana. Yani en eksik olana. Kim, ne kadar eksikse, o kadar tamamlanır.

Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıda dikkatimizi çektiği durum da böyle birşey. Bu 'daha az bilmek' demek değildir, hâşâ, yaralarını daha çok uyandırmış olmaktandır. Yine kendisinin ifadesiyle 'fakrın tezyidi'dir. İnsaniyetimizin değişmeyen meselelerine, açıklarına, firâklarına daha çok kafa patlatmaktandır. Gönül adamaktandır. Mesai sarfetmektendir. Ve, evet, bu eşikten bakılınca Bediüzzaman Hazretleri 'herkesten ziyade müflis ve muhtaç ve müteellim'dir. Talib olduğu dertten ötürüdür bu durum. Sırtındaki dağdan dolayıdır. Yoksa, hâşâ, imanda/amelde bizden geri olduğundan değil. Bizim sarhoşluktan bu mevzulara, değil ilgimiz-mesaimiz, farkındalığımız bile yoktur. Ancak o, hep dikkatleri çektiği üzere, yaralıdır. Yaralarını kabul eder. Çaresine dualanır. Duaya sarılır.

O yine diyor ki: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur." Ve yine diyor: "Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu."

Hepimiz Allah'a karşı nihayetsiz aciziz, fakiriz ve de yaralıyız. Ancak bazılarımız cansıkıntısını göze alıp o yaralarla muhatap oluyorlar, meşgul oluyorlar, hem deva buluyorlar hem de başkalarının bulmasına vesile oluyorlar. Diğer bazılarımızsa 'oyun ve oyalanma' peşindeyiz. Kaçıştayız. Firardayız. Dikkat dağınıklığının birnevi sarhoşluk olmasından faydalanıyoruz. 'Fefirru ilallah' sırrına mazhar olmak yerine gafletimize doğru koşuyoruz. Bin dermana değiştirilmeyecek dertler yerine hissetmeye/düşünmeye engel olacak 'zihin dağıtmaları' peşindeyiz. Bazen 'felsefeyi' bazen 'bilimi' bazen de 'sosyalmedyayı' bu maksadda istimal ediyoruz. Deva da, elbette bize değil, Hüda'ya kaçanlara bahşediliyor. Çünkü 'Pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.' Hissetmeyenin şuuru taalluk etmez. O yüzden Mevlana Hazretleri de böyle diyor işte: "Yara ışığın bedenimize sızdığı yerdir." Yarası olmayanın ışıktan da nasibi yok demektir bu. Demek, "Ne mutlu o gariplere!" müjdesinde "Ne mutlu o yaralılara!" makamı da var.

Bulabilene aşkolsun.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....