27 Aralık 2025 Cumartesi

Şadi Eren Hoca'nın 'Türkçe hutbe' savunmasına bir itiraz

Allah ona afiyet versin, Şadi Eren Hoca, geçenlerde bizi şaşırttı. 'Türkçe hutbeyi savunur' bir yazı kaleme aldı. 'Türkçe hutbenin birileri tarafından savunulmasını' garip buluyor değilim. Olabilir. Neler neler tartışılmıyor ki artık? Bu da tartışılabilir. Fakat Şadi Hoca kıvamında bir nurcunun savunmasını garip bulurum. Zira Bediüzzaman Hazretlerinin ilgili metinleri pek de tevile açık değildir. Neyse. Şadi Hoca'nın engin hoşgörüsüne sığınarak ben de kendisine birkaç itiraz/soru yöneltmeye teşebbüs etmiş bulunuyorum. Onlarsa maddeler halinde aşağıdadır:

1) Şadi Hoca, 'taktiksel' demeye dilim varmıyor amma, garip bir şekilde, Bediüzzaman Hazretlerinin 'Türkçe hutbeye' itirazının birazını Sözler'den alıntıladıktan sonra 'Hooop!' diye 'Lemaat' isimli esere sıçrama yapıyor. Ve oradan, zannımca kendi tercümesiyle, 'daha yumuşak' bir alıntı yapıyor. (Neden yumuşak?) Mevzuun sadece 'cumhuriyet dönemiyle ilgili' olduğunu belirtiyor. (Daha doğrusu Tek Parti Dönemi ile ilgili.) Ancak bu büyük bir çarpıtmadır. Türkçe hutbe meselesine Bediüzzaman Hazretlerinin itirazı başta İttihat ve Terakki döneminde yapılan teşebbüslere dairdir. Bakınız, konu üzerine Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e Din ve Siyaset isimli bir eseri olan, Dücane Cündioğlu neler söylüyor:

"Türkçe Hutbe tartışmaları II. Meşrutiyet'ten itibaren gündeme gelmiş ve hatta kısmen uygulanmış olduğu halde, esasen Cumhuriyet döneminde yasallaşmış ve kısa süre içerisinde içselleştirilmiştir. Nitekim bugün hâlâ hutbeler Türkçe okunmakta ve fakat hiçbir tartışmaya konu olmamaktadır." 30. sayfada ise çeşitli mecmuaların da 'hutbelerin Türkçe okutulmasına taraftar olduğu' aktarılmaktadır:

"Dikkat edilecek olursa, Sebilürreşad, hutbe meselesinde taraftar olduğu görüşü fevkalade temkinli bir sûrette dile getirmiş (...) itiyadlı davranmayı elden bırakmamıştır. Ancak İslam Dünyası, Medrese İtikadları, Hayru'l-Kelam, İslam Mecmuası, Ceride-i Sûfiye gibi dergilerin yayım hayatına atılıp hutbelerin Türkçeleştirilmesi, muhtevalarının ıslah edilmesi (siyasi ve dünyevi meselelerde irad edilmesi) lazım geldiğine dair çeşitli makaleler neşretmeleri, hatta Meşihat'a ve Şeyhülislam'a hitaben yazılmış açık mektuplara yer vermeleri, Türkçe Hutbe meselesini hep gündemde tutmuş, böylece devrin bu en iyi propaganda aracını kullanıma uygun hale getirmek teşebbüslerinden hiç vazgeçilmemiştir."

Devamında, Dücane Cündioğlu, yaptığı kimi alıntılarla 'hutbeleri Türkçeleştirme temayülünün' dinî bir maksadla değil siyasete dair emellerle ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Yani Meşrutiyet yönetimi-aydınları 'halkı kendi siyasî eğilimlerine yönlendirebilmek için' hutbeleri kullanmak istemektedirler. Zira o devirde halka hutbelerden daha kolay ulaşmanın yolu yoktur. En geniş cadde bu caddedir. (Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş Hoca'nın da "Hutbelerimiz her hafta 22 milyon insana ulaşıyor..." dediğini hatırlayalım.) İnternet yoktur. Televizyon yoktur. Haberleşme imkânları çok kısıtlıdır. Bu nedenle hutbeleri Arapçadan Türkçeye çevirmek arzusu güdülmektedir. Fakat Şeyhülislamlık, Meşihat vs. bu çabalara karşı direnmektedir. Kitabın 32. sayfasından devam edelim:

"1914 yılında bazı Gümüşhaneliler tarafından 'Cuma ve Bayram namazlarında hutbelerin Türkçe okunmasının caiz olup olmadığına' dair Bâb-ı Vâlâ-yı Fetvâ'dan bir fetva talep edilmesi ve oradan da kendilerine Türkçe hutbenin 'tahrimen mekruh' olduğunun bildirilmesi üzerine İslam Mecmuası bu hâdiseyi haber konusu yaparak eleştirmiş, birkaç sayı sonra da yine bu münasebetle Mehmed Bahauddin'e ait uzun bir makale yayımlanmıştır. Bu arada Meşihat, hiç değilse vaaz ve vaizler konusunda tedbirler almaya çalışmış; 'ulema-yı kiramın, va'z u nasihat vazife-i mühimmesini âyât-ı Kur'aniye ve ehâdis-i sahiha-i nebeviye'ye müstenid olarak telkin ve tefhim ve edille-i nakliyye'yi herkesin anlayacağı surette edille-i akliye ile tersin ve tahkim ederek' ifa etmesi için çeşitli tâmimler yayımlamış ise de Türkçe hutbe meselesinde radikal bir karar almaya yanaşmamıştır."

Yani mevzu Tek Parti Dönemi'nden çok önce tartışılmaya başlanmış, basında yeralmış, Bediüzzaman Hazretleri bu teşebbüsler-temayüller üzerine reddiyesini kaleme almıştır. Sözgelimi: İçtihad Risalesi'nin aslı, Cenab Şehabettin'in bir makalesine reddiye olarak, ta Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye döneminde kaleme alınmıştır. (Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî isimli eserinde Necmeddin Şahiner abi o makaleyi ve Bediüzzaman Hazretlerinin cevabını aktarır.) İşte böyle kökü eskide İçtihad Risalesi'nde denmektedir ki:

"İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer'iyeye medar yaptıklarından, içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer'î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdahale o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdahale merduddur.

Meselâ, bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar. Birincisi: 'Tâ siyaset-i hazıra avâm-ı Müslimîne de o suretle tefhim edilsin.' Halbuki, siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âliye çıkabilsin. İkinci sebep: 'Hutbe, bazı suver-i Kur'âniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.' Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zaruriyâtı ve müsellemâtı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer'iye ve mesâil-i dakika ve nesâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisanla hutbe okunması ve suver-i Kur'âniyenin—eğer mümkün olsaydı—tercümesi belki müstahsen olurdu.

Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat'iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki, teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle, imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmi, ne kadar cahil dahi olsa, Kur'ân'dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki, 'Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini, hatip ve hafız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor...' der, kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki, Arş-ı Âzamdan gelen Kur'ân-ı Hakîmin i'cazkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?"

Yani, özetle, Şadi Eren Hoca, ya mevzuu bilmiyor yahut da yanlış yansıtıyor. Bediüzzaman Hazretlerinin Türkçe hutbe endişesi bizzat İttihat ve Terakki döneminde başlayan teşebbüslere edilmiş bir itirazdır. Endişe de "CHP'liler var diye!" değildir. CHP'nin mevzua tuz-biber ektiği doğrudur. Ama Lemaat yazılırken iş bu noktada değildir. (İşin resmiyet kazanması 1927'leri, yani Rıfat Börekçi tarafından 'Türkçe Hutbe' kitabının yayınlanması dönemini, bulur.) Üstad Hazretleri bizzat uygulamanın kendisini doğru bulmamaktadır. Zemini ise siyasi değil fıkhîdir.

2) Şadi Hoca yazının devamında diyor ki:

"Böyle bir ortamda, o günün tek parti iktidârı hutbeyi de tamâmen Türkçeleştirmek ve kendi siyasi emellerine uygun bir şekilde merkezden gönderilen hutbelerle halkı yönlendirmek istemektedir. Bediüzzaman, bu cihetten buna bütün kuvvetiyle karşı çıkmıştır. Günümüzde ise, hutbenin farz kısmı olan Arapça bölümler zaten okunmakta, bir de ayrıca her hafta dine ait bir konu ele alınmaktadır. Zaman zaman bazı hutbeler halkımız arasında hoşnutsuzluğa yol açsa da genelde dinin herkese bakan ve gerekli olan meselelerinin hutbelere yansıdığını ve bunlardan istifâde edildiğini söyleyebiliriz."

Ben de "Acaba yanlış mı biliyorum?" diye Grok'a (bir yapay zeka türü) sordum: İlk merkezî hutbe ne zaman okunmuştur? Cevabını alıntılıyorum:

"Türkiye'de merkezi hutbe uygulaması, yani Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından merkezden hazırlanarak ülke genelindeki camilerde aynı hutbenin okutulması sistemi, 1973 yılında başlamıştır. Bu uygulama 2006 yılına kadar devam etmiş, ardından değişikliklerle il ve ilçe düzeyinde irşat kurullarına kısmen bırakılmış olsa da, Diyanet'in gerektiğinde merkezden hutbe gönderme yetkisi korunmuştur.Günümüzde de önemli konular için Diyanet tarafından hazırlanan hutbeler ülke genelinde okutulmaktadır. Bu sistem, hutbelerin standartlaşmasını ve toplumsal mesajların etkili bir şekilde iletilmesini amaçlar. Not: Cumhuriyet'in erken dönemlerinde (1920'ler-1930'lar) hutbelerin Türkçe okunması ve içerik kontrolü için bazı merkezi talimatlar olsa da, tam anlamıyla 'merkezi hutbe' (aynı metnin ülke çapında zorunlu okutulması) uygulaması 1973'te başlamıştır."

Yani, görüldüğü üzere, 'merkezî hutbe' Tek Parti Dönemi'nde yok. (Zaten dönemin iletişim imkânlarıyla bunu başarmak da kolay değil.) O halde Şadi Hoca'nın yukarıdaki gerekçelendirmesi yine havada kalmaktadır. (Tamamen Türkçeleştirme ise ta 1932'de denenmiş ama tutmamıştır.)

3. Şadi Hoca yine diyor ki:

"Bir de şu durum göz ardı edilmemelidir: O günün toplumu Osmanlı bakiyesi kimseler olarak Kur'ân'a belli bir ölçüde muhatap olabilmektedir. Keza o günün konuşulan dili, Arapça kelimelerle doludur. Ama günümüz şartlarında Türk dili pek çok tebdilâta ve tahrifâta maruz kalmış, 'Öztürkçe' adı altında uydurma dil çalışmaları yapılmış, nesillerimiz Kur'ân dilinden hayli uzak kalmıştır. Dolayısıyla günümüz şartlarında Arabca aslının yanında Türkçe nasihat kısmının da olmasının gerekli olduğunu söyleyebiliriz."

Bence Şadi Hoca bu hikmet okumasında da yanılıyor. Zira Türklerin öztürkçeyi en iyi konuştukları dönem yeni müslüman oldukları dönemdir. O zamanlar Türkçede yeralan Arapça kelime sayısı bugünkünden çok daha azdır. Belki hiçtir. Üstelik koskoca bir kavim daha yeni yeni İslam'ı öğrenmektedir. Dolayısıyla, bunca yaşanmışlığa kıyasla, Türklerin İslamiyete en cahil olduğu dönem 'daha yeni yeni İslam'a girdikleri dönem'dir. Peki o dönemde Türkçe hutbe var mıdır? Hayır. Asla. İslam tarihi boyunca hutbeler her yerde Arapça okunmuştur. Türkler de "Ya biz yeni müslüman oluyoruz. O halde bizim hutbeleri Türkçe yapmamıza izin verin..." falan dememişlerdir. Üstelik vaaz u nasihatlerin tamamının Arapça olması zorunluluğu hiçbir zaman yoktur. Hocalar, hutbede on dakika konuşuyorsa, vaazlarında bazen bir saat konuşurlar.

O bir saati Türkçe yapmalarına kim/ne söylemektedir? Bediüzzaman Hazretleri buna mı itiraz etmektedir? Hâşâ. Hayır. Yok. Eserlerini bizzat Türkçe yazmış bir âlim, elbette, bu hutbe meselesini Türkçe düşmanlığından değil, mevzuun şeaire-fıkha aykırılığından sözkonusu etmiştir. (En azından kendi içtihadınca.) Türklerin cahilliği de bu işe bahane olamaz. Zira Türkler İslamiyete ilk girdikleri dönem kadar bir daha İslam'ın cahili olmazlar. Arapçaya da bir daha asla o kadar yabancılık yaşamazlar. Zira bugünün Türkçesinde çok sayıda Arapça kelime bulunur.

Hülasa: Şadi Hoca'nın, kalbini kırmak istemem ama, içtihadı tamamen arzîdir, semavî değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin itirazının mehazını anlamamıştır. Zemini maslahattır, yanlıştır. Üstad hâdiseye bid'a oluşu nedeniyle itiraz etmektedir. Yani Türkçe ezana itirazı gibi, Türkçe ibadete itirazı gibi, Türkçe hutbeye itiraz etmektedir. Üçünü bir kalem düşünüp itirazını dillendirmektedir. Farklı içtihad sahibi olmayı hadi anlarım. Ama kendi 'göre'sini Bediüzzaman Hazretlerini ağzına koymayı Şadi Eren Hoca gibi bir mübareğe yakıştırmam. Yakıştıramadım. O yüzden bu yazıyı yazdım. Bir yıl önce de bir yazı yazmıştım. Gayrı kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. 

Bitirirken: Daha geçtiğimiz 10 Kasım'da Mustafa Kemal'e camilerde mevlid okutan bir hükümetin-diyanetin 'hutbeleri tastamam bir istikamet u ihlas ile dine istimal edeceğini' düşünmek pek mâkul gelmiyor bana. Şadi Eren Hoca'nın mevzuun bu dakik noktasını da kaçırmasına şaşırdım. Hutbe 'merkezî' olduğu sürece zaten belli ki birşeyler 'kontrol altında tutulmak' istenmektedir. Riski sadece CHP iktidarına atarak kurtulmak ne mümkün ne de doğrudur. Ne diyelim? Hak Teala bize rüşdümüzü ilham eylesin. Sırat-ı müstakîmi göstersin. Âmin. Âmin. Âmin.

24 Aralık 2025 Çarşamba

Görmek için önce kör olduğunu kabullenmen gerek

Mürşidim "Gafletten neş'et eden dalalet pek garip ve aciptir..." derken üzerine düşünülesi bir teşhiste bulunuyor arkadaşım. Evet. Mühimdir. Çünkü 'dalalet'in başlangıcına 'gaflet' denilmiştir. Tabii, ben, burada gafleti daha ontolojik bir zeminde kavrıyorum. Ve onun, eğer vahyin/nübüvvetin uyandırıcılığı ile âgâh olunmazsa, mahiyetimizin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum peki? Mahluk olan herşey, kaçınılmaz şekilde, sınırlıdır çünkü. el-Muhît olansa yalnız Allah'tır. Gafletin zıttıysa ancak el-Muhît'tir. Veya el-Alîm'dir. Veyahut er-Rakîb'dir...

'Yaratılış' deyu bahsolunan hâdisenin 'hiçbir noktası gizli kalmayacak şekilde' nazarına, tasarrufuna, hâkimiyetine sığdığı yegane var Allah'tır. Bilmek yaratmanın hem evvelidir hem sonucudur. Allah yaratan olduğu için yarattığını her detayıyla bilir. Her detayıyla kuşatır. Her boyutuyla görür. İnsansa dört boyutlu âleme bir sıkışmışlık içindedir. En, boy, derinlik, zaman... Bunlardan daha aşkın kavrayamaz âlemi. Hayali, aklı vs. ötelere uzanması için bazı kapılar aralasa da, acizdir, müşahedatı dört âleme sınırlıdır. Bu sınırlılık gafletinin de başlangıcıdır. Mahluk olan illa gafil olur yani. Demek mahlukiyetin bir ismi de el-Gafîl'dir. Zira gafil olmamak için el-Muhît olmak gerekir. er-Rakîb olmak gerekir. el-Alîm olmak gerekir. Bunlarınsa hakikati mahlukiyette asla barınamaz.

Böylesi subhanî isimlerin sahibi yalnız Allah olduğu için gafil olmayan da yalnız Odur. Onun kudreti, iradesi, ilmi gibi nazarı da kısıtlanmaz. Yani, Rabbimiz, mahlukatı gibi gaflet etmekten de münezzehtir. Herşeyi bilmesi herşeyi yaratmasının bir gereğidir. Herşeyi bilmeyen hiçbirşeyi yaratamaz. Çünkü herşey herşeyle bağlıdır. Herşey herşeyle ilgilidir.

Sicim teorisyenleri bile varlığın 20'den fazla boyutu olduğunu öngörüyorlar şimdilerde. Bu ancak onların öngördükleri miktardır. Hakikatte daha kaç boyut olduğunuysa ancak Rabbü'l-Alemîn Halıkımız bilir. Belki 99 bin âlem denilen, belki Allah'ın isimleri kadar çok olan, âlemler de varlığın başka başka boyutlarıdır. Her neyse... Biz o ilimlerin cahili olduğumuzdan kısa keselim. Haddimizi bilelim. Fazla şakk-ı şefe edersek pot kırmamız da kaçınılmaz olacak.

İşte, varlığın varoluşu ne kadar boyutluysa, yaratılışının da o kadar çok vechi var demektir, ki bunlardan yalnız dört tanesine şahitlik edebildiğimizi yukarıda andık. O zaman yapımızın ayrılmaz bir parçası olan 'parçalı görüşümüz' yani 'gafletimiz' onlardan hareketle verdiğimiz hükümlerde de bizi hataya sürüklüyor. Bilim felsefecileri de 'bilimsel bakışı' en çok bu metodolojik hatasından dolayı eleştiriyorlar. Bilim, âlemde tuttuğu konumu hakkı olmayarak 'mutlak' kavrıyor, 'mutlak' lanse ediyor. Yani el-Muhît'in, hâşâ, nazarıyla kendi nazarını bir tutuyor. Gözüne, kulağına, aklına, okuyuşuna, fehmine, basiretine vs. sığan miktar üzerinden yaptığı yorumu 'herşeyi görenin yorumu' gibi yansıtıyor.

Halbuki görüşü öyle bir görüş değildir. Bizim şahitliğimize giren miktarı, asıl varoluşun, devede kulak bir miktarı sayılabilir. (Buzdağının görünen kısmı bile değil yani.) Bu nedenle oradan yaptığımız okumalar da hakikati kuşatamazlar. Fakat, evet, işimize yararlar. Nerede yararlar? Ancak dört boyut içindeyken yararlar. Elmanın varoluşunu hep ağacı üzerinden müşahede etmemiz 'elma ağacı gördüğümüzde elma bulacağımız' yönünde bir yol gösterir. Orada gördüğümüz aslında Cenab-ı Hakkın Sadıku'l-Vaad oluşudur. Kanunların nizamatıyla iş görmesidir. Evet, Hüda, ağacı ile elması arasına bir mukarenet varetmiştir. Mukarenet ise yakınlıktır. Eğer sözkonusu yakınlıklar olmasaydı, yaratışta bir tutarlılık da olmazdı, o zaman imtihan âleminde bilgi diye birşeye de rastlanamayacaktı. Yaşamak bir hayli müşkülleşecekti.

Elmayı birgün ağacından, başka gün tencereden, daha başka gün inekten alsaydık, bu kaotik varoluş, bizi amel edemez hale getirirdi. Elma almak için sebepler dairesinde nasıl dualanacaktık? Mukarenet bize aslında 'nasıl dua edeceğimizi' öğretiyor. 'Nasıl yaratıldığını' söylemiyor. Yaratmak için elmayı hiçten vara çıkaracak ilmi, iradeyi, kudreti açıklamak gerekir. Mukarenet asla bize bunu vermez. Fakat, mukarenet, o yaratılış için hangi yakınlıkları kollamamız, onlarla dualanmamız, Allah'ın kerem düzenini kavramamız için yollar gösterir.

"Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz."

Gaflet, Allah'ı hesaba katmadan kainata bakma, yaşama, amel etme vs. gibi manalarla tâbir edilir. Kemal manası böyledir. Doğrudur. Ancak gafletin özü sınırlılıktır. Ve o sınırlılığın yaralarını aşmak için, Hüda'nın, 'sınırlılığımızın yaralarını aşalım diye' bağışladığı vahye/nübüvvete sığınmak gerekir. Vahiyle/nübüvvetle gelen bilgi dört boyutlu âlemin mağdurlarına üstboyutların ufuklarını açar. İmkanlarını, düşünüşlerini, istikametini öğretir.

Eğer imandan yoksun bir anlam dünyasına, düpedüz materyalizme, naturalizme veya determinizme vs. kapanırsanız, işte, o zaman denizin derinliklerinde olan şeyleri yüzeyindeki parıltılarla, görüntülerle, şıpıltılarla açıklamaya çalışan insanın durumuna düşersiniz. Denizde olanlar denizin yüzeyine bakılarak açıklanamaz. Denizin yüzeyinde olanlar derinlere inilerek anlaşılabilir.

İnmeye imkânımız yok. Cismimizin yapabilecekleri belli. O zaman o derinlerin ilmini bağışlayan Rabb-i Rahîmimizin gönderdiği marifete sığınacağız. Bakara sûresinin hemen başında övülen 'gayba iman edenler'den olacağız. Dört boyutla sınırlı olmadığımızı bileceğiz. Bileceğiz ki, göremesek de, bu bilmek bizi körlüğün tehlikelerinden kurtaracak. Kör, körlüğün belasını çekmemek için, en azından kör olduğunu bilmelidir. Körün gözünün açılması körlüğünü bilmesiyle başlar. Kör körlüğünü itiraf etmezse görenlerden yardım isteyemez. Gündüzü inkâr edense yalnız kendine gece yapar. Ancak öyle bir yapar ki, artık o gecenin içinden de çıkılamaz, boğulur, herşeyi gecenin ilişki ağıyla açıklamaya çalışır. Allah muhafaza...

17 Aralık 2025 Çarşamba

Köpek gibi değil kedi gibi batılılaşmalıydık!

"Köpektir zevk alan sayyâd-ı bi-insafa hizmetten."
Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi'nden...

Türkiye batılılaşacaksa bile 'köpek gibi' değil 'kedi gibi' batılılaşmalı. Yani kedi kadarcık olsun izzetini koruyabilmeli. İhtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisine' döndürmemeli. Tıpkı mürşidimin dediği gibi: "Meselâ, kedi seni sever, tazarru eder—senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakikîye şükran hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar—şuur olsun, olmasın." Öyleyse gecikmiş hakkını iade edip helallik isteyelim: Kedi nankör değil şereflidir. Asıl adresi şaşırmadığı için bize tamah etmemektedir. Kula ilgisizliğinde saklı bir izzeti vardır.

Halbuki bu hususta köpek güzel bir misal değildir: "Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü'l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler." Düğüm noktasıysa Nokta'nın hemen başındaki cümlede gibidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur."

Kucağa almakta ne vardır? Kucağa almakta varlık hiyerarşisini şaşırmak vardır. İnsan neyi kucağına alır? Canı pahasına koruyacakları kucağına alır. Bebeğini kucağına alır mesela. Ve bu kesinlikle bed karşılanmaz. Evet. Yavrusu için canını feda eden kahramandır. Fakat kendisinin varlığına hizmet etmek için yaratılmış vesileleri, o vesileleri yaratan Allah'ın rızası rağmına, kendinden daha ileri bir yere koymak, neredeyse kendini onlara feda eder dereceye getirmek, işte bu bir anlamda şirkin kapısıdır. Ve her şirk böylesi bir kem temayülden doğmuştur. Dünya coğrafyasının değişik bölgelerinde ineğe, file, maymuna vs... her neye tapar vaziyette bir kavme rastlasak, o hayvanla girdiği ihtiyaç ilişkisini 'ilahlık ilişkisine' dönüştürme görürüz. Yani, Cenab-ı Hakkın, nimetlerini üzerlerinden alıp şükrünü Kendisine (c.c.) sunalım diye bağışladığı mahlukata 'esas kaynak' gözüyle bakılmaya başlanmıştır. Böyle bir bakış da, eşref-i mahluk olan insanı dahi, o hayvandan aşağı görmekle neticelenir. Nitekim bugün de, 'itperestlik' dediğimiz bir vakıa Türkiye'de yayılmaktadır ki, müptelası olanlar, köpekleri 'tanrı' görecek sapkınlığa dahi varmaktadır. Halbuki başlangıçları itlerle aralarındaki ihtiyaç hukukundan ibarettir.

Evet. Köpeklerin birçok güzel hasleti var. Fakat bu hasletler, şefkatin ifratıyla birlikte, onları hayatın en ileri mevkisine koymayı netice verebiliyor. Hatta insanlar 'kendi evladını büyütmek' yerine, daha vefalı gördükleri için, 'köpek yetiştirmeyi' seçebiliyorlar. Tesadüf değildir. Köpek besleme alışkanlığının yayıldığı toplumlarda doğum oranı giderek düşüyor.

Benzer bir okumayı Constantin Von Barloewen'ın 'Bilgiler Kitabı' isimli eserinde de görmüştüm. Kitabın altbaşlığı şöyle: 'Çağımızın Önemli Düşünce İnsanlarıyla Söyleşiler.' Sohbet edilenlerden birisi de, Vatikan'ın eski kültür bakanlarından, 'Kardinal Paul Paupard'dı. İşte orada, Paupard da, ilginç bir gözlemde bulunuyordu Batı hakkında:

"Parisli dostlarım, ben Bangkok'tan, Bangalor'dan, Marakeş'ten ya da Salvador de Bahia'dan döndüğümde 'beni etkileyenin ne olduğunu' sorduklarında, orada olağanüstü gözlerle bakan birçok güzel çocuğa rastladığımı söylüyorum. Medicis sokağında, Luxembourg parkındaysa, köpeklerini gezdiren hanımlar görüyorum. O zaman dünyanın geleceğinin, gezdirilen köpeklerden ziyade, gördüğüm bu çocuklarda olduğunu düşünüyorum. (...) Ve erkekle kadının evlilik ilişkileri kısırlaştığında bir uygarlık kısırlaşıp tükeniyor."

Belki biraz da bu kem alışkanlığının insanda yayılması tehlikesine münasip olarak, şeriat, köpeği necis saymıştır. Evet. Elhamdülillah. Bugün bile bu necaset hissinin hâkim olduğu ailelerde köpek beslemeye mesafeyle bakılır. Dindar insanlar evlerine köpek sokmazlar. Çünkü pistir. Köpek beslenen evde rahatlıkla ibadet edilemez. Köpek beslenen eve melekler girmez. Şeriatın bizi 'mesafeli ilişkiye' zorlaması, Allahu a'lem, daha bunun gibi birçok arızanın önlenmesine yöneliktir. Çünkü fıkıh bir açıdan da koruyucu hekimliktir:

"Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir."

Buradan şuraya geçelim: Bediüzzaman Hazretleri 'müfritane sevginin tahkire sebep olacağını' yalnız köpekler için söylemiyor. Ya? Bize de bu yollu nasihatleri mevcuttur ki bir tanesi 'Avrupa muhabbeti' hakkındadır: "Tarik-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir." Yani, 'köpekleşme' sadece köpeğe ait bir özellik değil, ihtiyaç ilişkisini 'kulluk ilişkisiyle' karıştıran herkeste varolabilecek bir problemdir. Ve nasıl insanlara aşırı bir ilgi gösteren köpek onlardan 'pis bulunma' tokadını yemişse, aynen öyle de, Batı'ya hakettiğinden fazla değer verenler de onlardan nefret damgası yemiştir. Türkiye'nin bir asrı bulan hikâyesinde geldiği nokta, ne zaman yakınlaşsa kendisinden tiksinilme, ne zaman uzaklaşsa kendisine meyledilme şeklinde devam etmektedir. Yani Batı da bize 'ilgimiz' değil 'izzetimiz' ölçüsünde değer vermektedir. Budalası olmadığımızda daha ölçülü davranmaktır. Köpek değil kedi olduğumuz sürece ilişkimiz dengededir. Karakteri olmayana kimse saygı göstermez. Duruşu olmayanı kimse beğenmez. Hatta, insandan sevgililer dahi, aşırı ilgiyi reddeder:

"Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar."

Fakat, maalesef, bizim Batı'yla ilişkimiz nicedir, Cemil Meriç merhumun Bu Ülke'de tarif ettiği şekilde olmuştur: "Bu ülke 89'dan beri su alan bir gemi... Fransız İhtilali yalnız Batı feodalitesinin değil, ihtiyar Şark’ın da ölüm çanı. Osmanlı bir başka medeniyetin varlığını o zaman fark eder. Henüz ne imanını kaybetmiştir, ne haysiyetini. Zirvelerden bakar diyâr-ı küfre. Avrupa maddedir, kendisi ruh. Bu tanımadığı dünyanın kesif ve müselsel taarruzları karşısında kuvvetinden şüphe etmeğe başlar. Hayret, yerini hayranlığa bırakır, hayranlık teslimiyete..."

Arkadaşım, mürşidimin bazı yaraları 'derinden' ve de 'gürültüsüz' tedavi ettiği kanısındayım, evet. Şu metinden 'batılılaşma'ya çıkmam da bu uyanıklıkla olmuştur. Çünkü, bence, batılılaşmada kaçan ayar da yine Nokta'nın başındaki o cümlede gizlidir: "Arkadaş, esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur." Kucağımıza aldığımızın elimizi ısırdığı yeter. Şu iti artık kalbimize değil bahçeye bağlayalım.

11 Aralık 2025 Perşembe

Yaparsa dünyayı garipler yapar

"Ne mutlu o gariplere!"

el-Cami‘ li Ahkamil-Kuran IV, 172, Ayrıca bk. Sahihu’l-Müslim 232, 251. Hadisler, Sunenu İbn-i Mace II, 1319 (no: 3987, 3988).

Antoine Compagnon 'Edebiyat Karşılığını Verir'de küçük yaşlarından itibaren 'okumaya duyduğu merak' ile 'annesinin kanser süreci' arasında bir bağlantı kuruyor. Ona göre, eğer böyle sıkıntılı bir süreç yaşanmış olmasaydı, ki annesini de o sürecin sonunda kaybetmiştir, kitaplara kaçmayacaktı. Yani okuma alışkanlığı kazanmasında cansıkıntısı, derdi, üzüntüsü değerli bir teşvik kamçısı oldu. Cemil Meriç merhumun da bu minvalde bir cümlesi olduğunu hatırlıyorum: "İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım!"

Bu hâlet bir ölçüde 'ilim/edebiyat açlığının' hayatın içinde sizi 'arayışa iten boşluklara/yaralara sahip olmanızla' ilgili olduğunu sezdiyor. Kaçmıyorsanız okuyamazsınız yani. Yaralı değilseniz yazamazsınız. Aramazsınız. Zaten, yazara göre, gençlerin artık okumaya bu denli az rağbet göstermesi de 'kaçacak şeylerinin azlığıyla' intisablıdır. Yahut da tam tersi. Kaçmayı unutturacak kadar çok deliğin bulunmasıyla irtibatlıdır. O şöyle söylüyor:

"Okumanın savunulması artık gereklilik. Gençler fazla okumuyorlar. Hatta genç yetişkinler, okul yılları ve zorunlu kitaplar devri geçtikten sonra, daha da az okuyorlar. Boş zamanlarında, 7-19 yaşları arasındaki gençler, hergün kitap okumaktan ziyade ekranlarda vakit geçirmeye 10 kat, 16-19 yaş arasındakilerse 25 kat daha fazla vakit harcıyorlar. Başka bir deyişle 20'li yaşlara gelindiğinde neredeyse hiç kitap okumuyorlar. (...) Eskiden, yaz tatillerinde, zaman geçirmek için klasik Rus romanlarını okuduğumu anlatmıştım. Bugün insanlara cansıkıntısı yasaklanmış. Buna fırsat bile verilmiyor. Artık neredeyse tüm kamusal ve özel hayatımızın içinden geçtiği ekran, içerikler arasındaki ayrımı, (bilgi, eğlence ve kültür; iletişim, eğlence ve sanat arasındaki ayrımı) bulanıklaştırıyor. (...) Dolayısıyla artık daha az kitap okunuyor."

Bediüzzaman Hazretleri birkaç yerde 'medeniyet fantaziyeleri' diye bir kavramlaştırma yapar. Hatta birisinde "Deccalın yalancı cenneti ise medeniyetin cazibedar lehviyâtı ve fantaziyeleridir..." diyerek ahirzamanın bir fitnesinin de bu olduğuna dikkat çeker. Ona göre, II. Cihan Harbinin yaşatılmasının çok hikmetlerinden biri, 'medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesi'dir. (Fakat, şartlar, mürşidimin hayal ettiği derecede büyük bir uyanışın yaşanmasını engellemiştir. Belki bir 3. Dünya Savaşından sonra? Kimbilir.) Hatta Tiktok, instagram, facebook gibi platformlarda aile mahremiyetinin aldığı yara hatırlanınca şu serzenişi de yerine cuk oturur sanki: "Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder, yani medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder."

Evet, sarhoşluk, en özünde insanın hayata/kendine gösterdiği dikkatin yitimidir. Başta bizzat kendi varoluşu olmak üzere, kainattaki herşeyin varoluşuna gösterdiği dikkat, bununla irtibatlı duyduğu rikkat, beşeri 'insan' kılar. Eğer birisi çevresine ilgisini yitirmişse 'ot gibi, taş gibi, odun gibi' ithamlarına maruz kalır. Zira insanî hayat mertebesinden aşağı düşmüş gibi olur. Bugün sosyalmedyanın da bize yaptığı 'parmakla kaydırmak marifetiyle' nazara girenlerin sayısını korkunç bir sayıya çıkarmaktır. Telefonunuza bakarken herşey nazarınıza 'şöyle bir uğrar' fakat cansıkıntısı yapacak kadar da boşluk oluşturmaz. Hemen ardından gelen bir başkasıyla dikkat tekrar baştan çıkarılır. Yani, bu zamanın sarhoşluğu, dikkat edileceklerin sayısını dikkat edilebilecek seviyenin üstüne çıkararak, kişiyi sahte bir ilgiyle donanmış kılmasıdır. Çok şeyden malumat alırsınız ama hakikatin pekazını bilirsiniz.

Buradan şuraya geçeceğim: Bize yaratılış bahşedilmesi için de bir miktar cansıkıntısı yaşamamız gerekiyor. 18. Söz'ün 1. Nokta'sının hâtimesinde denilen: "Hem deme ki, 'Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.' Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi!" hakikatinde de bu sırrın hissesi var. Ne kadar eksiksen o kadar tamamlanırsın. Ne kadar açsan o kadar doyurulursun. Ancak burada eksiklik/açlık hâllerinin, sadece bir potansiyel olarak değil, şuur düzeyinde de bulunması lazım sende. Yaralarını bilmelisin. Yaralarını yaşamalısın. Yaralarını çekmelisin. Cenab-ı Hakîm, hikmetinin bir muktazisi olarak belki, sarhoşlara bahşetmiyor. Yaralılara, acıyanlara, sıkılanlara bahşediyor. Çünkü onlar ihtiyaçlarını 'ıztırar'a dönüştürme potansiyeli taşıyorlar. Dualarını 'farkındalık seviyesine' çıkarıyorlar. Fakat ihtiyaçlarına şuuru taalluk etmeyenler, yani sarhoşlar, 'lisan-ı ıztırarî' makamına asla ulaşamıyorlar. Duaları da bundan netice makbul olmuyor. Çünkü esasında duaları 'dua' olmuyor. Dua insanın derdine dikkat kesilmesiyle olur. Sarhoşlar dikkat kesilemezler.

Üç evladınız olduğunu düşünelim. Üçü de bin altın değerinde birer ev almak istiyorlar. Birisinin yüz, diğerinin üçyüz, ötekinin ise yediyüz altını var. Hangisine daha çok bağışlarsınız? Elbette açığı en çok olana. Yani en eksik olana. Kim, ne kadar eksikse, o kadar tamamlanır.

Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıda dikkatimizi çektiği durum da böyle birşey. Bu 'daha az bilmek' demek değildir, hâşâ, yaralarını daha çok uyandırmış olmaktandır. Yine kendisinin ifadesiyle 'fakrın tezyidi'dir. İnsaniyetimizin değişmeyen meselelerine, açıklarına, firâklarına daha çok kafa patlatmaktandır. Gönül adamaktandır. Mesai sarfetmektendir. Ve, evet, bu eşikten bakılınca Bediüzzaman Hazretleri 'herkesten ziyade müflis ve muhtaç ve müteellim'dir. Talib olduğu dertten ötürüdür bu durum. Sırtındaki dağdan dolayıdır. Yoksa, hâşâ, imanda/amelde bizden geri olduğundan değil. Bizim sarhoşluktan bu mevzulara, değil ilgimiz-mesaimiz, farkındalığımız bile yoktur. Ancak o, hep dikkatleri çektiği üzere, yaralıdır. Yaralarını kabul eder. Çaresine dualanır. Duaya sarılır.

O yine diyor ki: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur." Ve yine diyor: "Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, maden-i tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki, o felsefî meseleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı mâneviyemde engel olmuştu."

Hepimiz Allah'a karşı nihayetsiz aciziz, fakiriz ve de yaralıyız. Ancak bazılarımız cansıkıntısını göze alıp o yaralarla muhatap oluyorlar, meşgul oluyorlar, hem deva buluyorlar hem de başkalarının bulmasına vesile oluyorlar. Diğer bazılarımızsa 'oyun ve oyalanma' peşindeyiz. Kaçıştayız. Firardayız. Dikkat dağınıklığının birnevi sarhoşluk olmasından faydalanıyoruz. 'Fefirru ilallah' sırrına mazhar olmak yerine gafletimize doğru koşuyoruz. Bin dermana değiştirilmeyecek dertler yerine hissetmeye/düşünmeye engel olacak 'zihin dağıtmaları' peşindeyiz. Bazen 'felsefeyi' bazen 'bilimi' bazen de 'sosyalmedyayı' bu maksadda istimal ediyoruz. Deva da, elbette bize değil, Hüda'ya kaçanlara bahşediliyor. Çünkü 'Pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.' Hissetmeyenin şuuru taalluk etmez. O yüzden Mevlana Hazretleri de böyle diyor işte: "Yara ışığın bedenimize sızdığı yerdir." Yarası olmayanın ışıktan da nasibi yok demektir bu. Demek, "Ne mutlu o gariplere!" müjdesinde "Ne mutlu o yaralılara!" makamı da var.

Bulabilene aşkolsun.

8 Aralık 2025 Pazartesi

Hayalimizin sinematografını nasıl çaldılar?

"Harf inkılabı bir kültür soykırımıdır."
Prof. Dr. Teoman Duralı

Mürşidim, 29. Mektub'u, birşeyin 'imkansızlığını' göstermek için yazmış gibidir. Nedir? Şudur: "(...) âyâtın hakikî tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir. Olsa olsa ya kısa bir meâl-i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir." Evet, bilcümle ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasına göre, Allah hepsinden razı olsun, Kur'an'ın başka dile 'birebir tercümesi' yapılamaz. Hatta yapılana 'tercüme' dahi denemez. Ya? 'Meal' denir ki o da 'anlamca yoksullaşmış' manasına gelmektedir. O yüzden, Türkçe Kur'an tartışmalarına dair, Elmalılı Hamdi Yazır merhum da, Hak Dini Kur'an Dili isimli eserinde şöyle demektedir:

"Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu, hiç olmazsa 'harekesiz olarak' yüzünden okuyabilmelidir. Mamafih, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun, harekesiyle bile dürüst okuyamadığı halde, onun ahkâm ve maânisinden içtihada kalkışıyor. Öylelerini görüyoruz ki: Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere 'Müfessirlerin te’vîlleri karışmıştır' diye onları da kaale almak istemiyor da, eline geçirdiği tercemeleri okumakla Kur’an’ı tetkik etmiş olacağını iddiâ ediyor. Düşünmüyor ki: Okuduğu tercemeye, âlim müfessirlerin te’vîli değilse, cahil mütercimin re’yi ve te’vîli, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki: 'Kur’ân tercemesi' demekle ifâ etmiyor da 'Türkçe Kur’ân!' demeye kadar gidiyor. Türkçe Kur'an mı var be hey şaşkın!"

29. Mektub'un 4. Nükte'sinin ahirinde mezkûr cümleleri sarfeden Bediüzzaman Hazretleri, 5. Nükte'nin finalindeyse şunları söyler:

"(...) zihni cüz'î, şuuru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimat yerini tutabilir? Hattâ diyebilirim ve belki ispat edebilirim ki, herbir harf-i Kur'ân, bir hakaik hazinesi hükmüne geçer; bazan birtek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir."

6. Nükte'ye de burada açtığı 'harf bahsini' misallendireceğini sezdirir şekilde şöyle başlar: "Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hali ve hakikatli bir hayali söylüyorum..."

Ve na'büdü'nün 'nun'u konusuna gelir. Malum, Fatiha sûresinde, mü'minler, "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz!" demekle 'biz' şeklinde yakarırlar. ('Ben' diyerek ferdî değil yani.) İşte onu manaya katan da 'nun' harfinin varlığıdır. Devamında şöyle diyor mürşidim:

"(...) nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o 'nun'dan inkişaf etti."

Burada bir nefes alalım. Çünkü mevzuu başka bir yöne çevireceğiz. Bediüzzaman Hazretleri, İşaratü'l-İ'câz gibi, Muhakemat gibi, Eski Said Dönemi eserlerinde, Kur'an'ın harflerine kadar inen bir i'cazdan bahsederken 'hayale getirdiklerini' de dikkatlere veriyor.

Mesela İşaratü'l-İ'câz'da diyor ki:

"Şeyler arasında öyle münasebetler vardır ki onları âyine gibi yapıyor. Herbirisi ötekisini gösteriyor. Birisine bakıldığı zaman ötekisi görünür. Meselâ bir parça cam büyük bir sahrayı gösterdiği gibi; bazan olur ki, bir kelime, uzun ve hayalî bir macerayı sana gösterir. Bir kelime, pek acip bir vukuatı senin gözünün önüne getirir, temessül ettirir. Yahut bir kelâm, zihnini alır; misalî âlem-i misallere kadar götürür, gezdirir. Meselâ: 'beraze' kelimesi muharebe meydanını, 'semerât' kelimesi büyük bir meyve bahçesini insanın fikrine getirir. Buna binaen, buradaki 'alâ' kelimesi, temsilî bir üslûba pencere açar, gösterir kastıyla zikredilmiştir. Şöyle ki: Sanki hidayet-i İlâhî bir burak olup mü'minlere gönderilmiştir. Mü'minler tarik-i müstakimde ona binerek arş-ı kemalâta yürürler."

Muhakemat'ta ise der ki: "Bak, nerede olursa olsun, 'mübâreze' lâfzı, pencere gibi, meydan-ı harbi, içinde harp olarak sana gösterir. Evet, çok böyle kelimeler vardır. Hayalin sinematografisi denilse câizdir." Sonra İşaratü'l-İ'câz'da da bu tâbiri tekrarlar: "Sanki o parçalar, 'meyve' lâfzının meyve bahçesini, 'mübareze' lâfzının meydan-ı harbi göstermesi gibi, birer hayalî sinematograftır. Hem temsiller, eşya mabeynindeki münasebetlerin ve nizam-ı kâinattaki in'ikâsatın sırrı üzerine müessestir. Ve her bir iş bir şeyleri hatırlatır."

Hülasa: Benim anladığım, 'Allahu a'lem' kaydıyla konuşayım, İslam harflerinin-kelimelerinin 'resimsel değerleri' de vardır. Ve sûretleri görüldüğü zaman, ifade ettikleri manaları da çağrıştırırlar, hayale getirirler. Mesela: 'Mübareze' kelimesindeki 'r' ve 'z' harfleri 'ellerinde kılıçlar olan' insanları çağrıştırır. 'semerât/meyveler' kelimesindeki 's' harfi yukarıdaki üç noktasıyla 'dallarda asılı yemişler' görünümünü katar. 'Alâ' kelimesinin zâhiri bile 'bir bineğe oturmuş insan' ihtarına sahiptir. Ve seni alıp 'yücelere' götüreceğini sezdirir.

İşte, Bediüzzaman Hazretleri, na'büdü 'nun'u bahsinde de 'hayalinin harekete geçtiğinden' bahsediyor. Hatta metnin devamında bir itiraz da geliyor: "Kalb ve hayal, o nun-u na'büdü'den çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir." Peki, mürşidim, 'bidayeti hayal olan bu tefekküre' nereden başlıyor? Kendimce buna bir cevabı yine 'nun' harfinin İslamca yazılışında buldum.

Evet, 'nun' harfi, sırf zâhirine bakılsa bile, bir cemaat görünüşü vermektedir. Çünkü yukarısında birtek nokta vardır. (Kabe'yi nokta gibi düşünürseniz alt kısmı da hatim gibidir.) Ama arkasında onunla beraber saf tutan bir yarım halka bulunmaktadır. Âdeta 'nun' harfinin noktası imamdır. Altındaki hilali de cemaatidir. Yani, belki, mürşidimin hayaline bu siganın 'kainat büyüklüğüne kadar çıkan cemaatler şeklinde düşünülmesini' yine bir Kur'an harfi vermiştir? Ve, evet, yine mürşidimin dediği gibi: Kur'an'ın harfleri itibariyle de eşi yoktur. Zira o harfler, sadece birer harf değil, zaman zaman sırlarını bağışlayan bir tür resimdirler.

Harf inkılabıyla bize yapılan kötülüklerden birisi de bu 'çağrışım dünyası'ndan mahrum bırakılmamızdır belki. Daha fecisi olacak 'Türkçe ibadet' bu topraklarda tutturulamamıştır. Elhamdülillah. Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır vs. gibi müstakim ulemanın şiddeti muhalefetiyle ümmet bu vartayı atlatmıştır. Ancak harflerin unutturulması bile muhtemelen hayal dünyamıza epey bir bıçak sallamıştır. Bu tahribatı tayin edecek kuvvetimiz bile yoktur.

Yine mürşidimin 29. Mektub'daki şu veciz ifadeleriyle bitirelim:

"Şeâir-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübarek mânâların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise..."

3 Aralık 2025 Çarşamba

Papa'yı ısıtınca Bediüzzaman'ı dondurmak

Benim "Bediüzzaman'ı dondurmak" diye tabir ettiğim bir tehlike var. Özellikle merhumun siyasete dair beyanlarında yapılan birşeydir bu. Mesela: Hazretin 'Eski Said hayatı' boyunca husumetini en çok izhâr ettiği devlet İngiltere'dir. Hatta bir yerde "Neden İngilizden bu kadar nefret ediyorsun?" sualini dahi şöyle cevaplar: "Sebep bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, mânen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secâya-yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi..." Fakat, II. Cihan Harbi'nden sonra, tehlikesine en çok işaret edilen ülke Sovyetler'e dönüşür. Zira, o dönemde, hem komünizm en şaşaalı devrini yaşamaktadır hem de Türkiye'den toprak talebinde bulunmaktadır. Özellikle mahkeme müdafaalarında bu mana çok tekerrür eder:

"Kur'ân hakikatlerine ve naşirlerine sarsılmaz bir rabıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı içtimaiyeyi esasıyla temin eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimaldeki dehşetli anarşistlik tohumu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı içtimaiyeyi bütün bütün bozmaya yol açan kızıl tehlikeyi kabul etmekle ancak Nur şakirtlerine medâr-ı mes'uliyet 'cemiyet' namını verebilir."

Aynı dönemde Bediüzzaman'ın Amerika'ya bakışında da bazı ümitler bulunmaktadır. Çünkü, Amerika, dünya siyasetinde 'en ağır top' olmaya yeni başlamış, komünizmle de mücadeleye çalışan bir devlettir. Özellikle DP iktidarına yazılan mektuplarda bu argümanın altı çok çizilir:

"Ve dinde lâübali kısmını dahi cidden îkaz edip 'Aman, çabuk hakikat-i İslâmiyeye yapışınız!' ihtar ediyoruz ki, vatan ve millet ve onların hayatı ve saadeti, hakaik-i Kur'âniyeye dayanmak ve bütün âlem-i İslâmı arkasında ihtiyat kuvveti yapmak ve uhuvvet-i İslâmiye ile dört yüz milyon kardeşi bulmak ve Amerika gibi din lehinde ciddî çalışan muazzam bir devleti kendine hakikî dost yapmak, iman ve İslâmiyetle olabilir."

"Demokratlar mecburdurlar ki hem Nurcuları, hem ulemâyı, hem milleti memnun ve minnettar etmek, hem Amerika ve müttefiklerinin yardımlarını kaybetmemek için bütün kuvvetleriyle ezan meselesi gibi şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ için mümkün oldukça tamire çalışmaları lâzım ve elzemdir."

"Şimdi milletin arzusuyla şeâir-i İslâmiyenin serbestiyetine vesile olan Demokratlar, hem mevkilerini muhafaza, hem vatan ve milletini memnun etmek çâre-i yegânesi, ittihad-ı İslâm cereyanını kendine nokta-i istinad yapmaktır. Eski zamanda İngiliz, Fransız, Amerika siyasetleri ve menfaatleri buna muarız olmakla mâni olurdular. Şimdi menfaatleri ve siyasetleri buna muarız değil, belki muhtaçtırlar. Çünkü komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik, doğrudan doğruya anarşistliği intaç ediyor. Ve bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak hakikat-ı Kur'âniye etrafında ittihad-ı İslâm dayanabilir."

"Hem Salâhaddin'in, Asâ-yı Mûsâ'yı amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz: Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak."

Uzatmayayım. Herhangi bir Risale arama motoruna 'Amerika' yazmakla bile epeyce bir metin bulunabilir. Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretlerinin buradaki hamleleri iki maksada mâtuf olarak görünüyor: 1) Mevcud siyasette 'en tehlikeli dış güç' tayininde bulunduktan sonra, ona göre 'daha az tehlikeli dış güç' ile, değil 'ittihad' ama 'ittifak' yapabilmeyi öngörüyor. Yani hınzırın saldırısına karşı ayıyla 'geçici bir birlikte hareket etme' tasarlıyor. Ki, İslam tarihi boyunca, İslam devletlerinden bunu yapanlar çok olmuştur. Haçlılarla savaşılırken dahi müttefik olunan hristiyanlar/yahudiler vardır. Hatta haçlıların bir grubuna karşı başka bir grubuyla ittifak yapıldığı olmuştur. Bunları Emin Mâlûf 'Arapların Gözünden Haçlı Seferleri' eserinde genişçe anlatıyor. Her neyse... 2) Siyasilerin, özelde nurculara, genelde dindarlara karşı kem tavrı 'siyasi menfaat' hatırlatmasıyla 'desteğe' dönüştürülmek istenmiştir. Yani siyaseten de dindarlar-nurcular desteklenmesi gereken gruplardır.

Fakat mürşidim zaten bu mevzuda nerede durduğunu ta en baştan bir ilkeyle ortaya koyuyor: "Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır." Veya yine vecizane ifade ediyor:

"Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?

"Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir."

"Öyleyse iki cereyana da lânet!"

"Evet. Lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına, onun izalesine çalışan necise necis demekle onu da kendimize sıçratmak, maslahat olmasa gerektir. Meselâ, bir hınzır seni boğuyor. Bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur."

Şimdi denilebilir ki: Erdoğan'ın da bu şekilde hareket etmeye ehvenü'ş-şerreyn bir hakkı vardır. Evet. Maalesef. Va esefa! Kâfirlere karşı tek başımıza mücadele edebilecek bir kuvvette değiliz. Zaten İslam âlemi olarak kendi çapımızda bir ittihadı bile tam anlamıyla becerebilmiş değiliz. (Gazze katliamında güçsüzlüğümüz ortaya döküldü. İki sene çekirdek çıtlatarak bir soykırım izledik. Hiçbirşey eyleyemedik.) O nedenle Sultan Abdülhamid Han merhum tarzı bir 'denge siyaseti'ni Erdoğan da öyle-böyle götürmek zorunda kalıyor gibi...

Siyasidir. Âlim değildir. Hoca değildir. "Selef-i Salihînden başka, siyasetçi, ekserce tam müttakî dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer." Bazen Rusya'ya bazen Amerika'ya yanaşabilir. Bazen Çin'e bazen Japonya'ya yüklenebilir. Bunlar siyasetin içinde hep olan şeyler. Hep olmuşlar zaten. Yeni değiller. Selçukluların Bizans'a karşı Ermeni prenslikleriyle ittifak ilişkileri kurduğu ve Osmanlı'nın yükselen güç Almanya'ya karşı Fransızları kendi yanına çekmeye çalıştığı, kapitülasyonlar bu fayda umularak Kanuni Sultan Süleyman zamanında yürürlüğe konmuştur, bilinen gerçeklerdendir. Erdoğan da bunu pekâlâ deneyebilir. Amaa...

Peki biz ne yapmamalıyız?

Biz kendi duruşumuzu bozmamalıyız. Erdoğan ne tarafa doğru meyillenirse biz de nassları o tarafa doğru bükmemeliyiz. İslam'ın küfür karşısındaki tavrı nettir. Ve mürşidimizin de ifadesiyle 'Garp husumeti bâki kalmalıdır.' Buralarda bizim sağa-sola kıvırmamıza gerek yoktur. Üstelik, böylesi okumalar eşliğinde, Batı'ya karşı her zaman korumamız gereken temkini yitirmek de mümkündür! Nitekim, Papa'nın Türkiye ziyaretiyle pek heyecanlanan bazı dindarlarda yeniden 'dinler arası diyalog' halayları çekilmeye başlanmıştır. Böyle birşey 'FETÖ yapınca yanlış' ama 'AK Parti yaparsa doğru' olmaz. Papa'yla din üzerinden rabıta kurmak lüzumsuzdur. Papa siyasi bir figürdür bizim için. Kanaat önderlerimizden değildir. Evliyamız değildir. Hocamız değildir. Siyaseten konuşulacak hususlar olabilir. Tamam. Ama illa ortak düşmanlar sözkonusuysa... O da niyetleri halisse...

"Bediüzzaman'ı dondurmak" endişem de tam bu zeminde şekilleniyor. Onun mevcud konjonktürler hakkında söylediği şeyleri alıp 'değişmez şeriat yasaları' gibi görmek hoş durmuyor. Mürşidim, bir İslam âlimi olarak, elbette şeriat hakkında konuşurken değişmez yasalar söyler. Ama siyasete dair okumalarında elindeki verileri kullanır. Nitekim, Amerika hakkındaki hüsnüzannı, o zamanlar Amerika'nın pek tanınmamasıyla da ilgilidir. Ve, evet, Bediüzzaman onlardan ümit etmiştir. Neyi? Öncekilerin hatalarını tekrarlamamayı... Fakat netice ne olmuştur? Amerika bu ümidi kırmıştır. II. Cihan Harbi'nden sonra İngiltere'nin vazifesini kendi omuzlarına almıştır. Bugün İslam dünyasındaki işgallerin sorumlusu Amerika'dır. Samuel Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' tezini yayınlamasından beri bilinmektedir ki: Soğuk Savaş Dönemi ardından Batı dünyasının yeni düşmanı bilâd-ı İslam'dır. Hamleleri hep buna dönüktür. Irak, Afganistan, Gazze vs...

Ancak şu var ki: Çin'in yükselişi ve Rusya'nın Putin'le yeniden kendini toparlaması, bazılarının gözünde, genelde İslam dünyasını, özelde ise Türkiye'yi tekrar kıymete bindirmiştir. Zaten Rusya ne zaman güçlense Batı siyaseti Türklere-Müslümanlara gaz verir. Dost görünür. Ve Rusya'nın karasal işgal yapabileceği her bölgede dindarlığı/milliyetçiliği destekler. Finanse eder. Silahlandırır. Örgütler. Ancak bu muhatabımızın canavarlığı konusunda bizi yanıltmamalıdır. Bediüzzaman'ın Eski Said döneminde İngilizler hakkında söylediği herşey bugün Amerika hakkında câridir. Eh, evet, dikkat. Papa'ya bakarken mürşidimizin 'Anglikan kilisesine verdiği cevabı' da unutmayalım. Dengeli olalım. Kendimize gelelim. Siyaset kendi işini yapsın. Ona birşey diyen yok. Ama 'müslüman gibi müslüman' kâfire emniyet etmemede kendinden emin olmalıdır. Her tebessüme içimizin yağları hemencecik erimesin yahu. Siyasilerin günahı kendine... Siyaset için dansözlük yapmaya ne gerek var?

Risale-i Nur'da geçen 'Hakiki İseviler' bahsi ise 'öyle İsevîler gördüğümüz zaman' gündem edilecek birşeydir. Hem burada da tâbi biz değil onlar olacak. Biz 'metbû' makamında olacağız. Ortada bir yerde değil 'bizde' buluşulacak. İsa aleyhisselam, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin ümmetinden olacak, Mehdi'nin arkasında namaz kılacak. Bugün Papa İslam'a bunu mu teklif etmektedir? Safderunluğa ihtiyaç yok be abi.

30 Kasım 2025 Pazar

Sonuçları yaratmıyorlarsa nedenler neden var?

Neden-sonuç ilişkileri birer yaratış ilişkisi değil ise 'neden-sonuç ilişkisi' diye birşey neden vardır? Yani, nedenleri de sonuçları da yaratan Allah ise, ki amentümüz tastamam budur, böyle bir ilişki ağı neden kurulmuştur? Neden aralarına bu kadar yakın mesafeler bırakılmıştır? Neden beşerin kafası/kalbi bu sûretle karıştırılmıştır? Hâşâ, yoksa, Rabbü'l-Âlemîn olan Allahımız, kullarına tuzak mı kurmaktadır? Onlara şaşırtmaca mı yapmaktadır? Yanılmalarını mı dilemektedir çokça? Kandırmayı mı istemektedir? Vitamin hep elmanın dokusunda saklanırken, elma hep ağacın dalında asılırken, ağaç hep topraktan yeşerirken, benim 'evvelkileri ahirkilerin yaratıcıları olarak görmem' kaçınılmaz değil midir?

el-Cevap: Değildir. Hem tuzak da değildir. Tamamen insanın galatıdır. Şöyle ki:

Mürşidim bir yerde, yok, iki yerde diyor: "Bütün kâinattan dergâh-ı İlâhiyeye çıkan/giden, bir duadır." (Sözler'de 'giden' Mektubat'ta ise 'çıkan' diyor.) Ve her iki bahiste de duayı, yalnızca dil ile söylenen birşey değil, bütün oluşların merkezine yerleştiriyor. Yani "Her yaratılış süreci aslında/evvelinde bir dua sürecidir!" manasına getiriyor. Şimdi bir miktar iktibasın tam sırası işte:

"Ya istidat lisanıyladır—bütün nebâtat ve hayvanâtın duaları gibi ki, herbiri lisan-ı istidadıyla Feyyâz-ı Mutlaktan bir suret talep ediyorlar ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar. Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır—bütün zîhayatların, iktidarları dahilinde olmayan hâcât-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki, herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevâd-ı Mutlaktan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar. Veya lisan-ı ıztırariyle bir duadır ki, muztar kalan herbir zîruh, kat'î bir iltica ile dua eder, bir hâmî-i meçhulüne iltica eder, belki Rabb-i Rahîmine teveccüh eder."

İlgili metinlerin cümlesini karşınıza alıp baktığınızda şöyle bir manzara zuhur ediyor âdeta: Birbirlerinin yaratıcısı olamayacaklar, birbirlerine yakın yaratılıyorlarsa, bu onların birbirlerinin duaları olmalarındandır. Yani, kainattaki sebep-netice, neden-sonuç vs. ilişkilerinin tamamı 'yaratış ilişkisi' değil 'dua ilişkisi'dir. Dua ilişkisi de birşeyin yaratılışa çıkması için mahlukatın Rabbü'l-Âlemîn'e dönük oluşturduğu 'talep'tir. Talep hilkati açıklamaz. Hilkatse talebi açıklar. Ve hem talep bize hilkatin nasıl vücuda getirildiğini de anlatmaz. Hilkate dönük talebin nasıl oluşturulacağını söyler sadece.

"Şu istidat lisanıyla dua nev'inden birisi de şudur ki: Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, 'Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız!' derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez, havalesi muhaldir. Demek, içtima-ı esbab bir nevi duadır."

Bediüzzaman Hazretlerinin bu öğrettiğini neden önemsiyorum? Zira ateistlerin çoklukla istimal ettikleri bir argümanın çürütülmesini sağladığını düşünüyorum. En azından mevzuun bizcesini ortaya koyuyor. İşin içinden nasıl çıkacağımızı belletiyor. Hani onlar derler: "Eğer yaratan sebepler/nedenler değil de Allah'sa, sebebi/nedeni yapma, yerine getirme, eyleme, bırak, Allah yaratsın. Yok, süreç bu şekilde işlemiyorsa, o zaman kabul edeceksiniz ki, ey müslümanlar, yaratan Allah değil sebeplerdir."

Bu tuzaklı argümanı yukarıdaki ferasetle şöyle çürütüyorum arkadaşım: Evet. İmanıma göre, ki nefsü'l-emirdeki hakikat de zaten budur, sebepler neticelerin, nedenler sonuçların yaratıcısı değildir. Fakat, bununla birlikte, onlar 'hiçbirşey' de değildir. Onlar yaratılış sürecinin başlaması için gönderilmesi gereken taleplerdir. Eğer talep gönderilmezse süreç başlamaz. Allah, hâşâ, yaratmaya mecbur edilemez. Zorunda bırakılamaz. Ancak Ondan rahmeti dilenir. Rahmeti şefaatiyle kudreti çağrılır. Her talep illa yaratılış sürecine çıkacak değildir gerçi. Ama o Sultan-ı Zülcelal'in izzeti diler ki: Bana önce bir duası edilsin bu yaratışın. Varoluşun yeni boyutları için varlık bir hazırola geçsin. Onun bu hazırlığının nisbetince de ona lütfedeyim. Fazlımdan fazla fazla verdiğim de olur. Hikmetimden az az azalttığım da olur. Ancak nihayetinde herşeyin duası ehemmiyetidir. "Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" buyurmuşum. Bu buyruğum yalnız insana değildir. Cümle mahlukatımadır.

"İkinci nevi dua: İhtiyac-ı fıtrî lisanıyladır ki, bütün zîhayatların iktidar ve ihtiyarları dahilinde olmayan hâcetlerini ve matlaplarını ummadıkları yerden, vakt-i münasipte onlara vermek için, Hâlık-ı Rahîmden bir nevi duadır. Çünkü, iktidar ve ihtiyarları haricinde, bilmedikleri yerden, vakt-i münasipte onlara bir Hakîm-i Rahîm gönderiyor. Elleri yetişmiyor; demek o ihsan, dua neticesidir."

Yaratmak yaratışın bütün sorumluluklarını/gereklerini taşımakla mümkün olur. Elmanın yaratılışı, yaratabilecek bir ilmin, iradenin ve kudretin varlığını neyin üzerinden açıklanabiliyorsa ona verilir. Ağaca verilmez mesela. Neden? Çünkü ağacın elma yaratacak türden bir ilmi, iradesi, kudreti yoktur. Mahlukatın en kabiliyetlisi insandır fakat insanın dahi elmayı sıfırdan yaratacak ilmi, iradesi, kudreti yoktur. O kainatta işletilen mevcud yaratılış sistemlerini taklid ederek, yani "Nasıl dualanılırsa şu yaratılır?" sorusuna cevap bulmaya çalışarak, rahmete mazhariyette ilerler. Mürşidim bu bağlamda 'havarık-ı medeniyet' denilen teknolojilerin dahi hem bir 'dua' hem bir 'dua neticesi' olduğunu söyler:

"Üçüncü nevi dua: İhtiyaç dairesinde zîşuurların duasıdır ki, bu da iki kısımdır. Eğer ıztırar derecesine gelse veya ihtiyac-ı fıtrîye tam münasebettar ise veya lisan-ı istidada yakınlaşmışsa veya sâfi, hâlis kalbin lisanıyla ise, ekseriyet-i mutlaka ile makbuldür. Terakkiyât-ı beşeriyenin kısm-ı âzamı ve keşfiyatları, bir nevi dua neticesidir. Havârık-ı medeniyet dedikleri şeyler ve keşfiyatlarına medar-ı iftihar zannettikleri emirler, mânevî bir dua neticesidir. Hâlis bir lisan-ı istidatla istenilmiş, onlara verilmiştir. Lisan-ı istidatla ve lisan-ı ihtiyac-ı fıtrî ile olan dualar dahi, bir mâni olmazsa ve şerâit dahilinde ise, daima makbuldürler."

Buradan artık neden-sonuç ilişkileriyle öğretilenin esasında 'nasıl dua edeceğimiz' olduğu anlaşılıyor. Fakat biz, ne yazık, 'dua etmek'le 'yaratma'yı karıştırıyoruz. Zira, Hüda, dualarımızı o kadar sık kabul ediyor ki, o kadar cömert ki, o kadar merhametli ki, o kadar kerim ki... Bahşının bolluğundan dolayı dua eden de kendini/olageleni şaşırıyor. Dua etmekle yaratmayı ayıramıyor. Yaratışa dönüşmesinin sıklığından yapanın nedenler (yani duaları) olduğunu sanrılıyor. En özünde düşülen hata, diafondan çay isteyen birinin, 'çayı diafonun getirdiğini sanması' gibi oluyor. Evet. "Bu hep bu şekilde oluyorsa 'Bu şunu kaldırır mı?' diye sormaya gerek yok!" kolaycılığı bizi körleştiriyor. "Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halteder."

"Cehl-i mürekkebi intaç eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzâmiyattan nefsini tahliye etsen, hurdebinî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedia-i İlâhiyenin şuursuz, mecrâ ve mahrekleri tahdit olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husûl-pezîr ve o destgâhın masnuu olduğunu, kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemezsin."

Hani İmam Ali radyallahu anha atfedilen bir söz var: "Dualarımı kabul etmemesinden bildim ben Onu!" el-Hak. Bu söz hakikati söylüyor. Zira, insan, eğer her istediği yaratışa çıkan bir mahluk olsaydı, o zaman (tıpkı yukarıda olduğu gibi) istemekle yaratmayı birbirine karıştırırdı. Ülfetinden ayıramaz olurdu. Öyleyse Allah, insana, her istediğini vermeyerek de ona 'kendini bilme lütfunu' bağışlamıştır. Şükrolsun. Her istediği olmadığından istemekle yapmanın arası açılmıştır. Yalnız istemekle olmadığı anlaşılmıştır. İstemek her çeşidiyle sadece yaratışın duasıdır. Yaratacaksa isteyenden çok başkasıdır.

Neden-sonuç ilişkileri bize bağışlanmasaydı nasıl dua edeceğimizi bilemezdik arkadaşım. Bilginin hiçbir türüne erişemezdik. Zira bir sistem üzerinde yaşıyor olmazdık. Allah'ın Sadıku'l-Vaad olduğunu, yani vaadinde en sâdık bulunduğunu, neden-sonuç ilişkileri sayesinde öğrendik. Fizikle öğrendik. Kimyayla öğrendik. Biyolojiyle öğrendik...

Nedenlerle edilen dualar bollukla sonuç hediyelerini verdi. Kanunlar hep işledi. Ancak neden-sonuç ilişkisinin bu derece lutf u kereme ulaşma sıklığı, yani Rabbimizin bağışlama şiddeti, kereminin şiddet-i zuhuru, nefsimizin de gözünü kör etti. Cömertlik savrukluğa yoruldu. Bolluk tesadüfe verildi. Şiddet-i zuhurundan, heyhat, zuhurunu reddetmeye cür'etlendik. Halbuki ne haddimizeydi? İstemekle yaratmak hiç bir olur muydu? Hülasa: Bize kurulmuş bir tuzak yoktu arkadaşım. Tuzaklarını gafletiyle kendine kuran insan vardı. Dikkatsizlik, rikkatsizlik, dadikatsizlik, hakikatsizlik... her nimeti pusata dönüştüren galat buydu. O kadar üzerine konuştuk şimdi. Bak, yine de gözümüz hâlâ açılmıyor, emmâre nefsimiz yedi başlı ejder, çünkü bilmek yaşamanın garantisi değilmiş, vesselam.

27 Kasım 2025 Perşembe

Nasreddin Hoca neden bir Allah'a inanıyor?

Ateistin birisi "Neden bir tanrı (bizcesi Allah'tır onun) tasavvuruna ihtiyaç duyuyorsun?" diye soracak olsa cevabım hazırdır benim. Nedir? Şudur: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum." Evet. En özet söylenişi böyle. Tafsil edersem de şunları ekleyebilirim: Kainat, kendisi hakkındaki bütün sorulara, salt kendi içinde kalınarak cevap verilebilecek gibi değildir. Çünkü kendisiyle ilgili bütün meseleler 'dört boyutlu âlem'de çözülebilecek gibi değildir.

Tablo misalinden hareket edelim. Hatta belirgin bir örnek olsun. Meşhur 'Monalisa' ablayı sahaya sürelim. Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap bulabilirim: "Bu tabloda kaç farklı renk kullanılmış?" Yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya cevap verebilirim: "Bu tabloda hangi tür boyalar kullanılmış?" Ve yine Monalisa tablosuna bakarak şu soruya bir cevap üretebilirim: "Monalisa tablosunda fırça vuruşları ne şekilde yapılmış?" Tamam. Bütün bu sualler tablo üzerinden tetkiklerle cevap bulabilir. Fakat dönüp bir de şunu sorduğumda Monalisa artık cevap veremez: "Neden bir başkasının değil de bu kadının tablosu çizildi?" Veya "Bu kadını bu tabloya kim çizdi?" Veyahut "Bir kadın bu tabloya nasıl olup da çizilebildi?"

Böyle sorduğumda ağzı var dili yok tablomuz ellerini iki yana açıp şöyle yanıt verir: "Bu bilgileri bende bulamazsın. Çünkü 'benle ilgili olmayan' şeylerden de bahsediyorsun. Sözgelimi: 'Neden bir başkasının değil de benim çizildiğim' sualinin muhatabı 'başkalarının varlığı' ve 'o başkalar yerine beni seçecek olanın varlığı' ile açıklanabilir. Fakat 'benim varoluşum kadarında' ne benden başkaları vardır ne de o başkaların yerine beni seçecek birisi. Yani tabloda bunları bulamazsın. 'Kimin çizdiği' sorusu da bende kalınarak cevap bulunabilecek gibi değildir. Zira beni çizen benim içimde olamaz. Beni çizebilmesi için benden aşkın olması gerekir. Hiçbir tablonun ressamı tablonun içinde kalamaz. Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle 'hem hâkim hem mâhkum' olamaz. Hem çizen hem çizilen olamaz. Çizen çizilen değildir. Çizilen de çizen değildir. Fiili eyleyenle fiilin neticesi olarak ortaya çıkan aynı şey olamaz. Bu en temel mantık kaidelerine dahi takla attıracak bir hezeyan olur.

Üçüncü sorunun maruz kalacağı muamele de bundan farklı değil. Hülasa: Tablo bize kendisi hakkında bazı veriler sunuyor, tamam, amma her sualin cevabı da veremiyor. Yani kendisi hakkında yapacağı açıklamaların bir sınırı var. İçinden çıkmayacağınıza ahdederseniz muhtemel diğer cevaplardan mahrum kalırsınız-kalacaksınız. İşte 'materyalist bilim' ile 'mü'minane iman' birbirinden böyle ayrılır. Materyalizm herşeye 'o şeyin içinde çıkmayarak' cevap vermeye ahdetmiştir. Bu metodolojik hatası nedeniyle de doğru cevaplara körelmiştir. Nasreddin Hoca'nın karanlıkta kaybolan parasını sokak fenerinin altında araması gibi bir yöntem hatasına sapılmıştır. Para nerede kaybolduysa orada aranmalıdır. Aydınlıkta aramak daha kolay diye kaybolduğu yerden uzakta aynı para bulunmaz. Bununla fıkra anlatılır. Ama bilim yapılmaz.

Bilim bunu yapıyor fakat. O yüzden de doğru cevabı bulamıyor. Tıpkı 'Doğruyu Söyle' filminde Will Smith'in "Tanrı insanı futbol oynasın diye yaratmamış!" demesine editörün itirazında olduğu gibi. "Tanrıyı karıştırmayalım." Bugün bilimsellik dediğimiz şeyin neredeyse tamamı 'tanrıyı karıştırmama' üzerine kuruludur. İşte biz müslümanların tam da buraya ciddi bir itirazımız var. Hem şimdi 'hudûs delili'nin de bize yardımcı olacağını düşünüyorum. TDV İslam Ansiklopedisi'nin Hudûs Maddesi'nde deniyor ki:

"Her asırda insanlar, varlık ve olaylara bakarak evreni yaratan ve yöneten üstün bir kudretin mevcudiyetini kavramaya ve kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu amaçla başvurulan delillerden biri de varlık ve olayların bir yokluğun ardından yaratıldığı öncülüne dayanarak bu durumda bir var edicinin (muhdis) ve yaratıcının bulunmasının aklî bir zorunluluk olduğu şeklindeki istidlâldir; kelâm ilminde bu şekildeki kozmolojik delile 'hudûs' denilmiştir."

Allah tasavvurumuzu kenarda tuttuğumuzu düşünelim. Ve bir elmayı açıklamaya çalışıyoruz. Elma hep 'sonradan varolan' birşey olarak nazarımızda olduğundan, yani hep bunu müşahade ediyoruz, ona fail aramak kaçınılmaz oluyor. Zira ezelî olmayanın, yani zamandan aşkın olmayanın, yani başlangıçsız olmayanın, yani 'hep olagelen'in bir failinin bulunması gerekmez. Fakat, öyle değilse, illa bu eserin ortaya çıkışının bir açıklanması lazım. Hop. İlk herzemizi yumurtladık: "Dal!" Ama? Ama dal sorunumu çözmüyor ki. Çünkü dal da sonradan olan birşey. "Peki ağaç?" Hayır. O da sonradan oldu. "Toprak?" Toprağın da sonradan olduğu belli. "Kaya?" Kaya da sonradan. "Dünya?" Dünya da sonradan. "Güneş?" Güneş de sonradan...

Bunların hepsi fani oldukları için, yani tablonun dışına çıkamadıkları için, benim aradığım cevabı vermekte acizler. Bu yaptığımız arka ayakları olmayan sandalyeleri birbirine yaslamaya benziyor. En arkaya bir dört ayaklı sandalye gelmediği sürece ayakta durmayı açıklamaları mümkün değil. Veya bir vagon zincirinin hareketini lokomotife bağlanmadan açıklamaya çalışmaya benziyor. Vagon vagona bağlı, o vagon başka bir vagona bağlı, o da bir başkasına... Fakat hiçbirinde 'kimseye bağlanmadan hareket edebilme yeteneği' yok. Onların cinsinden olmayan lokomotifi kabul etmediğim sürece bu hareket vagon-vagon ilişkisiyle açıklanabilecek gibi değil. Vagon-vagon ilişkisi bir muğalata. Vagon-vagon ilişkisi bir lâf salatası...

La teşbih ve la temsil! Kainatı kainat içinde kalarak açıklamaya çalışmak da böyle. Fanileri açıklamak fanilikten kurtulmadan mümkün görünmüyor. Bigbangin kenarına gittiğinizde de yine aynı soru kulağınızı çınlatıyor: "Peki neydi ki hiçi varolmaya itti?" Yani hiç olmak gayet kararlı bir halken neden bu kararlılığı terkedip varoluşa çıktı? Ona kim 'Ol!' dedi? Madde türünden hiçbirşeyin olmadığı, dolayısıyla neden-sonuç zincirinin bütün sözde halkalarının/açıklamalarının tükendiği, o eşikte kimdi bizi varlığa çıkaran? Şimdi arkadaşım baştaki yanıtımı yeniden tekrarlarım: "Çünkü kainata dair her soruya kainattan çıkmadan cevap veremiyorum."

Yetmiyor. Karşılamıyor. Kurtarmıyor. Arka ayağı kırık sandalyeleri ayakta tutmak için, onlar gibi olmayan, arka ayağı kırık olmaktan münezzeh, bir sandalye lazım. Evet. Vagonların hareketini açıklamak için, vagon cinsinden olmayan, başka bir çekiciyle çekilmeye muhtaçlıktan münezzeh, bir lokomotifin bulunması gerekir. Bunlar mahlukat perspektifinden bakınca böyle. Bize gelince de işin rengi tam mürşidimin dediği gibi olur. Biz böyle bir Allah'a iman ediyoruz. Böyle bir Allah'a iman etmeye de mecburuz. Çünkü böyle bir Allah olmadan kainatı açıklamak biteviye sözü uzatmaktan başka işe yaramıyor:

"Madem âlemde ve herşeyde tagayyür ve tebeddül var; elbette fânidir, hâdistir, kadîm olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem herşeyin zâtında vücudî ve ademî bir sebep bulunmazsa müsâvidir; elbette vâcip ve ezelî olamaz. Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı kat'î burhanlarla ispat edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki, nazîri mümteni, misli muhal ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak."

24 Kasım 2025 Pazartesi

Neden elimden yaratılanların yaratıcısı ben olamıyorum?

Bediüzzaman Hazretleri 18. Söz'de diyor ki: "Hem deme ki: 'Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.' Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun." Ben bu sırrı şöyle anlıyorum: İnsan kendisinde tecelli edenlerle bir 'müstakillik' kazanamıyor. Yahut da üzerinden yaratılanlarla bir müstakillik elde edemiyor. Ne demek bu? Açayım:

Güzel bir sûretin/manzaranın fotoğrafını çektiğiniz zaman, o fotoğraf, bir nevi 'güzele mazhar olmuş' olur. Yani o güzelliğin bir parçasını kendisinde hapseder. Yahut hıfzeder. Veyahut kaydeder. Her neyse. Güzellik bizzat kendisinin değildir yine, fakat, güzelliği 'aldığı yerden bağımsız olarak da' kendinde tutabilmektedir. Bu meziyete sahip olduğu için o resmi alıp duvarınıza asarsınız. Baktığınızın bizzat manzara olmadığını bilirsiniz. Tamam. Ama manzara gibi de birşeye bakmaktasınızdır. Güzeldir. İç açar. Veya ikinci bir misale geçelim:

Bir güzel sûretin/şeyin heykelini yaptığınızı düşünelim. Elbette o heykel güzelliğin bizzat yaratıcısı değildir. Güzellik başka birşeyden alınarak üzerinde tecelli ettirilmiştir. Mazhar edilmiştir. Fakat artık o heykeli yapılan kişi/şey heykelden uzaklaştırılsa da heykel güzel kalmaya devam eder. Yani güzelliğinde bir müstakillik kazanır tabir-i caizse. O güzelliğin bir parçası ayrılmaz bir şekilde onun olur. Hatta o güzellik sahibi ölse, kara toprağa dönüşse, yine de heykelinde yüzünün güzelliği bâkidir. İşte, yukarıdaki iki durumda, ve daha benzerlerinde, hâdiseye bakarak denilebilir ki: "Güzele mazhar ise güzelleşir." Yani ondan bir parça güzellik ötekine geçer. Ayrılmamak üzere geçer. Kalmak üzere geçer. Ötekinden bağımsız olarak kalır.

Ancak mürşidim, tam da bu noktada, üzerimizden yaratılışın 'mazhar olmak' değil 'memer olmak' seviyesinde kaldığını belirtir. Memer nedir? Memer 'oluk'tur. Oluk ile fotoğraf, oluk ile resim, oluk ile heykel, oluk ile... vs. aynı şey değildir. Zira oluğa bunlara benzer bir misal vermek istesek onu ancak 'gözlüğe' benzetebiliriz. Veyahut bizzat 'göz' diyebiliriz. Yani bir güzelliğe/güzele bakarker göz size bir oluk hizmeti sunar. Lakin o güzellik sahibi bakış alanınızı terkettiğinde göz bu güzelliği elinde tutamaz. Zira onunla şekillenmemiştir. Onu sadece taşımıştır. Ondan size aktardığı sıfatların mazharı olmamıştır. Memeri kalmıştır. Pili çıkardığınızda devrede elektrik bulamazsınız. Aktarıcı bizzat kaynak olamaz. Müstakillik kazanmadığımızın en belirgin delili de o şeylerde acze düşmemizdir.

Evet. Birşey başka birşeyin mazharı olsa onda acze düşmemeye başlar. Ancak mazharı değil memeriyse acze düşer. Sözgelimi: Ben sağlığa mazhar mıyım memer miyim? Eğer mazhar olsam onda acze düşmemem, hep taşımam, hep benimle olması gerekir. Fakat, hayır, öyle olmuyor. Hasta oluyorum, sıhhat buluyorum, bir devr-i daim içinde bu işler sürüyor. Nitekim, yine gençliğim, bende hep kalmıyor. Yaşlanıyorum, eksiliyorum, yavaşlıyorum. Bütün bu 'acze düşmelerim' gösteriyor ki, ben yaratıcıları değilim, ancak oluk mesabesindeyim. Oluğa bu bereketi sevkeden onları keserse ben de yokluğunu çekiyorum. Tıpkı bir musluğun suyun kaynağı olmayışı gibi. İSKİ kestiğinde hiçbir boru 'Sulu olan benim' diyemiyor. Yani memer olmak, üzerinden yaratılıyor olmak ama yaratamamak, en özünde düpedüz arızîliktir.

Peki arızîlik nedir? Arızîlik dolayısıyla-dolaylı varlıktır. Sizin birşeyi yaratamamanız ama sizin üzerinizden yaratılmasıdır. Yani suya musluk gibi olmanızdır. Bunu ben hep 'su dolu kova ve farklı derecelerde ıslak üç bez' misaliyle anlatıyorum. Size de aynı misalle izah etmeyi deneyeyim. Diyelim ki: Bir kova suyumuz var. Bu kovaya elimizdeki üç tane bezden birisini batırıp çıkardık. Sonra da sıkabildiğimiz kadar sıktık. Onu bir yere koyduk. İkincisini batırdık. İyice su yedirdik. Sonra hiç sıkmadan bir yere koyduk. Ve üçüncüsünü ise hiç ıslatmadık. Şimdi, ben bu üç bez hakkında şunu sorabilirim, hakkında da konuşabilirim: "Bu bezler ne kadar ıslak?" Birinci bez az ıslak. İkinci bez sırılsıklam. Üçüncü bez kupkuru. Tamam. Fakat dönüp suya soramam: "Sen ne kadar ıslaksın?" Çünkü suyun ıslaklığı, tabir-i caizse, zatîye misaldir. Su sonsuz derecede ıslaktır. Çünkü ıslaklığın kaynağı sudur. Fakat bezler ıslak olma sıfatını arızî şekilde aldıkları için, yani bizzat kendilerinden olmadığı için, çeşitli derecede ıslaktırlar. Suyla temasları kesildiği ölçüde de yoksunluk çekmeye başlarlar.

Aynen öyle de: Cenab-ı Hak bizim üzerimizden ilminin, iradesinin, kudretinin eserlerini gösteriyor. Çeşitli yaratışlarını, herşeyle birlikte, bizden de varlığa katıyor. Fakat bunlarda bize bir müstakillik vermiyor. Bizi kendisinden ayrı, hâşâ, yaratıcılar yapmıyor. Sadece memer kılıyor. Üzerimizden yaratıyor. Oluk gibi akıtıyor. Kestiği anda oluk acze düşüyor.

Fakat Rabbü'l-Âlemîn kendisi asla acze düşmez. Zira yaratan acze düşemez. Hiçten vara çıkaran hiçbirşeyin eksikliğini çekmez. Onun kudretine nihayet olmaz. Zira bütün kudretlerin kaynağı bizzat Onun kudretidir. Bu yüzden Onun kudretine "Sen ne kadar kuvvetlisin?" diye sorulmaz. Onun kudretinin misali, la teşbih ve la temsil, ıslaklığın suyla hukuku gibidir. Ondandır. Kaynağı Odur. Her kuvvet sahibi kuvvetini Ondan almaktadır. Onlara "Ne kadar kuvvetlisiniz?" diye sorulabilir. Fakat Allah Teala hakkında böyle birşey sorulamaz. O nihayetsiz kudret sahibidir. Gücü herşeye yetendir. Ona zor-kolay olmaz. Bin-bir aynıdır.

Yalnız burada benim temsilimin şöyle bir kusuru var: Islaklık bezde, kova bezden uzaklaştırılsa bile, kalabiliyor. Aslında güneşin aydınlıkla nisbeti bizim halimizi daha iyi anlatır. Güneşle bağı kesildiği anda hiçbirşeyin aydınlığı kalmaz. Allah'ın yaratışı kesildiği anda da biz vardan yoka gideriz. Hiçliğe düşeriz. Dünyadaki konumumuza göre bize "Ne kadar aydınsın?" diye sorulabilir. Azlık-çokluk devreye girebilir. Fakat güneşin kendisine "Ne kadar aydınlıksın?" denmez. Çünkü güneş aydınlığın kaynağıdır. Hakikatte ise güneşin aydınlığının kaynağı da Cenab-ı Hakkın en-Nur ismidir. Hepsi, tıpkı uzay denizinde birer kabarcık gibi, Hüda'nın nurunun tecellisiyle yıldız olmuşturlar. Onları öyle ışıldatan Rabbü'l-Âlemîn'dir.

İşte benim dünyama açılan 'mazhar-memer farkı' budur arkadaşım. İnşaallah faydam dokunmuştur fehmine. Nihayetinde ilminin hazinelerinden bizi böyle hakikatlere mazhar kılan rahmet sahibi Hüda'mız olduğu için fazl u keremini yine Ondan dileyelim. Âmin. Âmin.

17 Kasım 2025 Pazartesi

Bediüzzaman 2082'ye karşı neden uyarıyor?

"Ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izale eden..." 
Şualar'dan.

Ahirzamanda kimsenin çocuğu sadece kendisinin olamıyor. Ya okul ya arkadaş ya internet yahut da çevre... Bir şekilde ortaklığa oturuyor. Parçasını koparıyor. Yeğenlerimden birisi beş yaşında. Bu sene anaokuluna başladı. Geçenlerde odama gelip bana şöyle söyledi: "Ben Atatürk'ü seviyorum!" Tabii, bir nurcu için, yaşaması zor bir tecrübe bu. Çünkü böyle tecrübeleri yaşarken bir taraftan da Türkiye'nin müslümanların elinden kayışını izler gibi oluyorsunuz. Milli eğitim zaten dindarlar için her zaman netameli bir mesele oldu. Devlet, mecburî tuttuğu tedrisin eliyle, Osmanlı sosyolojisini 'Laik Türkiye sosyolojisine' çevirmeye çalıştı. (Ulus-devlet sistemlerinin tamamı eğitimi hem yaygınlaştırıp hem mecburileştirerek toplumlarına ideolojik şekiller vermeye çalıştılar.) Büyük ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bugün bile milli eğitim sistemimiz 'CHP seçmeni yetiştirmek üzere' çalışır. 

Allah'ın hidayet lütfettikleri dışında, hususi ana-baba gayretiyle muhafaza edilenleri ayrı tutuyorum, hepsi kemalizmi içselleştirmiş bir şekilde büyür çocukların. Sınıflarında asılı Mustafa Kemal fotoğrafının kendilerini izlediğine inanırlar. Onun gibi olmak isterler. Mustafa Kemal onları, başta hilafet olmak üzere, nelerden nelerden kurtarmıştır. Sonra gözü açılan nasibliler hikâyenin aslına vâkıf olurlar.

Kabul edelim. Osmanlı bakiyesini yedik şimdiye kadar. Ceddimizden kalan maneviyata, o maneviyata bağlı alışkanlıklara, reflekslere, düşünme şekillerine, amel etme şekillerine, öfkeye, hınça, hürmete dayanarak ayakta kaldık. Ama her nesilde dökülenlerin sayısı arttı. Cumhuriyet kurulurken dindarlığın oranıyla bugünkü oran elbette bir değil. Şerif Mardin'in Türkiye'de Toplum ve Siyaset'te yaptığı şu okuma gayet isabetlidir:

"Atatürk'ün 'hürriyet'in Batı anlamındaki şeklini memlekette kökleştirmek için başvurduğu çare, Batı'nın 'ferdi gaye bilen' hukuk normlarının Türkiye'de yerleşmesini mümkün kılacak olan değişikliği meydana getirmek olmuştur. Birçok kimselerin göremediği bir noktayı Atatürk sezmişti: 'Hürriyetin' hakiki manasında yerleşmesi için halkçı bir politika takip etmek yeterli değildi. Hangi politika olursa olsun insan hak ve hürriyetlerine hürmeti temin için muayyen kurallara uymak zorundadır. Bu da ancak memlekette bu ana kuralların işler durumda bulunduğu belirli bir hukuk nizamını yerleştirmek suretiyle olacaktır. Zamanla, Batı hukuk sisteminin yerleştirilmesi neticesinde, Batı hukuk normları içinde düşünmeye alışan, başka türlü düşünemeyen bir nesil ortaya çıkacaktır. Bu neslin benimsediği normlar da hürriyet mefhumunun Batılı bir çerçeve ile çerçevelenmesini mümkün kılacaktı. Bu bakımdan Atatürk'ün Batı hukuki sistemlerini memleketimizde yerleştirme çabası çoğu zaman üzerinde durulmayan derin bir mana taşımaktadır. Zaman zannedersem Atatürk'ün bu düşüncelerini doğruladı."

Ne acı ki, hakkında büyük umutlara sahip olduğumuz AK Parti hükümeti de, bir ölçüde kemalizme limanına yanaştı. Teknesini bağladı. 10 Kasım ve devamında yaşananlar, bizzat Diyanet'in de dahil olduğu olaylar silsilesi, 'muhafazakâr siyasiyyûnun silah bırakması' gibi birşey oldu. Zaten ben eskiden beri Erdoğan'ı 'seçilmiş kişi' gibi görenleri uyarırdım: Bediüzzaman Hazretleri bize "Delil ve akıbete bakınız!" diyor. Lord Acton'a atfedilen "Güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar!" cümlesini hatırlayalım. 'Siyasi mehdi, manevi vazifeli, cehcah vs...' Bunlar gaybî meselelerdir. Zâhirle amel etmek daha güvenlidir. Baştan Erdoğan'a bu şekilde bağlanırsak sonra sorgulayamayız. Yeniasya'nın Demirel'le düştüğü durumlara düşeriz.

Bununla birlikte, hamiyetini de reddetmeyelim, gayet gayretli adamdır. Dindarlara da, maşaallah, epeyce faydası dokunmuştur. Tamam. Bu kıvamda bakarak kalalım. Yahut da kalarak bakalım. O mesleğinden ayrılmadıkça biz de illa yanındayız. Ama o mesleğinden ayrılırsa biz de yanından ayrılabiliriz. Bu kapıyı açık tutalım. Yine mürşidimin Divan-ı Harb-i Örfî'de dediği gibi: "Ben talebeyim. Onun için herşeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum." Derdimiz yalnız dinimizdir. Ona faydası olan, oldukça, canımız-ciğerimizdir. Zararı dokunan, dokundukça, hasmımızdır-ötekimizdir. "Düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır." Düşmanımın düşmanı 'düşmanlığı bıraktığı zaman' ne derece dostum kalabilir ki?

Son bir ilavem var: Yaşadıklarımız üzerinden Kastamonu Lahikası'ndaki bir istihracı da bir nebze anladığımı belirtmeliyim. Evet. Evvelden meraklanırdım: "Bediüzzaman Hazretleri 'Ümmetimden bir taife Allah'ın emri gelinceye kadar hak üzere galip olacaktır!' hadisinden hareketle diyor: '(...) şedde sayılır—fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârâne, belki galibane, sonra tâ 'kırk iki (42)'ye kadar gizli ve mağlûbiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın ima eder.' Yani, hristiyan takvimine göre, 2082 yılına kadar, bir tür 'zahir, aşikârâne, galibane dönemi' yaşayacağız. Sonra 2117'ye kadar da 'gizli, mağlubiyet içinde' nurlandırma vazifemizi sürdüreceğiz. Bizim bu 'tekrar mağlubiyetimiz' nasıl olacak?"

Şimdi, Allahu a'lem, nasıl olacağını bir parça kavrıyorum. İşte, Osmanlı sosyolojisinin, daha doğrusu İslam devleti sosyolojisinin, belki 'şeriat üzere yaşayan sosyolojinin' denmeli, bakiyesiyle bir yalancı bahar dönemi yaşayıp geçirmekteyiz. Belki 'koltukları' sol/kemalist kesimin elinden almaktayız. Ancak onların 'adam yetiştirme sistemine' dokunamamaktayız. Bu da belli ki, sahada 'günübirlik zafer' kazandırırken, geleceğe 'mağlubiyet yazmaya' doğru gitmekte. Çünkü nesiller gün gün değişmekte. 'Biz' sırf bedenen varolmakta. Manevi soyumuzsa aslından kesilmekte. 

Gerçi bu 'manevi ebterlik' belli ki 'maddi ebterlik' sonucuna da götürecek bizi. Doğurganlık oranımızın düşüşü buna işaret ediyor. Devlet dahi tüm uzuvlarıyla 'tehlike çanlarının çaldığını' kabul ediyor. Fakat kökten bir harekete girişemiyor. Sinir uçları uyuşturulmuş. Yanıyor, ancak yine de, bütün bu şahitliklere rağmen, temelden bir meydan okuyuş gerçekleşmiyor. Düğüm çözen dokunuşlar yapılamıyor. Âkillerimizin elinden sanki 'yalnız günü kurtaracak adımlar' gelebiliyor. Ötesi onları da ilgilendirmiyor. Yahut da dünyevîleşme adına çok da uğraşmak istemiyorlar. Ne diyelim? Hüda ahirimizi hayreylesin. Evvelimizi-akıbetimizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Neslimizi imandan mahrum bırakmasın. Âmin. Âmin.

9 Kasım 2025 Pazar

'Kızılını' beğenmediyse kemalizmin 'yeşilinden' vereyim mi abime?

Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâr aydınların ekserisi Kocaeli'deki mevlid faciasına karşı sessizliğini koruyor. Çünkü bu aydınlarımız aynı zamanda hükümete de yakın isimler. Kemalizme karşı muamele 'hükümetin dahli olabilecekler' ve 'düşmanlarının dahli olanlar' olarak değişiyor demek ki. Yahut da dertleri kemalizme karşı olmak falan değildi. 'Dindarları gaza getirmek'le ilgiliydi. (Eskisi kadar hüsnüzan edemiyorum. Yaşım artık kırkı geçtiği için olabilir mi?)

Neyse. Bundan da kötüsü Kocaeli'deki facianın daha yukarılardan tertip edilmiş olması. Aynen. Yani daha büyük bir organizasyonun pilot bölgesi olabilir Kocaeli. Hafazanallah. Vali bu kararı inisiyatifiyle almamış olabilir. Müftü de 'büyük yerlerden gelen emir nedeniyle' bu işte böyle gayrete gelmiş bulunabilir. İnsan her komplo teorisine ihtimal vermeye başlıyor giderek. Zira hükümet bir süredir kemalizme doğru kalça kırmaya başlamıştı. Yaşananın MHP etkisi olduğunu söyleyenler de var. Fakat MHP için bile büyük bir iş bu. Daha yukarısı... Devletin içindeki asıl devlet sanki... Evet. O şey her neyse Erdoğan'ı da ikna etmiş gibi hissettiriyor. Oradan da bağlantı kurdukları bütün damarlara aynı eğilim şırınga ediliyor. Hepsi hep beraber dindarlarla Atatürk arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. (Hatta cuma hutbesinin içeriği bile mü'minleri birşeylere hazırlıyor gibiydi.) En doğrusunuysa Allah bilir.

Mürşidim Mektubat'taki Hakikat Çekirdekleri'nde diyor ki: "Fert mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i salihtir; mütekellim-i maalgayr olsa hıyanettir, amel-i tâlihtir. Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefis eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefis edemez." Yani, hiçkimse, başkasının adına affedicilikte bulunamaz. Yahut yine başkasının adına fedakârlık taslayamaz. Ya? Ancak kendi adına, şahsı namına affedebilir, fedakârlıkta bulunabilir. Ahmed, Mehmed'in rızası rağmına, parasından sadaka dağıtamaz. Ali, Veli'nin gönlü olmadıkça, evinde misafir ağırlayamaz. Kimse diğerinin adına vazgeçme yetkisine sahip değildir. Eğer bir kul hakkına girilmişse, o hakkı bağışlayacak olan, hakkına girilenin bizzat kendisidir. Yoksa çevresindekiler onun adına bağış yapamazlar. Bu tek kişide bile böyledir. Hele bir de mevzu milletin tamamı olsa... Onda helalliği kim verebilir?

Sözgelimi: İskilipli Atıf Hoca merhumun kanını kim helal edebilir? Erbilli Esad Efendi merhumun hakkını kim helal edebilir? Süleyman Hilmi Tunahan Efendi'nin çektiklerini kim helal edebilir? Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yaşadıklarını kim helal edebilir? Şeyh Said-i Nakşibendî'nin şehadetini kim helal edebilir? Dersim'de katledilenlerin hakkını kim helal edebilir? Şapka takmadığı için asılanların hakkını kim helal edebilir? 18 sene okunmayan ezanın hakkını kim helal edebilir? Yasaklanan İslam harflerinin hakkını kim helal edebilir? Kapanan medreselerin, tekkelerin, türbelerin hakkını kim helal edebilir? Tek Parti Dönemi boyunca bu millete edilmiş sayısız zulmü, gadri, eziyeti, bizzat yaşayanların ruh-i muazzezleri dışında, kim helal edebilir? Kim böyle birşeye cesaret edebilir? Kim-nasıl bu helalleşmeyi bürokrasi marifetiyle 'oldu-bitti' yapmakla çözer? Kim buna cesaret eder?

Fakat, maalesef, en muhafazakâr saydığımız hükümetler bile, kuyunun başında biraz oturunca, tıpkı içmeleri yasak sudan içen İsrailoğulları gibi, kollarını iki yana açıyorlar: “Bugün bizim Câlût ve ordusuyla savaşacak gücümüz kalmadı!” diyorlar. Halbuki, ayet devamında onları değil, ötekileri övüyor: "Allah'a kavuşacaklarını bilenler ise dediler ki: Nice küçük topluluklar, Allah'ın izniyle, nice kalabalık topluluklara üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir."

Sabır sadece musibete gösterilmez. Sabır sadece ibadete gösterilmez. Sabır sadece mâsiyete gösterilmez. Sabır husumeti de kapsar. Mü'min düşmanlığında da sabırlıdır. Yani sebatkârdır. Sabittir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerine göre 'garp husumeti baki kalmalı'dır. Çünkü, İslam'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına sebeptir. Hem Kur'an da birçok ayetinde 'kâfirleri dost edinmemek' hususunda uyarmıştır. Zira bu dostluk duruşumuzu da zayıflatır. Bu sadedden olarak, Kastamonu Lahikası'nda, mürşidim, 'geçen Ramazan-ı Şerifte, Ehl-i Sünnetin selâmet ve necatı için edilen pek çok duaların şimdilik âşikâre kabulleri görünmemesi' şeklindeki bir müşkile şöyle izahat verir:

"Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli cânileri de âlicenâbâne affetmesi; ve bir tek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler mânevî ve maddî hukuk-u ibâdı mahveden adamdan görse, ona bir nevi taraftar çıkmasıdır. Bu suretle, ekall-i kalîl olan ehl-i dalâlet ve tuğyan, safdil taraftarla ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatâsına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlâhiyeye fetva verirler; 'Biz buna müstehakız' derler. Evet, elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat'iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer'iye var. Yoksa, küçük bir ihtiyaçla veya hevesle veya tamâh ve hafif bir korkuyla tercih edilse, eblehâne bir cehalet ve hasârettir, tokata müstehak eder. Hem âlicenâbâne affetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur."

23 senedir tek başımıza sürdürdüğümüz iktidara rağmen hâlâ Anıtkabir kapısında dikilmemiz mağlubiyetin en sarih tezahürüdür. Dindar bir kimse olarak bildiğim Ergün Yıldırım Hoca'nın da şöyle bir paylaşımını gördüm dün:

"Atatürk dini inkar etmedi, sert laiklik uyguladı. Yeni din de ihdas etmedi. Kemalistler onun adına amentü icat ettiler. Kemalistler, Atatürk'ü tamamen batıcı ve din karşıtı yorumladılar. Biz neden Atatürk'e kemalistlerle bakalım ki? Her 10 Kasım'da Kuzey Koreli olmanın manası nedir? Atatürk mü 'Böyle yapın' dedi? Hayır. Bunun yerine mevlit ile anmak daha insani. İsteyen gider, isteyen gitmez. Atatürk üzerinden devlet ile dini çatıştıranların siyasetinden kurtulmalıyız artık. Maalesef aşırı Atatürk karşıtları da farklı biçimde bunu yapıyor. Aşırı yorumları ile onlar da 'karşı kemalizm!' Murat Bardakçı neden Atatürk ile sürekli kavgalı olmamızı istiyor? Hayatı devlet ile geçmiş birisi bunu neden yapar? İki seçeneğimiz var: Ya Atatürk devlet ile özdeş olmaktan çıkarılmalı ya da Atatürk bu milletin inancı ve kültürü ile barışık biçimde yorumlanmalı. Bunu yapmadıkça Atatürk etrafında yürüyen bu anlamsız çekişme ve çatışmanın bitmesi zor."

Eh, evet, kızıl kemalizmin ardından bir de 'yeşil kemalizm'le muhatap olacağız gibi görünüyor arkadaşlar. Gerçi bu yeşili kızılından da beter. Çünkü daha çok gövdenin içinde. Mustafa Kemal'e karşı, yaşananları unutmayı teklif ederek, affedici bakmayı öğütlüyor. Barışmayı salık veriyor. Bediüzzaman Hazretleri yukarıda ne dedi peki: "Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen cânilere afüvkârâne bakmaya hakkı yoktur, zulme şerik olur." Zulme şerik olmak az tehdit midir? Değildir. Fakat bu zamanın dindarında da bir haller var. Dünyevî faydalar uğruna kimliğini oluşturan haklı düşmanlıkları da gömmeyi mâkul görüyorlar. Ne diyelim? Allah sonumuzu hayreylesin. Ve fakat azmimiz kat'îdir. Kemalizm bize hangi sûretle gelirse gelsin, ister AK Parti sûretini giysin, ona tokadımızı hiç düşünmeden vuracağız. Şüphesiz bizden evvel tokatlayacak olan da Mevlâ Teala'dır. 'Tokata müstehak eder!' demedi mi mübarek mürşidim? Bu işe gönül verenler de illa beklesinler. Hüda Sadıku'l-Vaad'dir. 23 senelik gayreti süfyaniyete peşkeş çekenler, elbette, en acı pişmanlıkları da kalplerinde hissedecekler.

31 Ekim 2025 Cuma

Altay tankı Kur'an'da geçiyor mu?

Bizi aptallaştıran hasma karşı hüsnüzannımızdır. Ancak bir aptal düşmanına karşı hüsnüzan eder. Ve başına gelecek felaketlere böylece davetiye çıkarır. Aslolan tedbirli olmaktır. Tetikte durmaktır. Hazırlıktır. O yüzden ârifane denilmiştir ki: "Su uyur düşman uyumaz." Burada zikredilen 'su' içilen su manasına değil 'asker' demektir. (Nitekim 'subaşı' da 'komutan' manasınadır.) Yani "Senin askerini uyku tutar, gaflet gösterir, dalgınlaşır, ama düşmanını 'hiç uyumaz gibi' düşüneceksin!" öğütlemektir. Ecdadımızın bize öğrettiği feraset budur.

Mü'mine yakışan da budur. Fakat, maalesef, hümanizm-liberalizm rüzgârlarıyla öyle saflaşmalar, aptallaşmalar, ahmaklaşmalar yaşanmaktadır ki bugün, vaktiyle kırk hançeri yenmiş kalleşe bile, "Bize saldırmazlar artık caanııım!" şeklinde bakılabilmektedir. Elbette, bu ham halimizden razı olmayan Rabbimiz de, bizi düşmanımız eliyle hırpalar-hırpalamıştır. Evet, zira, yine bu manayı destekler mahiyette söylenmiştir ki: “Zâlim yeryüzünde Allah’ın adâletidir. Allah onunla intikâm alır. Sonra ondan da intikâmını alır.” (bk. Keşfu’l-Hafâ, 2/64)

Cüneyt Zapsu'nun 2023 yılında MİAD'da (Malatyalı İşadamları Derneği) yaptığı konuşma da mezkûr hakikati doğrular niteliktedir:

"Ben, Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber, çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele, neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki: 'Parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım.' Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. Tâ o zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam söylerdi. 'Ya baba komplo teorileri bunlar...' diye düşünüyordum. Babam, özür dilerim, öyle değil. Paramparça ederlerdi. 'Lübnan, Suriye, Irak, Libya... Bir de Türkiye...' derlerdi. Olur biterdi."

Cüneyt Zapsu'nun dikkatimizi çektiği 'yanılgı' aslında 'liberal emperyalizm'in bütün dünyaya zerkettiği bir afyondur. Batı, Asya'ya-Afrika'ya karşı, sadece kendi gücüne güvenmez asla. Ya? Bir de muhataplarının güçsüzlüğüne güvenir. Eğer onları silahsızlanmaya ikna ederse güçsüzleştirebilecektir de. Bu yüzden siyasetini bir 'barış ülküsü' olarak lanse eder. Öyle ki, işgal ânı gelip çatıncaya kadar, hedef tahtasındaki nâdânlar, kendilerine kurşun atılacağına dahi inanmazlar. (CHP ex-başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, S-400 hava savunma sistemlerinin alınmasına itiraz ederek, "Bize kim saldıracak?" diye sormasını hatırlayalım.) Hatta tornalarından geçen 'ismi müslüman' aydınlara nazar edin. Genelde savunma sanayiine kötü gözle bakarlar. Heba görürler. Sanki askerî harcamaların tamamı boşa gitmektedir. Hepsi yanlış yerlere sarfedilen kaynaklardır. Çöpe giden paralardır. Böyle görür-gösterirler. Batı, işte bu kem kayıtsızlığı sömüreceklerine enjekte ederse, artık iklimi hazırlamış demektir. Sonrasını, Allah memleketimizi de bilâd-ı İslam'ı da korusun çok, yaşayarak görürsünüz.

Üstelik 'savunma sanayiine harcananların boşa gittiği' iddiası nasslarımız itibariyle de yanlıştır. Yanlışlanmaktadır. Yani imanımıza zıttır. Evet. Zira, Cenab-ı Hak, Enfâl sûre-i celilesinin 60. ayetinde kısa bir mealiyle buyurmaktadır ki: "Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve savaş için eğitilmiş atları hazırlayın—tâ ki, bunlarla Allah'ın düşmanını ve sizin düşmanınızı ve bunlardan başka Allah'ın bildiği, sizin ise bilemediğiniz düşmanlarınızı korkutasınız. Siz Allah yolunda ne harcarsanız, hiçbir haksızlık yapılmadan, onun karşılığı size ödenir."

Bakınız, ayet-i kerime itibariyle, savunma sanayii müslümanlara Allah'ın emridir. Ve Altay tankını üretmek de 'savaş için eğitilmiş atlar hazırlamak' mesabesindedir. (Ki mezkûr ayete benzer içerikte daha birçok ayet-i kerime de bulunmaktadır.) Hem de Rabbimiz ayetin ahirinde buyurmaktadır ki: "Karşılığı size ödenir!" Yani, sanki, böylesi çabaların da 'tam aksini savunur argümanlarla' engelleneceğini yahut da 'engellenilmeye çalışılacağını' haber verir gibi, "Böyle gayelere harcadığınızı asla ziyan etmem. Size fazla fazlasıyla döner. Kazandırır..." manası buyrulmaktadır. Nitekim bugün, yüzbin elhamdülillah, Türkiye'nin gelişen savunma sanayii, 'ihracaatından en çok para kazandığı' kalemlerden birisi haline gelmiştir. İlaveten, savunma sanayiinde yaşanan gelişmeler, diğer kalemlerde de çok berekete sebep olmaktadır.

Ayet bizim ayetimiz. Mana bizim manamız. Sır bizim sırrımız. Fakat gavurlar arkasını daha gayretli kovalıyorlar. Âlem-i İslam'a "Boşver bu işleri. Önemli(!) şeylere bak!" derken, kendileri, hiç durmadan silah üretiyorlar. Üretimlerinin çok bereketini de ticaretlerinde-siyasetlerinde görüyorlar. Hatta, Cüneyt Zapsu gibi zekâvetli isimler bile, itiraflarıyla, narkozun etkisinden ancak yıllar sonra ayılabiliyorlar. 

Hülasa: Batı'nın fiilî işgalinden önceki bela, Duhân sûresinde anılan duman gibi, her tarafa sirayet ettirdiği bu 'kafa yapıcı tütsü'dür arkadaşım. Sarhoşluğudur. Kandırmışlığıdır. Ağır uykusudur. Müslümanlar, mezkûr hümanist-liberal telkin sebebiyle, gözlerini kolay kolay gerçeğe açamazlar. Başlarını kaldırıp gidişata bakamazlar. İşte, belki, bu tehlikeyi sezdiği için de biraz, Bediüzzaman Hazretleri, şöyle ikaz etmiştir bizleri: "Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyordu; zâil oldu ve olmalı. Garp husumeti, İslâmın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir; bâki kalmalı!" Evet. Hakikat! Kâfirlere düşmanlık uyandırıcıdır. Husumetini diri tut arkadaşım. Ki gözlerini uyku tutmasın.

Allah varsa Epstein adasına neden izin verdi?

'Epstein adası skandalını' ilk duyduğum zamanlardan beri aklıma bir hadis-i şerif geliyor: "Şeytanın tahtı deniz üzerindedir....