18 Eylül 2026 Cuma

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez." 

(Bakara sûresi, 26)

Hepimizin tecrübe ettiği birşey. Sorti atıp canımızı sıkan sivrisineği yakalamanın güçlüğü. Tam köşeye sıkıştırdığınızı sandığınız anlarda bile kaçmanın bir yolunu bulur keratalar. Bediüzzaman Hazretleri bu husustaki hayretini şöyle ifade ediyor:

"Evet, Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübînin düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçla icmâl edip derc eder. Herşey, öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaçla amel etse, o Kitab-ı Mübînin düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ, hortumlu sivrisinek, dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar, durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta erkân-ı harp gibi maharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahlûka bu san'atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san'atını kim öğretmiş? Ve nerede öğrenmiş? Ben, yani bu biçare Said, itiraf ediyorum ki, eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım, bu san'atı, bu kerrüfer harbini ve su çıkarmak hizmetini, çok uzun dersler ve çok müteaddit tecrübelerle ancak öğrenebilirdim."

Günümüz savaşlarının merkezine yerleşen İHA'ların, SİHA'ların, dıronların vs. ne çok muhtaç olduğu bir yetenektir şu: "Hava savunma sistemlerinin atışlarından kolayca kurtulabilmek!" Tam sizi avladıklarını sandıkları anlarda, heyhat, hiçbirşey olmamış gibi göreve devam etmek. Âdemoğlunun binlerce yıllık tecrübesinin yekünü olan bilim dahi henüz böylesini yapamadı. (İleride muvaffak olup-olamayacağını da Allah bilir.) Eh, evet, dünyadaki canlıların en zekisi olmakla övünen bizlerin birçok teknolojide hayvanlardan geride kaldığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Mübareklerde böyle teknolojileri geliştirebilecek, hem de tutup kendi bedenlerinde yerleştirebilecek, bir zekavet de görünmüyor. (Bu bir çeşit tekno-genetiktir.) Çok şükür seküler değiliz. Yükümüzü 'evrim' gibi mevhum bir 'tasarımcıya' atmadan da yolumuzu bulabiliriz. Fâtır Teala'nın nihayetsiz ilmi, iradesi, kudreti bunlardan yoksun canlılarda görünen mucizeleri açıklamaya yeter. Ressamı illa resmin içinde aramaya lüzum yok yani. Bu metodolojik bir hatadır. Ressam resminin içinde olamaz. Ressam olabilmenin ilk şartı resim cinsinden olmamaktır.

Ed Yong, Muazzam Dünya isimli eserinde, sineklerin bu manevra başarısını şöyle açıklıyor:

"Sinek görüşünü daha hızlı günceller. Kırpışan bir ışığa baktığımızı düşünün. Kırpışma hızlandıkça, bir noktadan sonra, parlama anları birleşip sabit bir ışık gibi görünür. Buna 'kritik titreşim kaynaşma frekansı (CFF)' denir. Bu değer, beynin, görsel enformasyonu ne kadar çabuk işleyebildiğinin bir ölçüsüdür. Bunu, bir hayvanın kafasında oynayan filmin resim karesi hızı, statik görüntülerin birleşerek sürekli bir devinim yanılsaması yarattığı nokta, olarak düşünün. İnsanlarda, iyi bir ışıkta, CFF saniyede 60 kare (ya da 60 hertz) civarındadır. Sineklerin çoğunda bu değer 350'ye kadar çıkar. Katil sineklerde muhtemelen daha da yüksektir. İnsanların izlediği bir film katil sineğe bir slayt gösterisi gibi gelir. En hızlı hareketlerimiz bile ona yavaştır. Kendisini öldürme niyetiyle kalkan elden kolayca kaçar. Boks katil sineğe tai-chi gibidir."

Metnin devamında mevzu daha ilginç bir noktaya akıyor:

"Bu görme hızlarının herbirinde zaman akışının farklı algılanıyor olması mümkün. Deri sırtlı deniz kaplumbağasının gözüne, dünya, 'zaman aralıklı çekimde hareket ediyormuş' ve insanlar 'bir sineğin çılgın temposuyla koşturuyormuş gibi' gelebilir. Bir sineğin gözündense dünya 'yavaş çekimde hareket ediyormuş gibi' görünebilir. Diğer sineklerin algılanmayacak kadar hızlı hareketleri 'algılanabilir aheste hareketlere' dönüşürken, yavaş hayvanlar 'hiç hareket etmiyormuş gibi' gözükebilir. 'Herkes katil sinekleri nasıl yakaladığımızı soruyor' diyor Gonzalez-Bellido. 'Elinizde küçük bir şişeyle yavaşça ilerleyin. Yeterince yavaş hareket ederseniz arkaplanın bir parçası haline gelirsiniz.'"

Yani zaman sizin 'farkındalığınızın şiddetinden' de etkileniyor. Çok hızlı farkediyorsanız dünya yavaşlıyor. Yavaş farkediyorsanız dünya hızlanıyor. Ömrünün kısalığa üzüldüğümüz çoğu canlının, belki de, bu 'farkındalık farklılığı' üzerinden, yaşadıkları zaman diliminin genişliği bizden de uzun. Sadece birkaç ay yaşayan bir sineğin o ömürde farkettiği detayların sayısı, Allahu a'lem, altmış-yetmiş yıl yaşayan insanınkine yaklaşabilir. Yani 'bizim zamanımıza göre' belirttiğimiz yargılar da adalet içermiyor. Halık-ı Zülkemal olan Rabbimizin, bize zâhiren adaletsizlikmiş gibi görünen yaratışlarını, bu ferasetle de bir tefekkür etmeliyiz. Algımızın ölçüsü, "Bir kilo demir mi, yoksa bir kilo pamuk mu daha ağır?" sorusundaki gibi, yanıltıcı olabilir.

Buradan da yolumuz Bediüzzaman Hazretlerinin, mirac mucizesini anlayabilmemiz için verdiği o misale çıkar:

"(...) Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:

İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.

Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.

İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat' edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir."


O halde burağı da artık 'mübarek binicisini farklı zaman dilimine geçirebilen bir canlı' olarak düşüneceğiz. Neden düşünemeyelim? Bugünün bilimi, bilimkurgusu, hatta salt hayalgücü neleri neleri düşünmektedir. Sinema dünyası neleri neleri takipçilerine tahayyül ettirmektedir. Maddeciler için bile şunca genişlemiş 'imkânât/olabilirlikler dairesine' yalnız o Zât-ı Nuranî'nin miracı mı sığmamaktadır? Peh! Sığdıramayan ya ahmaktır yahut da hasımdır. İkisinden de mü'minane teberri ederiz. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin miracı elbette haktır. Hem ruhuyla hem bedeniyle haktır. O miracı hafsalasına sığdıramayanın ya aklı dardır yahut hayali kısadır. Onların kusurlu hendeselerine bakılarak doğru inkâr edilmez, vesselam.

15 Eylül 2026 Salı

Nefis bu kadar kötüyse Allah onu niye yarattı?

Muazzam Dünya isimli eserinde, Ed Yong, duyular hakkında şunları söylüyor:

"Işık sadece elektromanyetik radyasyondur. Ses sadece basınç dalgalarıdır. Kokular sadece küçük moleküllerdir. Bırakın bunları elektriksel sinyallere çevirmeyi ya da sinyallerden gün doğumunun muhteşem görüntüsünü, bir canlının sesini veya taze ekmek kokusunu türetmeyi, bu uyaranlardan herhangi birini saptayabilmemiz bile mucizedir. Duyular, dünyanın sürüp giden kaosunu (Ahmed'in notu: Bizce o 'kaos' değil 'düzen'dir.) kavrayışa ve deneyime, yani tepki verebileceğimiz ve ona göre hareket edebileceğimiz şeylere dönüştürür. Duyular biyolojinin fiziği ehlileştirmesini sağlar. (Ahmed'in notu: Bizce o 'ehlileştirmek' değil 'anlamak'tır.) Uyaranları enformasyona çevirir. Raslantısallıktan (Ahmed'in notu: Bizce o 'raslantısallık' değil 'tevafuk'tur.) bağlantı, çeşitlilikten anlam çıkarır. Hayvanların bulundukları ortamla bağlantı kurmasını sağlar. Dahası jestler, mimikler, davranışlar, sesler ve akımlarla hayvanları birbirine bağlar..."

Evet. Duyularımız gerçekten çok kıymetli şeylerdir. Ve bilmenin bizdeki/bedendeki başlangıcıdırlar. Onlar varolmadan dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Bu sadedde Bediüzzaman Hazretleri de Mesnevî-i Nuriye'sinde şunları söyler:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın insana verdiği nimetler, ister âfâkî olsun, ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ, ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır. Binaenaleyh, o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakikînin kastıyla gelir, insan da ihtiyariyle alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder."


Bu ilişkiyi anahtar-kilit ilişkisine benzetebiliriz. Dışımızda varolan 'bilgi' veya Ed Yong'un tabiriyle 'uyaranlar' ancak birer anahtar mesabesindedirler. Karşılarında kendilerine uygun birer kilit olmadığında kıymetleri yoktur. Yani, anahtarlar, beraber düşünülüp tasarlandıkları kilitle beraber çalışırlar. Anahtara göre yapılmamış kilit, kilide göre yapılmamış anahtar, ikisi de sonuç aldırmazlar. Bu nedenle 'ustalarının bir olması' kaçınılmaz bir gerekliliktir. 'A' firmasından herhangi bir anahtar alıp 'B' firmasından herhangi bir kilitle beraber istimal edemezsiniz. Detayları, dişleri, kırtişleri vs. uymayacağından birbirlerine 'yokmuş muamelesi' yaparlar. Tepki vermezler. Etki etmezler. İşte duyularımızla uyaranların ilişkisi de bu şekildedir. 'Uyaranlar' ile 'uyarılanlar' arasında uyum olmazsa dışımızdaki bilgi içimize taşınamaz. Hatta, bırakın taşınmayı, varlıklarından haberdar dahi olmayız. Tıpkı dağların güzel bir manzaradan haberdar olamayışı gibi...

"Evet, nimet içinde in'âm görünür, Rahmân'ın iltifatı hissedilir..." derken Üstad Hazretlerinin kastettiği de budur. Hiçbir nimet tek başına nimet olmaz. Sende o nimetin takdir edilmiş olmasıyla nimet olur. Kulaklarının o latif sesleri duyabilecek yeteneği yoksa, gözlerinin o cemil manzaraları sarabilecek kabiliyeti noksansa, ağzının tadı balın lezzetini bile algılamayacak duyarsızlıktaysa, nimetlerden hiçbiri nimet değildir artık senin için. Yani, nimet, şeylerin sadece varolması değildir. Nimet, kainatta varolan şeylerin, sendeki fayda karşılığı düşünülerek yaratılmasıdır. İkiniz arasındaki uyumdur. İhtiyaç ilişkisidir. Anlamdır. Ve ona ait ilmin sana uzanacak yollarla birlikte yaratılışa sokulmasıdır.

Bir yılan karanlıkta avının ısısını görür. Sen göremezsin. Bir sivrisinek kanını emeceklerinin karbondioksit salınımını hisseder. Sen hissedemezsin. Bir fok takip ettiği balığın suda bıraktığı izi bile hisseder. Sen hissedemezsin. Çünkü bu tür 'nimetler' senin için 'nimet' takdir edilmemiştir. Bunlar o hayvanlara münhasır buyrulmuş nimetler gibidir. O yüzden böyle hâdiselere dair bilgin ancak Ed Yong gibi bir yazarın kitabında onlardan bahsetmesiyle olur. Hiçbir yarasanın çığlığı kulağına gelmez. O çığlığı duyabilecek kulak sende yaratılmamıştır. Nitekim, meleklerin, Allah'ın zikredildiği yerlerde pervaneler gibi toplanmalarının sırrı da ancak 'onların aldığı lezzeti farkedebilmekle' anlaşılacaktır.

İşte, tam da bu eşikte, nefsin de bir değeri/ederi var. Bir mutasavvıfın eserinde okumuştum. Şöyle diyordu: "Ruh yaratılıp bedene konulacağı zaman bedene girmek istemedi. Kendi bekasıyla onun faniyatı arasında ünsiyet görmedi. Cenab-ı Hak ruhu bedene nefisten âşık etti." Ne demek bu? Belki şu demek: Nefis aslında, tıpkı duyular gibi, bir jeneratör fonksiyonu görür. Jeneratörler ne işe yarar? Bir enerji türünü başka bir enerji türüne çevirirler. İstersen gel buna da 'bilgi/ilim' diyelim. Mesela: Barajlarda suyun kinetik enerjisi elektrik enerjisine dönüştürülür. Esnafların da kullanabildiği daha küçüklerinde mazottan elektrik elde edilir. Duyular da dışımızdaki fizikî bilgiyi biyolojik bir şekle dönüştürürler. Nefisse, bu biyolojik bilginin, ruhun dahi tadından anlayabileceği 'lezzet bilgisine' dönüştürülmesinden sorumludur.

Evet. Nefis bir lezzet jeneratörüdür. Bir meyveyi ısırdığında içindeki kimyasalların bilgisi gitmez ruhunun hoşuna. Ruhunun hoşuna giden nefsin ona ilettiği bilgidir. "Bu meyve lezzetlidir." Yoksa kimyasalların formülünü çözümlemezsin. Yahut, dağ başında bir pınardan su içerken aldığın lezzet, 'iki hidrojen-bir oksijen' bilgisinden gelmez. 'İki hidrojen-bir oksijen' fizikselliğinin biyolojinin varlıksallığına, asıl tabirle vücudîliğine, yaptığı katkıyı nefsin sana lezzet şeklinde haber verir. Çünkü sen ancak lezzetten anlarsın. Formülden anlamazsın. Estağfirullah. Hakaret sayma bu sözümü. Yanlış anlama. Ruhun anladığı dil lezzettir yani. Onu demek istiyorum. O yüzden yine mürşidim bir yerde şöyle demiştir: "Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir."

Nefsin de, tıpkı duyular gibi, varlığının bir hikmeti var. Bilginin fizik âlemden biyolojik âleme taşınmasında duyuların gördüğü fonksiyona benzer bir fonksiyonu metafizik âlemde görüyor. Fizik âlemin bilgisini ruhanî âleme taşıyor. Onun diline çeviriyor. Ancak burada, tıpkı duyular gibi, seçici davranamıyor. 'Bilgi obezliği' yaşamamak için bir süzgece ihtiyaç var. Bu işi normalde irade yapar. Lakin nefis bazen iradeyi bastıracak kadar güçleniyor. Hele ahirzamanda nefsin ele-avuca sığmazlığı daha fazla. Neden? Zira nefsin gücü 'lezzet sayısını bildikçe' artar. Ona ne kadar lezzetli şey öğretirseniz o kadar isteme gücüne sahip olur. Bilmediği şeyi de isteyemez. Sözgelimi: Hayatında hiç dondurma görmemiş-yememiş bir çocuğun nefsi dondurmaya susamaz. Ancak bir kere tatmaya görsün. Eyvah. Ondan sonra nefis bu açlığı da öğrenir. İster ha ister. Ahirzamandaysa, özellikle reklam-medya sektörüyle, bu bilgi türü bangır bangır yayılıyor. Geçmişte, padişahı dahi kendi ağası gibi kendi pilavını kendi pişirir hayal eden köylü, bugün, sefahet âlemlerindeki israfları, tebzirleri, rezillikleri duyuyor, izliyor, biliyor. Kısacası: Nefse bilmemesi gereken çok şey öğretiliyor bu zamanda. O da kendisine öğretilen herşeyi, iyi-kötü demeden, istiyor. 

Bu marazın tedavisi nedir peki? Eskiler nefislerinin bendini kıra kıra, yani ona istediklerini vermeye vermeye, bir tedavi şekli uygulamışlar. Bugün biz bu kuvvette değiliz. Ancak aklımıza kötüyü istemenin yanlışlığını anlatmaya çalışabiliriz. Bence Risale-i Nur'un meslek ittihaz ettiği esaslardan birisi de budur. Kötülüğü akla anlatabilmek gerekir. Akıl kötülüğü anlarsa, gün gelip nefsi de ikna edebilir, inşaallah.

10 Eylül 2026 Perşembe

Fatih Altaylı Ata Demirer'in tevafukunu neden raslantıya çevirdi?

Istılahlar, yeni tabirle kavramlar, neden önemli? Çünkü ıstılahlar size meseleleri neresinden/nasıl kavrayacağınızı öğretiyorlar. Evet. Tefekkürünüzün alfabesi onlarla şekilleniyor. Ben ıstılahları biraz da notalara benzetiyorum. Hangi notaları biliyorsanız, kalbinize gelen ilhamı, o notaların sûretiyle bestelemeye başlıyorsunuz. Yahut ilhamların gönlünüze/fikrinize semadan akan reşhalar olduğunu düşünelim. O zemzemi tutup, zaptedip, içebilmeniz için kablara ihtiyacınız var.

İşte zihninizin kapları kavramlarınızdır. En temel tanımlarınız anlamlarınızdır. Düşünce pratiklerinizdir. Onlarla bilgiyi kavrarsınız. Kabınızın şekline göre akanlar da bir şekil alır. Ne kadar kabınız varsa o kadar çok şekilde su tutarsınız. O kadar lezzette suyu muhafaza edersiniz. Kabınız azsa suyunuz da az olur. Bir de şekil sayısının elverdiği düşünme biçimleri var. Sözgelimi: Zihin dünyanızı hâzâ batılı kavramlarla kurmuşsanız, kendi ıstılahlarınızla inşa etmemişseniz, yazık, o zaman meseleleriniz sizin olsa bile sizde aldığı sûret sizce olmayacaktır. Çünkü kabın rengi/şekli ona başka sûret verecektir. Şol sebebten ıstılahlar pek önemlidir. Yani müslümanca ıstılahlara sahiplik önemlidir. Istılahına sahip olmayanın tefekkürü de müslümanca olmaz. O, kendisini ne denli bu yolun yolcusu sayarsa saysın, değildir.

Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur külliyatı boyunca bizde en çok yaptığı işlerden birisi 'ıstılahların inşası'dır. Evet. Elhamdülillah. Neredeyse bütün bir Risale-i Nur külliyatı 'ıstılahların yeniden inşası' yolculuğudur. Müslümanca tefekkürün altyapı çalışmasıdır. Nasıl? Mesela: 'Tesadüf' kelimesi yerine yerleşmiş 'tevafuk' kavramı nurcuların bir alamet-i fârikası gibidir. Bunu alelâde bir değişiklik sanmayın sakın. Hayır. Asla. İnsanı bambaşka kılan birşey vardır bu değişimde. Yaşanılan dünyanın nasıl algılandığının, nasıl okunduğunun, nasıl anlamlandırıldığının değişimi vardır bu becayişte. 'Tesadüf' bambaşka bir kavramdır. 'Tevafuk' bambaşka bir kavramdır. Biri kördür. Öteki görür. Birisi gelişigüzelliği, sahipsizliği ve ilgili birçok mana âlemini arkasında sürüklerken; öteki; takdir edilmişliği, belirlenmişliği ve ilgili bütün bir cenneti saklar bağrında. Hatta diyebiliriz ki: 'Tesadüf' ve 'tevafuk' kelimeleri arasında 'iman' nüansı vardır. Tevafuk tesadüfe kıyasla mü'min bir kelimedir. Söylenildiğinde sahibinin imanını izhar eder. İşte biraz da o yüzden, Ata Demirer'i konuk aldığında, Fatih Altaylı, onun 'tevafuk' kelimesi kullanımını 'raslantı' şeklinde düzeltmeyi tercih etmişti. (https://www.youtube.com/clip/UgkxMyeyt7PmwST8YsyYQyjTJBYcR4CGtmsE) Yani ıstılahlarımızın nice önemli şeyler olduklarını dostumuz da bilir hasmımız da...

Risale-i Nur'da altı sıklıkla çizildiği için nurcuların kafalarında/kalplerinde sıkıca yerleşmiş böylesi kavramlardan iki tanesinin de 'vahidiyet' ile 'ehadiyet' olduğunu düşünüyorum. Vahidiyet, yani, Allah'ın Rabbü'l-Âlemîn oluşu. Ehadiyet, yani, Allah'ın 'Benim Rabbim' oluşu. Yahut da şöyle diyebiliriz: Vahîd 'Herşeyin Rabbi'dir. Ehad 'Herbirşeyin Rabbi'dir. Özlerinde 'birlik' manası bulunan bu kelimeler, Risale-i Nur evreninde, uluhiyetin iki farklı okunma şeklini bize öğretirler. Bu tıpkı, güneşin yansımasını devasa bir okyanus yüzeyinde görmekle, o okyanusun herbir katresinde özetlenmiş şekilde bulmak gibidir. Evet. Aynen. Öyle yüksekten manzarayı kuşatabilecek gözünüz olsa görürsünüz, güneş, okyanus yüzeylerinde de devasa bir yansıma yapar. Kendi sûretini orada da gösterir. Fotoğrafını çekersiniz. Fakat, o kadar vüs'atli bir kuşatma imkanına sahip değilseniz, üzülmeyin sakın, daldan süzülen damlacıkta dahi güneşin gül yüzünü gülümser bulursunuz. Cemalini seyredersiniz. Cenab-ı Hak da bütün esmaü'l-hüsnasıyla herşeyin Rabbi olduğu gibi, yine bütün esmasıyla herbirşeyin de Rabbi'dir. Bütüne tasarrufu parçaları, hatta en küçük zerrelere kadar, ilgisinden uzakta kılmadığı gibi; zerrelere ilgisi de bütündeki tasarrufunu, hatta en büyük galaksilere kadar, görmezden getirmez. Hak Teala, herşeyi nasıl yaratıştaysa, herbirşeyi de aynı şekilde yaratıştadır. Herşey nasıl dikkatindeyse herbirşey de öyle dikkatindedir. Âlemleri bildiği gibi hatırat-ı kalbi de bilir. Duaları işitir. Sesleri duyar. Cümle şuunatı, sıfatları ve esmasıyla oldurur da oldurur.

Ben 'uluhiyet' ile 'rububiyet' kavramları arasında da 'vahidiyet' ve 'ehadiyet' veya 'celal' ile 'cemal' eksenli bir nüans bulunduğunu düşünüyorum şimdilerde. Allahu a'lem. Yani, uluhiyet, Cenab-ı Hakkın tasarrufunun en geniş/yüksek dairelerdeki tecellisinden haber veriyor. Rububiyet ise daha küçük alanlarda o uluhiyetin görünüşlerini saklıyor. Beşer aklımla uluhiyetin tasarruflarını kuşatabilmekte zorlanıyorum. Uzaktan uzağa manasına bakıyorum. Ancak rububiyet dendiğinde tecrübe alanıma giren şeyler konuşulur oluyor. Cenab-ı Mevla beni terbiye ediyor. Biliyorum. Yarattığı maksada hizmet edebilmem için varoluşumu tamamlıyor. Görüyorum. Vücudda kalış sürecim boyunca ihtiyaçlarımı karşılıyor. Tadıyorum. Beni maksûduma doğru götürüyor. Farkındayım. Bu süreç benim yaşadığım bir süreç. Uzağımda değil. Dokunulmaz değil. Kuşatılamaz değil. Uluhiyetin daha ehadî bir dairede deneyimlenmesi gibi. Yani sahadaki tecrübesi. 'Benim Rabbim' seviyesinde bir okunuşu. Fakat, Cenab-ı Hakkın uluhiyetini bütünüyle kavramaya çalışsam, heyhat ki heyhat, galaksileri tesbih tanesi gibi çeviren kudreti, iradesi, ilmi vs. karşısında elbette acze düşerdim. Hülasa: Demem o ki: Ben Cenab-ı Hakkın uluhiyetini ancak rububiyet sûretinde tecrübe edebiliyorum. O zaman ancak benim algı, bilgi, düşünüş, hissediş alanıma giriyor. Zaten ehadiyet dairesi 'kolay okuyuşlar dairesi' gibidir. Mürşidim de bu makamda der:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudatın cüz'iyatına tecellî eder. Bu itibarla, nevilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemâlin tecellîyatındandır. Ve keza, celâl, vahidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazan da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir."

Şununla da bitireyim: Allah Teala ve Tekaddes Hazretleri bizi neden bir anne ve babadan halkediyor? Neden bazı bakteriler gibi eşeysiz üreme ile varlık sahnesine çıkarmıyor? (Tıpkı İsa aleyhisselama yaptığı gibi.) Bunun da, tıpkı ıstılahlar gibi, Alîm-i Hakîm, Mürşid-i Hakiki, Mevla Teala'nın bir eğitimi olduğunu kanaatindeyim. Nasıl? Yani, bir mürşid bize tefekkürümüzde gerekli kavramları eserleriyle öğrettiği gibi, Mürşid-i Hakiki olan Allah Teala da hayatımız için gerekli olan manaları bize tecrübelerle öğretiyor. Babanın aileyle/evladıyla ilişkisi bir okuma şekli verdiği gibi, annenin ailesiyle/evladıyla ilişkisi başka bir okuma şekli veriyor. Yetiştiriyor. Mesela: Arapçada evhanımları için 'rabbü'l-beyt' tabirinin de kullanıldığını okumuştum bir yerde. Zaten 'mürebbiye' de çocukları terbiye eden hanımlara verilen bir isimdir. Acaba şöyle birşey tefekkür edilse, Allahu a'lem kaydını unutmadan, çok mu hata edilmiş olur: Belki de çocuğun babası üzerinden okuduğu idare şekli onun 'uluhiyeti' kavraması için bir basamaktır. Belki de de çocuğun annesi üzerinden okuduğu idare şekli 'rububiyeti' kavraması için eşiktir. Yani her ikisi de aslında bir uyanıştır.

Hak Teala, bizi, daha doğumumuzdan itibaren böylesi iki farklı tarz idarecinin yönetimine vererek, kendisinin tasarrufunu, tecellisini, isimlerini, sıfatlarını farklı yönlerinden kavrayabilmeyi öğretmektedir. Nasıl ki, baba bir açıdan 'celal' dersidir, anne de bir nevi 'cemal' öğretisidir. Ve yine, baba, bir açıdan idarede 'uluhiyetin külliyetini kavrama' pespektifidir, anneyse 'detaylara inen terbiyenin rububiyeti okutması'dır. Allahu a'lem. Elbette burada sadece 'zihin egzersizi' yapıyorum. Beğenmezseniz yazının son kısmını 'Ahmed ne saçmalamış yahu!' deyip sallayabilirsiniz.

7 Eylül 2026 Pazartesi

Haydi, Mehmet Görmez de, nurcular neden görmez?

Amerika'da siyahîler birbirlerine 'zenci' diyebiliyorlar. Fakat bir beyazın kendilerine 'zenci' demesini hakaret sayıyorlar. Ben de bir nurcu olduğum için nasihatlerimin yanlış anlaşılmamasını beklerim. Zira, eğer bu da bir zencilikse, evet, biz de bu mahallenin zencilerindeniz. Hem de maaliftihar. Rabbimize bin teşekkür ederiz.

Nasihatimin mihengini hemen aşikâr edeyim. Biz nurcuların şöyle bir zaafı var: Âlim olsun, aydın olsun, siyasi olsun, her kimle ilişki kursak, önce 'kendiliğimiz üzerinden' ilişki kuruyoruz. Yani, o kişinin Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı tavrını merkeze alıyoruz. Şayet burada müsbet bir kanaat edinmişsek kolay kolay hüsnüzannımızı kırdırmıyoruz. Hatta, kırmanın artık hak olduğu, vacib olduğu yerlerde bile korumacı bir tavır takınıyoruz. Bu da bizi sair ehl-i sünnet ve'l-cemaat gruplardan koparıyor. Kendilerinin müstakim refleks gösterdikleri, tepki verdikleri, eleştiri yaptıkları yerlerde bizi karşı tarafta gördüklerinde güceniyorlar. Bazı bazı da "Düşmanımın dostu düşmanımdır!" tarzı bir yaklaşımla düşmanlaştırıyorlar. Araya soğukluk giriyor. Ve fayhatları giderek büyüyor. Burada kusurun birazı onlardaysa gerisi bizde. Çünkü biz de merkeziyetimizde haksızız.

Unutmayalım: Bediüzzaman Hazretleri bir ehl-i sünnet ve'l-cemaat âlimi idi. Mensubu bulunduğu ekole dair bütün atıfları da bu yollu idi. Onun Şafiî/Eş'arî bir mürşid olduğunu bilmeyen kaldı mı? Yoktur zannederim. Demektir ki, nurculuk da, aslında sünni dağ silsilesinin bir parçasıdır. Müstakil bir ada değildir. Bir coğrafyanın devamıdır. Etraftaki bid'î çöllerle bir ilişkisi yoktur. Öyleyse biz bu nurculuğu, öncelikle muazzez İslam için, sonralıkla da ehl-i sünnet ve'l-cemaat için yapıyoruz. "Sa'yimizin semeresi o deftere yazılıyordur!" diye diliyoruz. Elhamdülillah. Öyleyse, maşaallah, bir buz parçası olan enaniyetimizi nurculuk havuza atıp erittiğimiz gibi, nurculuk havuzunu da sevad-ı âzâm içinde eritebilmeliyiz. Çünkü yine kendisi Hakikat Çekirdekleri'nde diyor:

"Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı."

Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Hangi cemaattedir peki? Elbette ehl-i sünnet ve'l-cemaatte! Bizim 'cemaat' dediğimiz daha küçük birimlerse, yüzleri o büyük cemaate dönük olduğu sürece ancak, istikametlerini koruyabilirler. Haklı bir noktadan başlamış olmak bile neticeyi değiştirmez. Eğer ümmeti görmezden gelirseniz âhiriniz râfizîliğe dayanabilir. Haksız bir noktadan başlamış olmak dahi şu ümidi hakkınızda imkansız kılmaz: Nihayet ehl-i sünnet ve'l-cemaate girebilirsiniz. Kendinizi ümmet aynasından seyredip, ona göre düzeltmeyi ihmal etmezseniz, sizin için her zaman umut vardır. Yok, bu balans ayarını ihmal ediyorsanız, akıbetiniz için korkulur.

İslam, bu necip dinin, kendisini ehl-i küfre karşı tanımlayış şeklidir. Sünnilik, bu aziz yolun, kendisini ehl-i bid'aya karşı tarif ediş biçimidir. İkisiyle de söylenmek istenen aşağı-yukarı aynıdır. Farklı olduğunu düşünmek hatadır. O nedenle, bizim de muhabbetimizin merkezini öncelikle, muhatabımızın İslam'a, ehl-i sünnete, nasıl baktığı oluşturmalıdır. Onlara bakışında bir kemlik varsa, o halde Bediüzzaman'a, Risale-i Nur'a veya nurculara karşı izhâr ettiği muhabbet de yalandır. Evet. Yalan olduğu illâ ortaya çıkacaktır. Çünkü şekerden nefret eden şerbete muhabbet etmez. "Seviyorum!" sözü ancak bir kandırmacadan ibaret kalır. Şekersiz şerbet asla bulunmaz.

Benim, Mehmet Görmez'i savunması nedeniyle, Sabri Okur abiye twitterda yaptığım tenkid de işte buna dayanıyor. Mehmet Görmez, başkanlığı döneminde, Risale-i Nur külliyatının Diyanet'te basılmasına önayak olmuş birisi. Eyvallah. Zaman zaman da Bediüzzaman Hazretlerinden sitayişle bahsediyor. Ona da eyvallah. Fakat mevzu burada bitmiyor ki. Şerbetle olan bu ilişkisinden evvel şekerle olan ilişkisine dikkat kesilmemiz lazım. Ve internete düşen son beyanları da gösterdi: Görmez'in İslam şekeriyle olan ilişkisi doğru bir yöne doğru gitmiyor.

Nice ehl-i sünnet hocalar, maşaallah, bu beyanlara karşı reddiye açıklamaları, makaleleri, videoları yayınladılar. (İhsan Şenocak Hoca'nın yaptığı bir saatlik reddiyeyi youtubedan izlemenizi tavsiye ederim.) Denilebilir: Türkiye'nin müstakim sünni uleması içinde bu sözleri takdir eden kimse olmadı. Aksine tehlike gördüler. Hatta Mehmet Görmez'in geçmişiyle ilişkilendirerek daha büyük bir resme baktıranlar da oldu. Her neyse... Ancak nurcuların bu konuda pek sesleri çıkmadı. Çıkmak bir yana, tersine, savunmaya geçenlerimiz vardı. Cibali Baba'nın Sultan Fatih'in güllelerini engellemesi misali kollarını açtılar. "Değmeyin Görmez'imize!" dediler.

Bu doğru bir tavır değil. Bizi ümmetten koparıyor. Ben aynı kem kanunun fertleri sayabileceğim çok şeyleri geçmişte yaşadım. Sözgelimi: Bir umumi derste, sırf Bediüzzaman Hazretleri hakkında övücü birkaç sözü varmış diye, Yaşar Nuri Öztürk gibi bir bedbahtın sitayişle anıldığını gördüm. (Halbuki dine verdiği zarar toplansa Ağrı dağını geçer.) Yine başka bir umumi derste, Cemaleddin Afganî'nin yanlış tanıtıldığını, aslında müstakim birisi olduğunu söyleyenleri işittim. (Halbuki dalaleti hakkında neredeyse sünni ulemanın ittifakı vardır.) Yine nurcu bir yayınevinde Caner Taslaman, Emre Dorman, Mustafa Akyol gibi 'dinde reform taraftarı' isimlerin kitapları yayınlandı. (Halbuki bu isimlerin modernist oldukları her yerde konuşuluyordu.) Hatta bir keresinde de şol nasipsizlerden birisi olan Mustafa Öztürk'e reddiye yazdığım için meşhur bir abiden uyarı aldım. "O öyle birisi değil!" demişti bana. "Bediüzzaman'a muhabbeti var!" Ne kadar muhabbeti olduğunu yakın zamanda gördük.

Hülasa: Nurcuların bu yanlış tutumdan dönmeleri gerekiyor. Kendimizi muhabbetin merkezinde tutmayı bırakmalıyız. Nasıl ki enaniyetimizi bir şahs-ı manevînin âzâsı olmak için feda ediyoruz, maşaallah, o şahs-ı manevîyi de ondan daha büyük bir şahs-ı manevînin içinde erimeye hazır hale getirmeliyiz. Yoksa, belki enaniyet buzundan kurtuluruz ama, cemaat kadar büyümüş başka bir buzumuz olur. Ve buz diğeri kadar kolay da erimez. Nitekim, kötüden emsal olmaz ama, FETÖ'yü bu ülkenin başına bela eden biraz da buzlarını ümmette eritmeye yatkın olmayışları değil miydi? O kadar 'seçilmiş' bir yere koyuyorlardı ki gruplarını, erimediler, üstüne yolu da tıkadılar, en nihayet de kırılıp atıldılar. Kaderin karşı konulmaz fetvasıyla tuz-buz oldular. Tuz-buz olmamak için gözümüzü sevâd-ı âzâmdan ayırmamak gerekir, vesselam. Cenab-ı Mevla bizlere rüştümüzü ilham eylesin. Âmin.

3 Eylül 2026 Perşembe

Kur'an müslümanları(!) sünnilere neden düşmandır?

Kendilerine "Kur'an Müslümanı" diyen fakat esasında tek hünerleri "Sünnet İnkârcılığı" olan kitlenin zihinsel haritasını çıkarmakta zorlanıyorum. Evet. Zaten, detaya inince, sistemli bir düşünüşe de sahip olmadıklarını görüyorum. Yazık. Daha çok pozisyonel tavırlar takınıyorlar. Yaptıkları binanın kuvvetiyle meşgul değiller. Ayaktaki iskambil kağıtlarıyla mutmainler. Hevâlarına uygun gelene mantık(!) çatıyorlar. Çattıkları argümanın levazımatının neler olduğunu idrake niyetleri yok. Belki o kadar uzun zekavetleri de yok. Yağmur ne yandan yağsa tarlayı oraya çekiyorlar sizin anlayacağınız.

Mesela: Zikrettiğiniz iki hâdiseden mâkul olanını alabildiğine inkâr ederken muhalini körükörüne savunabiliyorlar. Halbuki, temele indiğinizde, inandıklarına inanabilmek için inanmadıklarına inanmaya lazım gelenden daha çok çaba gerekiyor. Yani inanmadıkları inandıklarından daha mâkul görünüyor. İmanları inanmadıklarından fazla imkansıza kaçıyor.

Dikkatimi çeken bir nümunesini paylaşmak istiyorum: İnsanlığın Âdem aleyhisselam ve Havva annemizden geldiğini inkâr etmekteki cür'etleri bir kenarda, fakat, aksine evrimi kabule de pek yatkınlar. Evet. Gariptir. Ama aynen böyle. Bunlar, bu nasipsizler, el-an varlıklarına şahit olduğumuz milyonlarca türün tek bir hücreden evrim geçire geçire oluştuğuna imanda hiçbir beis görmezlerken, o canlılara kıyasla tek bir türden ibaret olan insanlığın 'sadece iki insandan' gelebileceğini paşa gönüllerine sindiremiyorlar. Yani 'ortak ata' söylemini 'evrimin muhaliyetinde' kabul etmeye 'Okey' çekerlerken nasslarımızın gayet açık bildirdiği âdemiyet hakikate 'Cııık!' diyorlar. 'Âdemler ve Havvalar' gibi İslam'ın kabul etmeyeceği iddiaları sallıyorlar. Delilsiz-mesnedsiz arkasına düşüyorlar.

Peki neden böyle oluyor arkadaşım?

Çünkü akıllarını şeytanları yönetiyor. Şeytan pozisyonel aklın ustasıdır. Komünisti komünist olmanın doğruluğuna inandırır. Döner sonra kapitalisti de kapitalist olmanın doğruluğuna taptırır. Kendisi ideolojik olarak asla bir yer tutmaz. Onun için ideolojiler, iddialar, argümanlar, daha yolun başında karar verdiği birşeyin, âdemiyeti yoldan çıkarma ameliyesinin aracıdır. Yani şeytan için zeka araçsaldır. Bediüzzaman Hazretlerinin şeytan ile sofestaîlik arasında kurduğu bağın söylediği de budur. "Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan Sofestâî, hevâ da Bektâşîdir." Sofistler aynı zamanda göreceliliğin meczuplarıdır. Şeytan da bu anlamda sofisttir. İlim vermez. Ancak retorik öğretir.

Bunun da arkasında ahlakına hâkim olan yanının duyguları olması vardır. Şeytanın yoldan çıkışı duygusal bir sapmadır. "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" dediğinde, dayanağı, 'ateşin topraktan üstün olduğu' yönünde elde edilmiş kesin bir delil değildir. Öyle olmasını istemesindendir. Mürşidim bu duruma 'arzuya fikir sûreti giydirmek' der: "Acaba fikir dediğiniz şey—el'iyazü billâh—arzu olmasın? Bazan zâlimâne intikam-ı şahsî arzuya fikir sûretini giydirir. Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz, misk ü anber diye yüzünüze gözünüze bulaştırmaya ne mânâ var?"

Bence Kur'an Müslümanları asla Kur'an'la ilgilenmiyor. Kur'an'ı yaşamak gibi de bir dertleri yok. Fakat sinelerinde haksız bir intikam arzusu var. Kimisi ehl-i sünnet anasıyla-babasıyla kavgalı. Kimisi hayatta ulaşamadığı şeyler için bütün bir sünni dünyayı suçlamaya başlamış. Kimisi de başka bir intikamı bu sûretle, hâşâ, Allah'tan almaya çalışıyor. Aslında Allah'tan almaya çalışıyor, fakat, bunu böyle deyivermek şeytaniyetine zor geldiği için, 'başka sûretleri' suçluyor. İblis kem mesleğinde hasım olarak bizi seçmişti. Topyekün bizi. Yani insanlığı. Mürtedler de, bir parça eksiltmeyle, düşmanı 'müslümanlar' olarak işaretlediler. Fakat sözde Kur'an Müslümanlarının hasımları sünnilerdir. İşte, başta çıkaramadığım haritayı şimdi bir parça seçebildim gibi, buradan bir çizgi çekebilirim arkadaşım.

Çiziyorum:

"Hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah'ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor."

1 Eylül 2026 Salı

Mehmet Görmez'in göremediği...

Aslında tartışmayı ilk başlatan Alev Alatlı merhum idi. O demişti ki: "Her yasal hak 'helal' değildir." Dindarlar mezkûr beyanı hırz-ı can ettiler. Nasıl etmesinler? Yaşadıkları tezatın resmini çizmişti hoca. "Allah hiçbir insanın gönlünde iki kalp yaratmamıştır!" fermanıyla, Furkan-ı Hakîm de, bu manayı destekliyordu. Türkiye, halkının büyük çoğunluğu halen müslüman olan, fakat rejiminde şeriata nefes aldırılmayan bir ülkeydi. İtalya, İsviçre, Fransa vs. yasalarından devşirilen kanunlarıyla varlığını bir şekilde sürdürüyordu. Ancak kalplere hâkim olan yasa illa ki Allah'ın yasasıydı. Ve bu nurla yaşamaya devam eden bir mü'min için bazı şeyler 'yasal' olsa da 'helal' olmuyordu. Yahut da laik düzende 'helal' sayılan şeylerin bazıları müslümanın gönlünde 'yasal' değildi.

Alkollü meşrubat üretimi, satımı, tüketimi vs. yasaldı mesela. Ancak bu fiilerden hiçbirisi helal değildi. Piyango yasaldı mesela. Fakat oynamak helal değildi. Buna benzer öyle meş'um günahlar vardı ki, devletin onlara karşı bir müeyyidesi yoktu, lakin Kur'an ve sünnet haklarında dehşetli tehditlerde bulunuyordu. Böyle bir dünyada yaşayan mü'min de, elbette, içinden çıkılmaz tezatların insanı haline geliyordu. Bir ayağı gazda, diğeri frende, mütemadiyen patinaj çeken bir kem ahvale yuvarlanıyordu. İçindeki sıkıntılarının en müessir sebebi buydu. Alatlı merhum 'lök' diye ortaya dökünce de, herkes, "Evet, işte, tam da içimdeki düğümün tarifidir!" dedi.

O deyince oldu da Mehmet Görmez deyince olmadı. Neden olmadı? Çünkü Mehmet Görmez aynı yapıyı başka birşey için kullandı. Ayracını 'yasal' ile 'helal' arasına değil 'şer'î' ile 'meşru' arasına koydu. Alıntılayalım: "Benim acizane kanaatim her şer'î olan meşru değildir. Ama her meşru olan şer'îdir. Şer'î olan tikel naslara dayanır. Meşru olan külli istikra yöntemiyle vardığımız büyük ilkedir. Şer'î olan yasaldır. Meşru olan âdildir..." Müslümanlar bu beyanı yadırgadılar. Tepki gösterdiler. Sosyalmedya bir hayli karıştı. Sebep? Çünkü mü'min kalplerinde böyle bir ikilik yoktu. Şer'î olan herşeyin meşru olduğuna iman ediyorlardı. Onlara göre Mehmet Görmez'in 'demek istediği' ile 'dediği' birbirinden başka noktalara doğru gidiyordu. Konuşmanın devamında Görmez'in şöyle söylediği işitiliyordu: "Şer'î bir hükmün meşruiyet kazanması için kat edeceği mesafeler vardır. İçinden geçeceği aşamalar vardır."

Aşamalar şeriattan ayrı mıydı peki? "Birşey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur!" sırrınca, müslümanlar, şer'î olandan bahsettiklerinde meşru olandan bahsetmiş olmuyorlar mıydı? Görmez'in dikkatleri çekmeye çalıştığı şeyin 'nasslar hakkında yürütülmesi gereken tefakkuh faaliyeti' olduğu düşünülse dahi burada denmesi gereken 'Meşru değildir' mi olmalıydı? Yoksa şöyle bir ifade kullanılsa daha mı müstakim olurdu: "Şer'î olan herşey meşrudur! Fakat meşruiyetinin bağlı bulunduğu şartlar, bağlamlar, makamlar, hikmetler vs. gibi levazımları vardır. Bunların da tesbiti yapılmalıdır. Yani, bir sözün bağlamıyla birlikte anlaşılmasına dikkat gösterildiği gibi, şeriatın her emrinin de şartlarıyla anlaşılmasına dikkat edilmelidir. Ki fakihlerimiz de bunu yapmışlardır..."

"Kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma!" Söylenmek istenen eğer buysa, bunun ifadesi, şer'î olanı meşruiyet dışına çıkarmakla olmamalıydı. Çünkü, yine Bediüzzaman Hazretlerinin isabetle ifade buyurduğu gibi, "Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse, hakikate inkılâp eder, hurâfâta kapı açar."

Şer'î olanla meşru olanın arasına konulacak bir ayraç da, müslüman gönüllerde, "Kur'an'da-sünnette geçen herşey doğru/geçerli değildir!" gibi bir yanlış anlamaya götürür. Onun biraz arkasına gidilirse ortaya bedbin 'tarihselcilik' çıkar. Onun da arkasına gidildiğinde 'dinde reform' gibi berbat bir eşiğe varılır. Onun daha da arkasında 'irtidat' vardır. Allah muhafaza! Zira mürşidim der: "Kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek, veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid'aları icad etmek, dalâlettir, ateştir." Meşruiyetin inkârında böyle arkayı dolaşıcı tehlikeler vardır.

Evet. 'Her söylediğin doğru olmalı!' başka şeydir. 'Her doğruyu söylemek doğru değil!' başka şeydir. Şeriatın her söylediği tastamam doğrudur. Şer'î olan herşey meşrudur. Fakat her meşruiyetin makamı vardır. Bağlamı vardır. Şartları vardır. Levazımı vardır. Her doğrunun her yerde söylenemeyişi onları doğruluktan düşürmez. Ya? Sadece 'şartların onların söylenebilecekleri şartlar olmadıkları' anlamına gelir. Şartlarını bulduklarında söylenebilir olurlar. Fakat söylenemezken de gayet doğrudurlar. Hakikattirler. İsabettirler. Şeriatın her emri de, uygulanacakları şartlar bulunsun-bulunmasın, doğrudur-meşrudur. Şartlarını bulduklarında ise güzelce tatbike konulurlar. Bu şartların neler olduğunu anlarken de, elhamdülillah, kıblemizi dört mezhepte buluruz. Çünkü Üstad Hazretleri bize yine böyle öğretmiştir: "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Tâ ki namaz sahih ola."

29 Ağustos 2026 Cumartesi

Cennete basmak da bir imtihandır

Annesiyle, evliliğinin bitmesine neden olacak kadar, büyük sorunlar yaşamış bir tanıdığıma "Cennet annelerin ayakları altındadır!" hadisini hatırlatmıştım bir zamanlar. O da bana şöyle cevap vermişti: "Aleyhissalatuvesselam Efendimiz elbette doğruyu söylüyor. Âmenna. Fakat benimkinin diğer ayağının altında da bir cehennem var..." Ben de aynı hadisi düşünüyorum bu sıralar. "Belki" diyorum "bunun Aleyhissalatuvesselam Efendimizin yetimliğiyle de bir ilgisi vardır." Düşünsenize, o küçük yaşlarda annesiz kalmışsınız, subhanallah, bir parça 'cenneti yitirmişlik' hissi oluşmaz mı?

Hem herşeyin cenneti, bir anlamda, geldiği yerdir. Varlığa ilk çıktığı yerdir. Sılasıdır hem. Hem sıla-i rahimidir. Âdem aleyhisselamın cenneti, dünyaya oradan indirildiği için, hakiki bir cennettir. Âdemiyet sırrıyla biz de orayı özleriz. Evet. Fakat bizim de dünyaya üzerinden gönderildiğimiz küçük cennetlerimiz var. Onları yitirdiğimizde biz de bir 'cennet yitirmiş' yoksulluğu yaşıyoruz. Elbette herbirimiz aynı şiddette yaşamıyoruz. Çünkü o cennete muhabbetimizi aynı şiddette tutamıyoruz.

Lakin, vatanı kadarcık olsun, bir cennet yitiren güçsüzleştiğini hissediyor. Öyle ya, vatan, insanın üzerinde kendisini güçlü hissettiği yerdir. Ait hissettiği yerdir. Tamam hissettiği yerdir. Tanıdık hissettiği yerdir. 'Toprağından yaratılmış' hissettiği yerdir. "Bayramlarda nerede olmayı özlerseniz orası vatanınızdır!" derler. Ben bu hakikate biraz da Bediüzzaman Hazretlerinin acz/fakr tefekkürünü eklemek istiyorum. İnsanın vatanı oradayken aczinin/fakrının dahi lezzetli geldiği yerdir. Ve annesi hakikaten böyle bir cennettir onun için. Zayıflıkların korkulası şeyler olmadığı bir kucaktır.

Ne diyor yine mürşidim, Üstadım, efendim bu makamda: "Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan sual edilse, 'En leziz ve en tatlı haletin nedir?' Belki diyecek: 'Aczimi, zaafımı anlayıp validemin tatlı tokatından korkarak yine validemin şefkatli sinesine sığındığım halettir.' Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar, aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip Allah'a acz ile sığınmışlar; aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar."

Yetim Sultan aleyhissalatuvesselamın, cennetini, annesinin ayaklarının altında tarif etmesi o yüzden bana hiç garip gelmiyor. Mübarek kalbinin inceliğine bir delil tutuyorum bunu da. Evet. Mümkündür. Ve de öyledir. Ayaklarının altında olduğuna göre, anne nereye giderse, o cenneti de beraberinde götürür. Yahut da şöyle söyleyelim: Çocuk, annesinin ayaklarının altında, böyle bir cenneti düşler. Belki sezer. Kokusunu alır. O yüzden ayaklarının dibinden ayrılmaz. Uzakta kaldığında güvensiz hisseder. Ve, en önemlisi, ayaklarının altında cennet olan 'kadın' değil 'anne'dir. Her kadın anne olamaz. Belki her anne de 'anne' olamaz. Tıpkı her evladın hakkıyla evlat olamayışı gibi...

Yaşarken çok azımız annemizin değerini bildik. Ben de kendimi bilenlerden saymıyorum. İmtihan dünyası. Onunla tartıştığımda bazen odamda ağlardım. "Allah 'Öf bile demeyin!' buyuruyor. Benim halime bak. Nasıl olacak bu iş?" derdim. Verdik-veremedik, imtihanın süresi de oldu, annem rahmet-i Rahman'a göçtü. Arkasından hayır yollayarak aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. "Ölülere Kur'an okunmaz!" diyenleri öldürmeyi içimden en çok geçirdiğim zamanlar böyle zamanlar oluyor. Bizim bu yangınları aşmamızın, Allah'ın bir bahşı olarak, ruhlarına hediye göndermekten başka hangi ümidi var? Şimdi bu bedbahtlar son ümidimizi de çalmaya çalışıyorlar. Eğer mezarları başında oturup, bir parça Kur'an okuyup, ölmüşlerine bağışlayamayacaksa, insan, nasıl tevbesini yapacak? Aynen. Ölülerimize Kur'an okumak yaşarken eda edemediğimiz haklarına karşı da bir teselli mesabesindedir.

Anne cennettir. Âmenna. Fakat her anne bu cennetliğin hakkını veremeyebilir. Her evlat da cennetinin kıymetini bilmeyebilir. Tamam. Amma ikisi de illa kanuna dahildirler. Cennetlik hukuku haklarında câri sayılabilir. Lakin, 'kedi-köpek anneliğini' sahici anneliğe tercih edenler, ayaklarının altında cennet gezdiremeyeceklerini de kabullenmiş olurlar. (Gezdirdikleri ancak köpek olur.) 

Hayvanlar cenneti bilmez. Hayvanlar cennete gitmez. (İstisnalar dışında.) Cennete gidecek olan insandır. Tasmasız gezdirilen insan. Annelerin de bu hadis-i şeriften bir dikkat öğrenmeleri lazım. Ayağının altında cennet gezdirenlerden olmak onlara da bir nasihattir. Ahvallerini, bu nasihatin rehberliğinde, cennet-misal hâle dönüştürebilirler. Hatta bu hadiste erkeklere dahi bir nasihat var. En azından mü'min kullar için ayaklarımızın altında cennetler gezdirmeliyiz. Bir kapıdan girdiğimizde kimse cehenneme denk gelmiş gibi ürker olmamalı... Hülasa: Cennete basmakta herkese bir imtihan var. Bastığımız yerlere toprak diyerek geçmemek gerekiyor.

25 Ağustos 2026 Salı

Allah'la görüşmek bir teknoloji midir?

Amentü yeni bir dünyadır. Bir kez ona imanınızı ikrar etseniz, maşaallah, artık başka bir şe'nlikte olursunuz. Boyunuz uzamaz fakat göğsünüzün boyu uzar. Gözünüz açılmaz fakat kalbinizin gözü açılır. Amentünüz sizi yeni bir dünyaya davet eder. Mesela: 1) Artık herşeyi yaratan tek-bir Allah'ın olmazsa olmazlığına inanılacaktır. 'Yaratıcılık kanunu.' 2) Artık canlılığın şu biyolojik dünyaya sıkışmayacak kadar geniş bir düzeyde algılanması gerektiğine inanırsınız. 'Melekler kanunu.' 3) Artık herşeyi yaratan Allah'ın vahiyler/ilhamlar vasıtasıyla kullarla iletişim kurduğuna inanırsınız. 'Kitaplar kanunu.' 4) Artık herşeyi yaratan Allah'ın seçtiği kişilerle yükünüz hakkında konuştuğuna inanırsınız. 'Nübüvvet kanunu.' 5) Artık herşeyi yaratan Allah'ın 'sadece bulunduğumuz uzayı/zamanı' değil 'sonsuz bir şeklini de yaratacağına' inanırsınız. 'Ebediyet kanunu.' 6) Artık herşeyi yaratan Allah'ın bilgi yönüyle de herşeyi ezeliyetinden kuşattığını bilirsiniz. 'Kader kanunu...' Ve daha nice kanunların kabulü bu itikadın arkasında gizlidir. Her yeni kanun kabulü insanı bu kanunlar karşısında sorumlu tutar. Ve bu kanunların tecelliyatından ümitli hale getirir. Fakat, hepsinin ötesinde, inandığınız kanunların sayısı/içeriği, algıladığınız gerçekliğin düzeyini de belirler.

Neye iman ettiğimiz Cenab-ı Hakkın katında neden bu kadar önemli arkadaşım? İnanmamıza çok muhtaç olduğu için mi? Hâşâ! Elbette hiçbirşeye muhtaç olmayan es-Samed bizim de hiçbirşeyimize muhtaç değil. O halde? O böyle birşeyi 'kendi ihtiyacından dolayı' değil, hakikatin hakkı bu olduğundan, cemali bu kemale teveccüh ettiğinden, rahmetinin şânı böyle iktiza ettiğinden ve dahi 'bizim ihtiyacımız bu bilmeye baktığından' dolayı istiyor. Yani, bize iman sorumluluğu yüklenmesi, öncelikle zayiye gitmememiz için. Çünkü zayiye gitmemiz, bir anlamda, bizdeki sanatının irade-i cüz'iyemiz tarafından heba edilmesidir.

Sanatının hebasından sakındırmak her sanatkârın hakkıdır. Cenab-ı Mevla da Sânîiyetinin gereği olarak bizden kulluk bekliyor. Sanatının hakkı olanı istiyor. Bu kulluğun hayat bulabilmesi için de kendi fizik algısına ihtiyacı var. O fizik algısının bizde inşa olabilmesi için de müstakim bir itikad lazım. Evet. Aynen. İtikad, neye inandığımız kadar, neye inanmadığımızın da belirleyicisidir. Bu ikisinin birleşmesinden fizik ortaya çıkar. Yeni bilimin yayılmasıyla irtidadın bu kadar artmasının bir sebebi de burada aranmalıdır. Yeni bilim, inananları farkında olmasalar da, onlara İslam'dakinden başka bir fizik algısı yüklemiştir. "Sadece laboratuvarda ispatlanabilen şeylere inanırım!" diyen bir insanın fizik algısına laboratuvara sığmayan hiçbirşey elbette sığamaz. Oraya doğru kaydıkça da kendi fizik algısından uzaklaşır. Mümkünler muhale dönüşür. Muhaller mümkün görünür. Metodoloji bir itikaddır. Modern bilimin bilgi üretirken kendisini hapsettiği bu itikadın yansımalarını ise kalplerimizde yaşarız.

Sözgelimi: Bir müslüman için canlılık Allah'ın el-Hayy isminin kaç şekilde tecelli edebileceğine dair kurabileceği hayaller kadar geniştir. Bediüzzaman Hazretlerinin hayallerinin gittiği yeri okuyalım mesela: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır..." Ancak canlılığın şartlarını biyoloji kitabından okuyan birisi için dünyada gördüğü/tanıdığı hayat cinslerinden başkası mümkün olamaz. Uzaya çıksa da onu arar. Atoma inse de ona iner. Nihayetinde ne orada ne ötekinde birşey bulamaz. Çünkü aradığına kapanmıştır. Aradığı şeye metodolojik kapanması diğer hayatların yanından geçse bile farketmemesine sebep olur. Piramidlerde bizimkisi gibi harflerle kurgulanmış bir yazı arayan kişi elbette okuyacak birşey bulamaz. Fakat resimle yazılabilecek bir yazıya uyanansa duvarları okuyabilecek hale gelir. Malum, antik Mısır'da yazı, hiyerogliftir. Ve hiyeroglif harflerden değil resimlerden oluşur.

Şimdi biraz da 12. Söz'ün nasihatini dinleyelim: "Feylesofun kitabı, yalnız harflerin nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder, mânâsına hiç ilişmez. Çünkü, o ecnebî adam, Arabî hattı okumayı hiç bilmez. Hattâ, o müzeyyen Kur'ân'ı, bilmiyor ki bir kitaptır ve mânâyı ifade eden yazıdır. Belki ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin, çendan Arabî bilmiyor, fakat çok iyi bir mühendistir, güzel bir tasvircidir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir. İşte o adam bu san'atlara göre eserini yazdı." Peki yanlış bir metodolojiye sıkışmayan ne yaptı? "Müslüman âlim ise, ona baktığı vakit anladı ki, o, Kitâb-ı Mübîndir, Kur'ân-ı Hakîmdir. İşte bu hakperest zat, ne tezyinat-ı zahirisine ehemmiyet verdi ve ne de hurufun nukuşuyla iştigal etti. Belki öyle birşeyle meşgul oldu ki, milyon mertebe öteki adamın iştigal ettiği meselelerinden daha âli, daha galî, daha lâtif, daha şerif, daha nâfi, daha cami'... Çünkü, nukuşun perdesi altında olan hakaik-ı kudsiyesinden ve envâr-ı esrarından bahsederek gayet güzel bir tefsir-i şerif yazdı."

İşte burada da tastamam 'iki farklı fizik algısı' var. (Çünkü fizik algımız aslında evreni okuyuş şeklimizdir.) Birisi derinlik. Diğeri yataylık. Yataylık da bir nevi derinliktir. Derinlik de bir tür yataylıktır. Lakin derinlikle yataylık aynı şeyler değildir. Aynı yere götürmezler. Birisi sizi "O şey neden var?" hususunda düşündürür. Diğeri "O şey var!" kabulünün peşinden sürükler. Eşya kendisi hakkında konuşmak için mi varedilmiştir peki? Yoksa kendisi dışında birşeye işaret etmek için mi vardır? Bu din-bilim ayrımının temel noktasıdır. Bugünün bilimi eşyayı bizzat kendisi için, yani mana-i ismi ile, okuyarak körleşmiştir. Bir gözü keskinleşirken diğer gözü kararmıştır. Deccalleşmiştir. Gerçi nefsine yarar şeyler verilmiştir eline bu tek gözün. O da o faydayı hakikat sanmıştır. Öyle ya. Boşlukta yönler birbirine karışır. Kendinizi, konumunuzu, mekanı, zamanı nisbet edecek başkalık bulamazsanız siz de kaybolursunuz. Bilinç nisbetlerini kaybettiğinde kaybolmaya başlar. Hafıza nisbetlerin saklanmasıdır. Unutkanlık nisbetlerin yitirilmesidir. Alzeimer hastalarının kayboluşu biraz da bundandır. Varlığa mana-i ismî ile kapanmak da, yani salt kendisi için bakmak da, bireyin giderek kaybolmasıyla neticelenmiştir. Dinin derinlikte verdiği nisbetler kaybolmuştur.

İtikadımız bize 'nisbetler dünyası' veriyor. Ne kadar şeye inanırsak o kadar şeyin varlığına sahip oluruz. O kadar şeyin nisbetine erişiriz. Kıyaslamakla ilim elde ederiz. Neye kıyaslarsak o türden bir ilmimiz olur. Sanatıyla kıyaslanan sanatıyla değerlenir. Maddesiyle kıyaslanan maddesiyle ölçülür. "İşte, öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yad etmekle ve o san'atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir. İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san'atıdır." Varlığına inanmadığımız şeyler de birer nisbet unsuru olarak dünyamızı/algımızı terkederler. Onlarla düşünmeyiz.

Hülasa: İlim illa 'seküler faydacılığa mahkum olmak' zorunda değildir. Ve bir de şu: Bilim de bilmenin tek şekli değildir. Boğulmayalım. Kapanmayalım. Dağı bildiğimde, dağın konumuma göre, konumumu da bilirim. Nehri bildiğimde, akış yönüne göre, yönümü de tayin ederim. Amentümüz bize böyle bir 'yasalar dünyası' sunuyor. Fiziksel varlıkların zamana/mekana yayılan, bizim de ancak akılla avlayabildiğimiz, asıl varlıkları kanundur. Varlığı kanunlar düzeyinde kavramak güvenlik alanı oluşturur. Oluşlara karşı bir emniyet sağlar. Bir tahmin edilebilirlik sunar. Tâlim-i Esma sırrının arkasında Tâlim-i Kanun da var. Âdem aleyhisselam isimleri bildiğinde o isimlerle ilgili kanunları da bilmiş olmadı mı? Varolduğu fizik âlemin yasalarını meleklerden daha güzel okumuş olmadı mı? Her isim bir sıfatın unvanıdır çünkü. Cenab-ı Hakkın er-Rahman ismi Rahmaniyet sıfatının teşhisidir mesela. Sıfatlar da zatın ayrılmaz özellikleridir. Allah hep o sıfatlara sahiptir. Her yaratışında o sıfatlarla bir yaratıştadır. O sıfatlara sahip olduğunu bildiğinizde yaratılanlara dair okumalarınız da genişler. Algınız açılır. Hayalleriniz, ona göre, açılır. Bu kalp genişliğinden bambaşka bir bilim çıkar. Bu bilim telefon üretmez belki. Ancak kişiyi kalbinden tâ Allah ile görüştürür. Allah ile görüşmek de az teknoloji değildir arkadaşım. Sana marifetini küçük gördürecek tekebbürlere boyun eğme.

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Fizikten fiziğe kürek değil tesbih çekilir

Bediüzzaman Hazretlerinin, İmam Birgivî rahimehullahın "et-Tarikatü'l-Muhammediyye" isimli eserine de bir iltifat olarak herhalde, 'Tarikat-ı Muhammediyyenin virdi' diye andığı kelimeleri düşünüyorum bu sıralar: 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber.' Ve bu mübareklerden herbirinin birçok şekilde eşya algımızdaki sapmalardan bizi koruduğunu tefekkür ediyorum. Yani bir nevi 'koruyucu hekimlik' yapıyorlar bize. Görüşümüzü yükseltiyorlar. 'Basar' fiziğinden 'basiret' fiziğine geçişimizi sağlıyorlar. Algımızı açıyorlar. Öyle ya: "Basar masnuatı görüp de basiret Sânii görmezse çok garip ve pek çirkin düşer..." Ne demek bu? Ona yavaşça geleceğiz. Almamız gereken bir yol var.

Mesnevî-i Nuriye'de, mürşidim, âdemiyetin imtihanının gün içinde farklı farklı dairelerde yaşandığını söyler. "Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünkü, hem nebatîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki olur."

Yani biz 'tekillik' gibi görünsek de aslında 'çokluğuz.' Vahdet ile kendimize bir isim versek de içimizde kesretin dolapları dönüyor. Bir değil birçok seviyede sınavlar yaşanıyor. Tek değil pekçok seviyede sualler soruluyor. Yek değil yekün seviyede açlıklar çekiliyor. Nefsin eli kısaysa da hayalin kolları uzundur. Midenin rahatı kolaysa da aklın rahatı zordur. Ve bütün bu daireler insana bakar. Demek, insan, ferd görünümünde cemaattir. Cümle latifeleri, duyuları, kuvveleri... ile namaz kılar.

Bazı yanları vardır. Sonunu düşünmez. Bazı yanları vardır. Sonsuzluğu düşlemeden rahat edemez. O yüzden de Fatiha'da yakarır Rabbine böyle: "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." Biz, biz. Akılla-kalple, kulakla-gözle, hisle-duyuyla, hücreyle-dokuyla... biz, biz.

Sözgelimi: Yaşarken, eğer kalpgözü açık bir Allah dostu değilsek, hayvanî-nebatî seviyede fizik algısıyla iz sürmekteyiz. Onların gördüğü kadar âlemi görmekteyiz. Hatta o hayvanlardan bazısının gözleri bizden daha keskin. Ve hatta bazısının kulakları bizden iyi işitiyor. Veya hatta bazısı bizden çok daha iyi koku alıyor. Fakat nihayetinde hepimiz dört boyutlu âleme sıkışmış vaziyetteyiz. Maddeden sınırlarımız var. 'Şiddet-i zuhurundan görülemeyen' hiçbirimize görünmüyor. Zâhiren görünmüyor. Ve yine zâhiri nazarda, oluşlar, deterministçe bir neden-sonuç okumasını haklı çıkarıyorlar.

Böylesi bir fizik algısında ciddi tehlikeler var. Çünkü, insanın fizik algısı, üç aşağı/beş yukarı onun itikadıdır. Eğer fiziği bundan ibaret görmeye devam edersek, Allah korusun, Hz. Ömer radyallahu anha atfedilen o hakikat tekrarlanır: İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadığı gibi inanmaya başlar. Bunun bahsimize uygun tercümesi şu şekildedir: İnandığı gibi görmeyen gördüğü gibi inanmaya başlar. İşte, bu körlükten kurtulmak çaremiz, insaniyet dairesinden hayvaniyetimize yaptığımız hatırlatmalardır: Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber. Ve kardeşleri sair elfaz-ı mübarekeler. Bismillahlar, La ilahe illallah'lar, La havle'ler... Hepsi fizik algımızı düzelten hocalardır.

İşte, A'râf sûresinin 203. ayetinde, kısa bir mealiyle buyrulduğu gibi: "Bütün bu Kur'ân Rabbinizden gelen basiretlerdir, gönül gözlerini açan, gerçekleri gösteren nurlardır."

Mesela: 'Allahu Ekber' bizim gözümüzü nasıl açar?

"Allahu Ekber'in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbirşey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür..."

Peki 'Elhamdülillah' bize nasıl nur tutar?

"Evet, her mü'min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüzelliden ziyade 'Elhamdülillâh, Elhamdülillâh' şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder."

'Subhanallah' denilince ne basiretler yaşanır?

"Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar."

Bütün bu nasihatler, hatırlatmalar, çağrışımlar esasında 'ikinci bir niyetle/şuurla' bizi 'birinci niyet/şuur' halinden kurtarmak mesabesindedir. Evet. Âdemoğlu dünyayı hayvanî/nebatî bir seviyede algılar. Bu algı kısırlığından dolayı bazı onu çirkin, kusurlu, eksik görür. Halbuki hakikat değil 'görüşü' eksiktir. Lakin, çok şükür, melekî yanları da vardır. Ve kendisine bahşedilmiş, vahyedilmiş, lütfedilmiş manaları zikretmekle, akletmekle, tefekkür etmekle dar daireden çıkar. Tekrar 'insaniyetin eşyayı algılama seviyesine' yükselir. Hiçbirşey göründüğü kadar değildir. Görünenden ötesi olduğunu bilir.

Bu tıpkı, sahnede, güya toprağa verilmek için tabuta konulmuş birisinin kendisine "Bu sadece bir oyun!" demesi gibidir. Eğer hakikat olduğunu düşünürse tepkileri farklılaşır. Belki kurtulmak için cinayet bile işler. Ancak sahnenin kurgusunu hatırladığında içindeki baskıdan kurtulur. Mü'min de 'Subhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Bismillah...' gibi bâkiyat-ı salihâtı tekrarla hayvanî/nebatî düzeydeki eşya algısının baskısından kurtulmuş olur. Hatta bunun bir dersi de şöyle geçer Risalelerde:

"İnsan maddî hayatında, her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve hergün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizatında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezâlik, insan, hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur'ân'da zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır: Hüvallah gibi. Çünkü ruh bununla nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte, hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen, Kur'ân tekrarlar yapıyor. Meselâ, Bismillâh, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden, kesret-i ihtiyaca binaen Kur'ân'da çok tekrar edilmiştir."

Hatırlamaya ihtiyacımız var. Hatırlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü hepimiz bir sahnedeyiz. Dünya bir oyun ve oyalanma yeri. Bu oyun ve oyalanmanın aklımızı başımızdan almaması için sahnede olduğumuzu hatırımızda tutmamız gerek. Dört boyuta sıkışmamalıyız. Yalnız basarımız kadar insan olmamalıyız. Gerçekliği onun algılayabildiği kadarına sınırlamamalıyız. Bundan çok daha fazlası var. İşte bu 'çok daha fazlasını hesaba katmak' basirettir. Ki bu 'çok daha fazlasını' unutmak gaflettir.

"Onlar ki gayba iman ederler!" buyuruyor Rabbimiz. Yani bu yanımızı övüyor. Evet, biz, gaybı hesaba katabilicileriz. Hayvan bunu yapamaz. Bitki bunu yapamaz. Çocuklar da oyunlarına kendilerini fazla kaptırırlarsa başlarına kötü şeyler getirebilirler. Gereksiz yere hırs gösterebilirler. Hatta küçük bir başarı için umulmaz riskler alabilirler. Biz çocuk olmayalım. Onların kalemi yazmıyor. Ancak bizimki yazmaktadır. O halde bu kelimelerde saklı ikincil niyetlerin gücüyle birincil körlüklerimizi öldürelim.

İşte onun formülü de şurada geçiyor arkadaşım:

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucub, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzat hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıtâ bulur. Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ, tevâzua niyet onu ifsad eder; tekebbüre niyet onu izâle eder; feraha niyet onu uçurur; gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ, kıyas et."

19 Ağustos 2026 Çarşamba

Mekke İttifakını Gazze'den izlemek

Mekke İttifakını olduğundan küçük görmek istemem. Fakat Mekke İttifakını olduğundan büyük görmek de istemem. Aleyhissalatuvesselam Efendimizin o duasını hatırlarım: "Allahım, bana, eşyanın hakikatini olduğu gibi göster." Hakikatiyle görülmeyende manipülasyon vardır çünkü. Aldanma vardır. Aldanmanın biraz arkasıysa illa inkisar-ı hayaldir. Kalp kırıklığıdır. Hüzündür. Acıdır. Onun da azıcık arkasında yeisi bulursunuz. Evet. Ümitsizlik özünde en yanlış ümitlerin çocuğudur. Kimse 'ümitsizlik hastalığıyla' doğmaz. Her çocuk fıtrat üzerinedir. İslamî ümit üzerinedir. Fakat inkisar-ı hayallerinin toplamı onu bu hastalığa düçar eder. O kadar çok yanlış/acele ümitler ederek dilini yakmıştır ki, 'dil'in bir manası da kalptir malum, artık yoğurdu üfleyerek de yiyemez. Yoğurdu yoğurt gibi göremez. Görse de gözünü inandıramaz. Tokluk hayalinden gayet yorulmuştur. Açlığını ümidine tercih eder.

Bilirim ki: "Evet, ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâmın sadası olacaktır!" Ve yine bilirim ki: "Yeis, ümmetlerin, milletlerin 'seretan' denilen en dehşetli bir hastalığıdır." Ancak yine bilirim ki: "Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz..." Bu sözlerin söylenmesinden yüzyıl geçmesine rağmen, Gazze üzerinden hâl-i İslam'a bakıp, şöyle teşhis ederim: Henüz müslümanların siyasası 'müstakil' bir irade kazanmamıştır. Hatta 'nim-müstakil' demek bile güçtür. Bediüzzaman Hazretlerinin bu hususta bir parça övdüğü Vehhabiler dahi artık o meziyetlere sahip değillerdir.

Buna mümasil ne Pakistan ne de Türkiye 'Amerika-Avrupa kontrolünden' çıkmış hüviyettedir. O halde müslümanlarda hâsıl olan ümidin kaynağı nice oluyor? Allahu a'lem, müslümanlar, düşlemekten yandıkları bir hayalin gerçekleşeceği hüsnüzannıyla Mekke İttifakına sarılıyorlar. Lakin Gazze kışının şiddetli ihtarını çabuk unutuyorlar. Eğer bu siyasetten bize bahar gelecek olsaydı bu kadar uzun zemherir yaşamazdık. "Herşeyin bir vakt-i muayyenesi var." Doğru. Fakat ümidin de öyle olmalı. Ümidin de oranı beklentilerin karşılanma miktarıyla bir gitmeli. Henüz ellerine birşey geçmemiş kapılara büyük umutlar bağlayanlar muhtemelen dolandırılıyorlar. 

 Erdoğan hakkında suizan sahibi değilim. Ancak onu gözümde abartıyor da değilim. Bu satranç tahtasında, taşlar bu şekildeyken, onun da hamleleri bu kadar olabiliyor. Hamiyeti vardır. İnanırım. Lakin o hamiyetin de sınırları var. Dünyada, onun da varlığını kabul ettiği, dengeler var. Siyasette, onun da çekilmişliğini kabullendiği, sınırlar var. Ve bu dengeler/sınırlar nedeniyle biz Gazze'ye müdahil olamadık. Yüzbinlerce insanın kadın-çocuk denilmeden katledilişini izledik. Halen de izliyoruz. Başını çevirmeyenler için film oynamaya devam ediyor. Onu izlediğimiz sürece ben büyük hayallerin adamı olamayacağım. "Bir tane sıdk bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat bir harman hayalâta müreccahtır." Şimdi, ben, Allah'tan yana değil ama, siyasetten yana umudum bitik bir kenarda yeisimle boğuşmaktayım. Ne zaman Gazze'de çiçekler açar, beni uyandırın, biraz umutlanayım.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Allah, Haccac'ın Rabbi de, Enver Paşa'nın Rabbi değil mi?

Babanzâde Ahmed Naim Efendi merhum, 'İslam Ahlakının Esasları' nâm eserinde, şöyle bir hakikati hatırlatıyor bizlere: "Geçmiş zamanda, yüksek ruhlu, terbiyeli olmakla tanınmış birisinin yanında, bir zât, zâlimliği ile meşhur Haccac-ı Zâlim'e, zulmünden dolayı sövmüş ve şu dersi almış: Ona sövmekte o kadar ileriye gitme. Zira Allah Teala, Haccac'a, malına, canına, ırzına tecavüz ettiği kimselerden dolayı cezâ vereceği gibi, Haccac'dan yana çıkarak, onun haysiyetine tecavüz edenlere de ceza verir..." Sayfanın devamında ekliyor: "Bu zâtın verdiği terbiye dersi şüphesiz aşağıdaki hadis-i şerifin bereketinin eseridir: Bir kul zulme uğrar. Derken zâlime o kadar söver ki, bu sövmesi zâlimin zulmüne denk gelmekle kalmaz, mazlûmun sövgüde aşırıya kaçmasından dolayı, zâlim ondan hak talep edecek duruma geçer. İşte bu fazla miktar için mazlûma da ceza verilir."

Evet. Aynen. Allah hepimizin Allah'ıdır. Sadece iyilerin değil kötülerin de Allah'ıdır. Sadece mazlumların değil zâlimlerin de Allah'ıdır. Böyle söyleyince garip geliyor ama hakikat böyledir. İnsanoğlu birisini kötü bildiği için hakkında bühtana varacak şekilde konuşur ha konuşur, fakat bilmez, o insan da Hüda'nın yanında 'hakkı savunulası' birisidir belki. Ve bu yüzden zulmüne uğradığı kişiden zâlimlikte daha ileriye geçer. Biraz da bu hikmetle herhalde, Aleyhissalatuvesselam Efendimiz, münafıklığın alâmetlerini sayarken şunu da zikretmiştir: "Düşmanlık yaptığında aşırı gider. (Haddini aşar. Adaleti, insafı, ölçüyü terkeder.)"

Şiileri dalalete sürükleyen, malum, Hz. Ali radyallahu anhın haklılığına inanmaları değildir. Ya? Ona muhalefet edenlere karşı husumette aşırıya gitmeleridir. Zira sünniler de ümmetin içinde vukû bulan Sıffin, Cemel vs. gibi hâdiselerde haklı olanın Hz. Ali radyallahu anh olduğunu söylerler. Fakat bunu karşılarındaki mübarekleri incitmeden yaparlar. Hz. Muaviye radyallahu anhın da hem 'Hz.'liğini hem de 'radyallahu anh'lığını belirtirler mesela. Yine Hz. Aişe radyallahu anha annemizin makamının âli olduğunu, Hakkın bizzat Kur'an'da onu teberri ettiğini, bilirler. İşte bu itidal ehl-i sünneti/sünnileri fırka-i nâciye yapmıştır.

Bediüzzaman Hazretlerinin tâbiriyle 'Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat onu ihtiyar etmiş'tir. Fakat, yazık, günümüzde uçların çok talibi var. Uçlar, yani, ifrat-tefrit. Öyle. Bugün özellikle tarih-siyaset ekseninde konuşurken insanlar çok çabuk aşırılık temayülü gösteriyorlar. Salih selefimizin gözettiği incenin incesi hassasiyetler pek kollanmıyor artık. Nitekim 'Abdülhamid Han' ekseninde dönen tartışmalarda bu durumu rahatlıkla teşhis edebiliyoruz. Bazıları hasbelkader ona muhalefet etmiş herkesi neredeyse, hâşâ, tekfir ediyorlar. Diğer bazılarıysa ona edilen muhalefetin şiddetine bakarak Abdülhamid Han'ı tekfire yelteniyorlar. Hayır. Asla. Yok. İkisine de mecbur değiliz. Abdülhamid Han'ın hakkını Abdülhamid Han'a, muhaliflerinin hakkını muhaliflere verebiliriz. Veya en azından şunu kabul edebiliriz: Her iki tarafın da hammaddesi insandır. İnsansa, nebiler hariç, hataya/günaha müsait yaratılmıştır. Yani Abdülhamid Han da gayet hata etmiş/edebilir bir mahiyettedir. Muhalifleri de gayet hata etmiş/edebilir bir yapıya sahiptir. Hal böyle olunca kimsenin tekfirine gerek yoktur. (En azından kendisinin tekfir edilmesine mücbir akidevî sapma göstermedikçe.) Daha da ileriye gidersek taraflardan birinin illa 'hain' olarak yaftalanması da gerekmez. (Eğer 'hain' denmesine seza bir artniyet sahibiyse o başkadır.)

Zamanımızda nasıl, İslamî camiada dahi, Erdoğan'ı savunanlar kadar eleştirenler varsa, o dönemde de, Abdülhamid Han'ı savunanlar-eleştirenler olmuştur. Bu münekkidlerin içinde, Mustafa Sabri Efendi merhum gibi, Elmalılı Hamdi Yazır merhum gibi, Bediüzzaman Hazretleri gibi değerli İslam âlimleri de bulunmaktadır. Elbette aralarında muhalefetlerinin şiddeti açısından farklar mevcuttur. Ancak bu muhalefetin ne 'kafirlikle' ne de 'hainlikle' ilişkisi yoktur. Bu insanlar hakkı yanlarında gördükleri için Abdülhamid Han'ı tenkid etmişlerdir. Ve, evet, birçok konuda haklı olduklarını da söylemek mümkündür. Bugün Erdoğan'ı eleştiren herkes haksız olmadığı gibi, onlar da eleştirilerinin hepsinde, her kelimesinde, her defa haksız değillerdir.

Eğer bir insan, Abdülhamid Han merhumu peygamber yerine koyup, yahut onu şiilerin inandığı şekilde 'masum imam' sayıp, onu eleştiren herkesi tekfire yelteniyorsa, dinine-vatanına hainlikle suçluyorsa, dikkat etmelidir, yazının başındaki ihtar bir parça da onadır. O insanlar, eğer Abdülhamid Han'a tenkidlerinde aşırıya gitmişlerse, elbette Abdülhamid Han'ın da Rabbi olan Âlemler Rabbi, Abdülhamid kulunun hakkını onlardan alacaktır. Yok, o insanların tenkidlerindeki aşırılıktan fazlası, bugün tarihe/siyasete bakan insanların ağzından sâdır oluyorsa, o zaman da Mevla Teala, bir Mustafa Sabri Efendinin Rabbi olarak, bir Elmalılı Hamdi Yazır'ın Rabbi olarak, bir Bediüzzaman Said Nursî'nin Rabbi olarak, o zevattan âlimlerinin haklarını soracaktır.

Ben pekâlâ Enver Paşa'yı da bu zümre içinde sayarım. Enver Paşa'nın imansız gittiğine delili olan var mıdır? Bilakis, hayatına şahit olan herkes, dindarlığına dikkat çeker. Hem zaten kanıyla da azminin altını imzalamıştır. Ruslarla çarpışırken şehid düşmüştür. Tamam. Hataları çoktur. Onun hataları nedeniyle Osmanlı büyük bedeller de ödemiştir. Fakat bu bedellerin sahipleri ile Enver Paşa arasındaki meseledir. O bedel sahiplerinin Rabbi, Enver Paşa'nın da Rabb-i Rahîmi olarak, dilerse onları birbirleriyle helalleştirir, dilerse azabına uğratır. Şânı nasıl dilerse öyle eyler. Ancak Enver Paşa hakkında ağır sözler söyleyenler şunu düşünsünler: Rabbü'l-Âlemîn Enver Paşa'nın da Rabbidir. Enver Paşa'ysa zalimlikte Haccac'dan daha ileriye gitmemiştir.

Haccac'a 'kâfir' değil 'zâlim' dedirten İslamî hassasiyet Enver Paşa'ya karşı da gösterilmelidir. Anakronik okumalarla insanlar 'hain' ilan edilemez. Sözgelimi: Hamas'ın 7 Ekim hamlesinin sonucunda Gazze'nin yaşadığı yıkım, o aslan gibi yiğitleri, "Gazze'nin felaketine sebep olan hainler falanlar filanlar..." diye suçlamayı haklı kılamaz. Hâşâ. Komutanlar hayalleriyle birşey dener. Bazen Mevla Teala muradlarını onlara verir. Bazen de başka şekillerde gerçekleşir sonuç. "Ameller niyetlere göredir!" hükmü en çok burada lazımdır bize. Onların niyeti Gazze'ye hainlik etmek değildir ki hainlikle suçlansınlar. Sonuç umdukları gibi olmamıştır. Onun garantisi de ellerinde değildir. İslam tarihinde bütün savaşların galibiyetle sonuçlandığını mı sanıyoruz?

Hülasa: Ben, istikamet için, Haccac'ın hukuku kadar/önce Enver Paşa'nın hukukunu savunurum. Yakın tarihe bakarken en azından dindar şahsiyetler hakkında ileri-geri konuşmamak gerektiğini düşünürüm. Bu dünyanın ötekisi de var. Mizan var. Sırat var. Hak var. Âdil-i Mutlak olan Allah var. Ondan adalet umuyorsak biz de âdil olmalıyız. Ondan rahmet umuyorsak biz de merhamet etmeliyiz. Ömer b. Abdülaziz rahimehullahın sahabe arasındaki savaşlar hakkında söylediği şu söz, yakın tarihe bakarken de kulaklarımıza küpe olmalıdır: "Allah, onların kanlarına ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmayalım."

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Halamın bıyığı olsa amcamdan evrim geçirdiğini söyleyebilir miydik?

6 Ağustos'ta, evrimciliğin bir dogmasını sorgulayan, şöyle bir paylaşım yaptım facete:

"Genlerin benzerliği mutlaka akrabalık anlamına gelmez. Sözgelimi: Biyolojik yaşamın ortak şartlarını karşılayan genler benzer olabilir pekâlâ. (Çünkü hepimiz biyolojik varlıklarız.) Bu benzerlikler bir mürekkeb balığıyla, böcekle, bakteriyle dahi aramızda benzerlik olduğunu söyleyebilir. (Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Aynı şartlarda yaşıyoruz. Aynı ihtiyaçlarla yaşıyoruz.) Ancak bu evrim sonucunda birbirimizden oluştuğumuzu söylemeyi zorunlu kılmaz. Bizi, aynı koşullara göre, aynı biyolojiyle, aynı Allah'ın yarattığını gösterir. Şöyle bir temsille mevzuu basitleştirmek istiyorum: Mercedes'in birçok modeli var. Bu modellerin bazı yapıları da illa birbirine benzerdir. Ancak bu durum mezkûr arabaların birbirinden evrim geçirerek oluştuğunu göstermez. (Böyle bir zorunluluk sözkonusu değildir.) Tasarımcılarının, tasarlandıkları koşulların veya amaçlarının aynı/yakın olduğunu gösterir. Malum: Tekerlekli olan herşey birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Motorlu olan herşey de birbirinden evrimle oluşmak zorunda değildir. Benzerlik evrimi zorunlu kılmaz."

Bu paylaşımım üzerine O.D. Bey de şöyle bir itirazda bulundu:

"Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir. Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır.

Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur.

Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."

Ben de bu itirazı, elbette küçük lokmalara ayırarak, şöyle cevaplamaya çalıştım:

1) "Bu benzetmede haklılık payı olsa da insanlarda genetik benzerlik ne kadar çoksa akraba olma ihtimali de o kadar fazladır. Buradan yola çıkıldığında canlı türleri arasındaki genetik benzerlik, türler arasındaki akrabalığa delalet edebilir..."

O.D. Bey'in bu 'edebilir'ine şöyle bir itirazım var: Aslında bu 'edebilir'in 'metodolojik bir sıkışmadan kaynaklandığını' düşünüyorum. Nasıl? Yine temsille açmayı deneyeceğim: Yaşadığım apartmanda yalnızca Ayşe teyzenin şekeri olsa, komşulardan birisi de birgün pasta yapsa, ben "Ayşe teyzeden başkasının şekeri yoktu!" kabulümden dolayı derim ki: "Bu şeker ancak Ayşe teyzeden gelmiştir." Bakınız, hakikatte böyle bir zaruret yoktur, ancak önkabullerim nedeniyle böyle bir zaruret doğduğunu düşünürüm. Fakat Ayşe teyzeden başka, sözgelimi marketlerde vs., şeker olabileceğini/olduğunu kabul ettiğim anda, mevzuun rengi değişir. 'Ayşe teyzeden alma' zarureti ortadan kalkar. Pekala bu şeker artık birçok yerden 'gelebilir' olur.

İşte, ben, evrimcilerin de böyle bir kapana kısıldıklarını düşünüyorum. Neden? Çünkü insanlar. Ve insan olmaları hasebiyle yaratılışın başka şekline şahit olmuş değiller. Yapabiliyor da değiller. Kısıtlılar. Ama bu kısıt kendi kısıtları. Allah'ın kısıtı değil. O yüzden gördükleri her benzerliği bildikleri tek şekle yoruyorlar. Bu bir 'metodolojik sıkışma'dır. Allah'ın nihayetsiz ilmine, kudretine, iradesine iman etmiş birisi için (veya hayalgücünün imkanı geniş birisi için) böyle bir zarurete iman etmek gerekmez. Öncüller itibariyle bu zorunluluk ona yoktur.

Bediüzzaman Hazretlerinin şu temsili de aynı 'metodolojik sıkışmaya' işaret eder. Evet. "Sarayı illa saray içindekilerle açıklayacağım!" diye şartlanırsanız böyle hamâkâtler yaşayabilirsiniz:

"Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, 'Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır...' diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar gördüğünden, 'İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş...' diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş."

Biraz bilimkurgu yapalım: İleride 'genetik hırsızlık' diye bir hırsızlık şekli oluştuğunu düşünelim. Meşhurların genleri kopyalanıyor ve insanlar çocuklarının o meşhurlara benzemesini biyolojik aygıtlarla sağlayabiliyorlar. Saçıyla, kaşıyla, gözüyle oynayabiliyorlar. Genlerini değiştirebiliyorlar. Böyle bir benzerlik vukua gelse, genetik benzerlik sözkonusu olsa, bu yine de 'organik anlamda' akrabalık ifade etmez. O.D. Bey'in yanlış okuduğu şey budur. Bir koyundan klonlanmış başka bir koyun, evet, genetik olarak ötekinin aynıdır. Ama ondan evrimle oluşmamıştır. Tasarımcı müdahalesi vardır. Fail genleri değiştirebilme kudretine ulaştığı anda metodolojik sıkışmamızın bir anlamı kalmaz. (Sarayı yapanı sarayın içinde aramak zorunda değiliz.) Zaruret olmaktan çıkar. Topraktan Âdem'i (a.s.) yarattığını belirten bir yaratıcının böyle bir zarureti asla yoktur. İstediği şekilde yaratır. Dolayısıyla evrimcilerin 'zorunluluk' olarak lanse ettikleri türden türe geçişin, en azından müslümanlar için, esma/sıfat penceresinden, hiçbir zorunluluğu yoktur. Allah dilediği gibi eyler.

2) "Evrim teorisine göre bir tür doğrudan başka bir türden türememiştir; durum, bir anne babadan nesillerin ayrışarak çoğalmasına benzer. Yani kuzenler nasıl birbirisinden türemiyorsa, insanlar da günümüzdeki maymunlardan türememiştir; yalnızca ortak bir atadan geldikleri ifade edilir. Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır."

Burada da O.D. Bey'e itirazım şöyle şekilleniyor: Bence evrimcilik sıkıştıkça başka bir söyleme geçiyor. Hangi şekliyle 'olmazlığı' gösterilirse, başka bir şekil kurgulayarak, oradan mücadeleye devam ediyor. Kendileri yaratılışçılığa 'boşluklar teorisi' deseler de asıl bence evrim boşluklara kaya kaya hayata tutunuyor. Yağmur ne yandan yağarsa tarlayı oraya çekiyor yani. O yüzden maymundan gelme söylemi artık matah birşey değil. 'Ortak ata' daha kullanışlı. Fakat onda da sorunlar var. Evet. Stefano Manguso'nun Bitki Zekası isimli eserini okuyanlar bilirler: Kendisi de evrimci olduğu halde, mevcut evrim açıklamalarının hiçbirinin, bitki hücresi ile hayvan hücresi arasındaki geçişi açıklamaya yetmediğini söyler. Çünkü tek hücrelilere inildiğinde bitki hücresi hayvan hücresinden daha üst bir yapı gösterir. Hayvan hücresinde olmayan klorofil bitki hücresinde vardır. Evrim tersinemeyeceğine göre de, bu da evrimcilerin zarureti bilinmez bir dogmasıdır, bitki hücresi fotosentez yapmayı bırakıp havyan hücresine dönüşemez. Her neyse... Sıkıntı çok yani. Geleyim asıl meseleye:

Bu teoriler ne kadar değişirse değişsin, yani tarla ne kadar yer değiştirirse değişsin, temel bazı çıkmazlar yer değiştirmiyor. Mesela: Türden türe geçişin ilk önceleri 'sıçrama şeklinde olduğunu' söyleyen evrimciler, bu sıçramayı bağlayacak hakikat bulamayınca, 'mikro evrim söylemi'ne geçtiler. (Fantastik sinema severler X-Man serisinin 'Son Direniş' filminin girişinde bu 'sıçrama teorisinin' savunulduğunu hatırlayacaklar.) Fakat evrimin 'zıplamaları' onu kurtarmıyor. Bu 'şekil değiştirmeler' yine de "Türden türe nasıl geçildi?" sorusunun cevabını vermeyi gerektiriyor. Zira asıl sıkıntı burada. O yüzden evrimcilerin 'öyle diyorlar, böyle diyorlar' beyanlarını takip etmek yerine, en dipteki, "Esasında neyi savunuyorlar?" kısmına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Buraya bakılırsa üstteki köpüğün değişikliğinin kahvenin tadını pek yerinden oynatmadığı görülecek. Ne kadar geniş bir zamana atıf yaparlarsa yapsınlar, aramıza ne kadar kuzen sokarlarsa soksunlar, yine de 'türden türe geçiş' mevzuu temel bir problem olarak ortada kalacak. Yayılmakla bu handikaptan kurtulunmuş olunmayacak.

Benim paylaşımımdaki itirazımın esası ise şudur: Aynı koşullarda yaşamanın gerektirdiği benzerliklere bakılarak 'türden türe geçildiği' iddiasını delillendirmek bâtıldır. Evet. En temelde söylemek istediğim şey buydu. Yok maymundan gelmiş, tavşandan gelmiş, kediden gelmiş, sûreti bilinmez ortak bir atadan gelmiş, bunlar işin süprüntüsüdür bana göre. Biz, bizim gibi bir yanıyla biyolojik olan hayvanlara, bitkilere vs. elbette benziyoruz. Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz. Bu gezegenin yaşam koşulları aynı. Üzerinde durduğu fizik, kimya, biyoloji aynı. (Allah'ın isimleri/sıfatları aynı.) Eğer bu yaşam koşullarında biyolojik birer varlık olarak varolacaksanız, herhalde karbüratörünüz olmaz, ciğerleriniz olur. Veya ciğere benzer 'atmosferi kullanabilir' organlarınız olur. Tekeriniz olmaz da ayağınız olur. Bunların genetiği de aynı olur. Çünkü genetik de biyolojinin yazılımı gibidir. Bazı uygulamalarda tasarımcılar 'temel noktaları' aynı kodlarla yapabilirler. Yapıyorlar da zaten. Yoksa beraber çalışmazlar. Ancak bunu 'organik anlamda' türeme şeklinde düşünmeyiz ve tecrübe de böyle değildir.

"Verilen misale dönersek; otomobil modelleri birbirinden doğmamıştır ancak tüm otomobillerin ilk fikri/atası ortaktır..." cümlesine gelirsek. İşte, tam burada, evrimcilerde alışık olduğumuz, fakat O.D. Bey'e yakıştıramadığım bir kaydırma yapılıyor. 'Fikir ortaklığı' ile 'türden türe geçiş' aynı şeyler midir? Fikir ortaklığı ile 'türden türe geçiş' delillendirilebilir mi? Evrimciler bu tarz şarlatanlıkları çok yapıyorlar. Türden türe geçiş, tasarımcı esinlenmesi değil, organik bir geçişin ifadesidir. Tasarımcı esinlenmesi türden türe geçişi açıklamaz. Sözgelimi: Kia'nın lüks bir modelini tasarlayan kişi, eskiden Mercedes'te çalıştığı için, tasarımını oradan esinlenebilir. Fakat bu 'fikir atası' sahada 'organik geçiş'i ne zorunlu kılar ne de ona bir işaret eder.

Bir yazar birkaç yazıyı 'aynı serinin parçaları olarak' düşünebilir. (Tıpkı benim bu yazının parçalarını birbirinin ardından yazmam gibi.) Ancak bu herbir yazının bir diğerinden geldiğini, yine altını çiziyorum, 'organik anlamda' söyler mi? Hayır. (Benim her paragrafım müstakildir. Ötekinin evrimi değildir.) Tasarımcının bütünü bilir, görür, işitir, yapar olduğunu söyler en fazla. O yüzden biz bu tür benzerliklere 'Vahdet Sikkesi' gözüyle bakarız. Hepsini yaratan Allah'ın bir olduğunu söyleriz. Aralarında sıçrama/geçiş olduğunu iddia etmeyiz. Böyle bir zaruretin, cevabın ilk parçasında da belirttim, müslüman için anlamı yoktur. Mantığı doğru çalışanlar için de böyle bir zaruret tanımlı değildir. Nitekim, Allah, dilerse cinlerde ve insanlarda olduğu gibi, aralarında genetik bağ kuramayacağımız farklı 'biyolojilerle/fiziklerle' de yaratıcılık sergileyebilir. 'İmtihan fikrinin ortak olması' cinlerin insanlardan, insanların cinlerden gelmesini zaruri kılmaz. Zira hammaddeye kadar farklılık vardır. Yine 'ibadet' ortak paydası da bizi meleklerle bir evrim ilişkisine girmek zorunda bırakmaz. Onlar bambaşka canlılardır.

Bediüzzaman Hazretleri bir yerde yine şöyle der: "Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi'l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır."

3) "Bana göre bir iddiaya cevap vermek için o iddiayı, iddia edenden daha iyi anlamak ve ileri sürülen delilleri çok iyi bilmek gerekir. Aksi takdirde konuyu sadece kendi iddiamız üzerinden yürütmek ve onun haklılığını savunmak daha doğru bir yaklaşımdır. Evrim teorisinin yanlışlığını ispat edebilmek için biyolojiyi ve biyolojinin evrimle ilgili alanlarını çok iyi bilmek gerekir. Evrim teorisi dendiğinde, 'insanın maymundan türediği' söyleminden başka bir şey bilmeden teoriye karşı delil getirmeye çalışmak en büyük hatayı doğurur."

O.D. Bey'in kalbini kırmak istemem ama ben itirazının bu kısmında yaptığı şeye 'evrimci üstenciliği' diyorum. Evrimciler, daha lise çağında olanları bile, karşılarındakine "Aslında evrimi bilmez, biyolojiyi anlamaz, bilimi tanımaz..." muamelesi çekiyorlar? Neden? Çünkü evrim onlar için 'Allah birdir' demek mesabesinde bir hakikattir. Bilmeyen de bilimin zındığıdır. Kâfiridir. Mürteddir. Evet. Mübarek Kasım Takım Hoca gibi doçent derecesinde biyoloğa dahi bu muamele yapılıyor. Adam biyolojinin uzmanlık alanı olduğunu bacak kadar gençlere anlatamıyor. Onlar sanıyor ki: Yalnız evrimi savunanlar mantıktan anlar, biyolojiyi bilir, bilimi tanır, sözü geçer...

Niye böyle olsun efendim? Biz kitap okumuyor muyuz? O kitaplar 'biz anlayalım diye de' yazılmıyor mu? Bendeniz de evrim konusunda epeyce okuma yapmış birisiyim. Tamam. Mektepli değilim. Alaylıyım. Ama 'evrimci üstenciliğine' her şekilde karşı çıkarım. Hatta buna 'bilimsellik despotizmi' de diyenler var. Üstten konuşarak karşı tarafı bastırmak içeriyor. Halbuki, evrimin meseleleri, en azından mantık/felsefe açısından ortak meselelerdir. Onları da mı tanımıyoruz yahu? İlla Sience'da makale mi yayınlamış olmak lazım bunlar için?

Maymun-ortak ata meselesine yukarıda cevap vermiştim. Bence temel sorunları değiştiren bir yanı yoktur. Ben de şunu sormak isterim bu vesileyle: Evrim hakkında sadece evrimciler konuşacaksa, evrimin doğru olup-olmadığı, bulguların çarpıtılıp-çarpıtılmadığı, nasıl sınanacak? Eğer, Pastör, 'Kuğu Boyunlu Şişe Deneyi'ni yapıp materyalistlerin deneylerini tenkid etmese, sigaya çekmese, canlılığın tesadüfen oluştuğu fikri nasıl berhava edilebilirdi? John Lukacs, Modern Çağın Sonu'nda, bu tehlikeye dikkat çeker. Sadece evrimcilerin oturup konuştuğu bir evrim 'ideolojik adanmışlıkla' yaralı olmayacak mıdır? O deneyler, iddialar, makaleler karşıt görüş sahiplerince sınanmayacaksa yapılan bilim midir, yoksa seküler din midir, düşünmeli!

4) "Bana göre Kur’an’da Allah’ın yaratılışla ilgili buyurduklarından hakiki murat ne ise ben ona iman ederim. İnsanların hiçbiri müteşabih olan ayetlerde 'murad-ı ilahi kesinlikle budur' diyemez. Doğrudan doğruya Allah’ın varlık ve birliğine temas etmeyen meselelerde katı hükümler verilmemesi taraftarıyım."

Buna da şöyle bir itiraz edebilirim: İnsanın yaratılışı özelinde ayetlerin müteşabih olmak gibi bir durumu yoktur. İnsanın yaratılışı Kur'an'da teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. Evrime, ortak ataya, Hz. Âdem'in (a.s.) babasına vs. hiçbir âtıf olmadığı gibi, aksini söyleyen de çok delil vardır. Hadisler de hakeza... (Bu konuda Ebubekir Sifil Hoca'nın güzel bir youtube dersi olduğunu hatırlıyorum. İnsan özelinde evrimi Kur'an'a kabullendirmenin mümkün olmadığını, bir evrimci olmasına rağmen, Enis Doko da söyler. Hatta bazı 'müslüman evrimciler' bu nedenle insanın hilkatini evrim sürecinden ayrı düşünmeyi teklif ediyorlar.) Bu hususta Kur'an'ın canına okuyan, kanırta kanırta evrim çıkarmaya çalışan, aslında evrimcilerdir. (Melikşah Sezen Hoca'nın evrime itirazlarını derlediği Eşref-i Mahlukatı Anlamak kitabı da mutlaka okunmalıdır.) Yani bizim kimseyi bir yere ittiğimiz yok. İtilen biziz. O itmeye karşı mücadele ediyoruz. "Bu dayatmayı kabule mecbur değiliz!" diyoruz.

Gelelim murad-ı ilahî meselesine. Bu hususta da O.D. Bey kadar serbest bulmuyorum kendimi. Çünkü itikadî bir ekole mensubum. Ehl-i Sünnet olmanın eşya/hakikat algısında bana yüklediği sorumluluklar var. "Herşey her anlama gelirse aslında hiçbir anlama gelmiyordur!" derler. Sünnilikte delil olarak Kur'an var ama yalnız Kur'an yok ki. Hadis var, kıyas var, icma var. Bunlarla da kendimi bağlı hissederim. Elbette kendisinin bazı konularda taraftar olmamak hakkı var. İmtihan bunun üzerine dönüyor. Ancak taraftarlık olmadan iman olmaz. Ben de evrim diye birşeyin olmadığına söylesem acaba şer'an bana ne ceza iktiza eder? Etmez sanırım. Vesselam.

Bu güzel tefekkür imkanını bana verdiği için O.D. Bey'e teşekkür ederim. Elhamdülillah. Böylece bu makale de vücuda getirilmiş oldu. Dilimizi hidayeti üzerine konuşturan Allah'a sonsuz şükürler olsun.

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Kevser'i kaybedenler deniz suyuyla da ebterlikten kurtulabilir mi?

Yaratıcı Öfke'nin 53. sayfasında, Ekrem Tahir, şöyle bir alıntı yapıyor Hegel'den: "Hayatta vahdetin kudreti kaybolursa, münferitlik kazanırsa, o zaman felsefeye ihtiyaç vardır." Sayfanın devamındaysa böyle yakınıyor Ekrem Tahir gelinen noktadan: "Bugün canım ülkem tam da Hegel'in dediği duruma getirildi."

Ona göre kendi milletine emperyal değerler uğruna saldıran 'içteki Batının yeniçerileri' bu münferitliğin neticesiydiler. "Bizler hâlen kendisinden başka hiçbir medeniyete/millete hayat hakkı tanımayan barbar Batının arkasından pupa yelken gidiyoruz!" Benim bu teşhiste dikkatimi daha çok çekense 'marazın başlangıcı' olarak işaret edilen yer: 'Vahdetin kudretinin kaybolması' veya 'münferitliğin kazanması.' Müellif, düşünsel sapmaların bidayeti olarak, müslümanın 'kendi anlam bütünlüğünü yitirmesini' gösteriyor. Bu kopuş gerçekleştikten sonra ferdîyetçilik de kuvvet buluyor. Ve fertler, ait oldukları cemiyetten başka olarak, kendilerine yeni anlam dünyaları arıyorlar, buluyorlar, bağlanıyorlar veya belki üretiyorlar. Tıpkı ağacından kopmuş bir tohumun toprakta kendine yeni bir intisab arayışı gibi. Ve oradan 'felsefe ihtiyacı' doğuyor. Zira anlamsız yaşanamaz. Vahdetin küllî anlamı yitirilmişse, insan, düştüğü çukurda cüzîsini inşa etmelidir. (Veya inşa etmeye aç/açık hâle gelmiştir-getirilmiştir.)

Hani, Hac sûresinin 31. ayetinde, kısa bir mealiyle buyruluyor: "Allah'a ortak koşan kimse gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer." Subhanallah. Kendi özbir anlam dünyasıyla bağını koparan müslümanın hali de ayetin tarif ettiği gibi değil midir? Yani yetim hissediyor. Güçsüz hissediyor. Saldırıda hissediyor. Travmasıyla mücadele için de, tekrar ağacına dönmek yerine, parçasından sahte bir bütün kurgulama mesaisine girişiyor. Mesnevî-i Nuriye'de isabetle bildirildiği şekilde, yaraları/hastalığı, onu felsefeyle meşguliyete zorluyor: "Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Öyleyse aklî ilimlerle meşguliyeti kaybettiği anlamı bulabilmek için. Yahut içinden dışına kaçabilmek için. Gaflet için. Kaybettiği anlam da emraz-ı kalbiyesi. Felsefe içtiği deniz suyu. Söndürmüyor. Çünkü aslında aradığı o değil. O sorularının 'doğru cevabı' değil. Boşluğunu doldurmayacak. "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." Kalbindeki karadeliği doldurmaya bir nihayetsizlik gerek. "Ben, yerlere ve göklere sığmam, mü'min kulumun kalbine sığarım!" sırrının sahibi gerek. Nihayetsiz bir kudret, kemal, rahmet, cemal, kerem, ilim, kelam vs. sahibi gerek. İşte, o nihayetsizliği, kemal manada İslam'dan başkasında bulamaz. Seraplar yanık dudakları kandıramaz. Bulamadıkça arar. Buldukça yine arar. Zira deniz suyunun susuzluğa şifası yoktur. Aksine arttırır. Yakar. Yandırır. Buradan mürşidimin bahsettiği kısırdöngüye varır yolumuz: "Demek mânevî olan hastalıklar, insanları, aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur."

Ene Risalesi'nin kapısını çalalım bir de: "İşte, bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış iki şecere-i azîme hükmünde; biri silsile-i nübüvvet ve diyanet, diğeri silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişlerse, bütün hayır ve nur silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler felsefe silsilesinin etrafına cem olmuştur..." Neden böyle olmuştur? Çünkü felsefe parçanın 'parçasına göre' bütünlük arayışıdır. Diyanet ise 'Bütünün Sahibinin' parçalara 'Bütün nice birşeydir?' öğretmesidir. Birisi hodbindir. Diğeri Hüdabindir.

Elbette Bütünün Sahibi aynı zamanda anlamın da sahibidir. Çünkü anlam daima bütüne bakan birşeydir. Bir kitabın konusu tamamını okumakla kuşatılır ancak. Yalnız bir sayfasını okumakla değil. Evet. Manzaranın tamamına ne kadar hâkimseniz anlamın da o kadarına hâkim olursunuz. Yok, nokta-i nazarınız parçanızdan ibaretse, geçmiş olsun, o zaman Mevlana Hazretlerinin 'fili tarif eden körler' meselinde olduğu gibi, yahut Bediüzzaman'ın 'defineyi tarif eden gavvaslar' temsilinde olduğu gibi, ancak kuşatabildiğiniz kısma 'hakikat' dersiniz. Halbuki her gerçek hakikat olamaz. Hakikat bütünde gözükendir. Parçaların ise farklı gerçeklikleri olabilir. Aslında yerinden hiç kıpırdamayan bir dağ, sizin istikametinize göre, bazen sağa bazen de sola geçer.

Hülasa: Bizi 'izm'lere boğduran 'nübüvvet izini' kaybetmekten başkası değildir. İdeolojilerin deli gömleğini giyinmek Hırka-i Şerif'i soyunmanın sonucudur. Üşüyen bedenler illa mintan ararlar çünkü. Ne diyor mürşidim bu sadedde: "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor."

Sivrisinekler nasıl miracın delili olur?

"Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle, misal vermekten çekinmez."   (Bakara sûresi, 26) Hepimizin tecrübe ettiği birşe...