6 Mayıs 2026 Çarşamba
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
'Münafık' bahsine geri döneyim. Ben bu münafıklığı itikadî anlamda 'bir tekfir ifadesi olarak' kullanmadım. "Bu insanların bir kısmı siyaseten münafık oldular..." demek istedim. Sözgelimi: Dedelerinden itibaren solcu gelenek içinde radikal pozisyonlar almış ailelerin yeni nesilleri AK Parti'ye yerleşmeyi başladı. Neden? Çünkü iktidarın uzunluğu nedeniyle muhalefet kalarak 'kazançlı çıkmak' mümkün görünmüyordu. Devlet pastasından pay almak istiyorsanız, 24 yıldır devlet olan, belki de daha yıllarca da olmaya devam edecek, bir hükümete düşmanlık edemezsiniz. Bir şekilde sisteme adapte olmanız gerekir.
Zurnanın 'zort' dediği yer de burası! Bu insanlar AK Parti'ye yerleşirken, hatta hiyerarşisinde yükselirken, kendi ideolojilerini de AK Parti'ye taşıyorlar. Ve biraz da bu sebeple, AK Parti, CHP tecrübesinin tekrarını yaşıyor. Halkın hassasiyetlerinden uzaklaşıyor. "Bütün konularda hep böyle oluyor!" demiyorum. Çünkü halay misali ileri-geri adımlar var. Ancak, mesela, 'başıboş köpek sorunu' gibi mevzularda arıza epeyce ayyuka çıkıyor. Halkın, en azından AK Parti'ye oy veren halkın, sağ seçmenin, bu sorun karşısındaki tavrı belli. Medyadan, sosyalmedyadan, sokaktan bu nabzı tutabilmek mümkün. Ancak yine de ses yukarılara çıkmıyor gibi duruyor. Bunun sebebi de, işte, 'pekmezin sinek çekmesi' tabir ettiğim sıkıntıdır. Devletin elinde dünya imkanları vardır. Dünya imkanları da faydalanmak isteyen herkesi çeker. Gerekirse bunun için kurtlar koyun postu da giyerler. Sürüde koyun sayısının arttığını sanan çobansa, bu garip artışın ileride yaşatacağı sorunlara uyanık olmazsa, sevinçle gerinir ha gerinir. "Tüm Türkiye'yi kucaklıyorum!" sanır. Halbuki kurt ile kuzu beraber kucaklanmaz.
AK Partililer ile 'AK Patililer'in savaşı da bu cephede başlıyor. AK Parti hiyerarşisinde, bir şekilde, yüksek konumları elde edenlerin bir kısmının yaşam standartları 'başıboş köpek sorunuyla' asla yüzleşmeyecekleri kadar yüksek olduğu gibi, itikaden de ehl-i sünnet fıkhının, dört mezhebin, sünniliğin hassasiyetlerine sahip değiller. Bir köpeğin kendisine yaklaşması, alışveriş yaptığı markette gezmesi, bindiği otobüste dolaşması vs. Hanefî veya Şafiî bir müslümana neler hissettirir anlamıyorlar. Zaten pek de umursamıyorlar. Hatta, en azından kendi seküler mizanlarında ağırlıklı bir yer tutması gereken, tıbbın 'tehlikeli' dediği şeyleri bile esgeçiyorlar, takmıyorlar. Bu 'esgeçişin' en popüler argümanı ise 'şefkat'tir.
Evet. Halk arasında 'itperest' tabir edilen insanların köpekleri müslüman hayatına sokmaya çalışmalarının ardındaki en masum gerekçenin 'şefkat' olduğunu işitiyoruz. En azından zâhirde bize öyleymiş gibi aktarıyorlar. Ve köpeklerin itlafını teklif etmeyi de merhametsizlik olarak lanse ediyorlar. Halbuki, herhangi bir salgında, mesela kuş gribinde, itlaf edilmiş binlerce kanatlı hayvan veya delidana hastalığı sırasında öldürülen yine binlerce büyükbaş hayvanların sayısı gözlerine görünmüyor. Yerken-içerken de, öldürülen hayvanların sofralarına gelmeleriyle, savaşta değiller. Sadece köpek, evet, köpek 'hayvanperestçe bir kutsallaştırmayla' müslüman Türkiyelilerin gündelik yaşamına dayatılıyor. Peki müslümanlar hayvanlara karşı merhametsiz mi? Dört mezhep fıkhımız bize 'hayvanlara karşı şefkatsiz olmayı' mı emrediyor? Elbette böyle değil. Fıkhımız bize bir denge veriyor. Bu denge ise, Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu Lahikası'ndaki 46. mektupta dikkatlerimizi çektiği, şu mizandır:
"Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir."
Mektubunun devamında, mürşidim, bu 'merhamet gibi görünen merhametsizliği' biraz daha vuzuha kavuşturuyor:
"Mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. (...) O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor."
Köpekler, değil masum hayvanları, artık çoluk-çocuğumuzu bile parçalıyor da, yine feryadımız yukarılara ulaşmıyor. Çünkü şefkatleri mizanını şaşırmış. Rahmet-i İlahîyenin derecesini aştığı gibi Rahmetenli'l-Âlemîn aleyhissalatuvesselamın mertebe-i şefkatinden da taşıyor. Dört mezhep fıkhının, ehl-i sünnet hocalarının, Hanefîliğin-Şafiîliğin hükümlerine razı olmuyor. Hatta, en çok kapısında beklediği sevgilisinin, Avrupa'nın-Amerika'nın yasalarını bile uygulayamıyor. Onlar kadar bile işleri sıkı tutamıyor. Ya? Ya'sı yine Üstadımın sözlerinde: "Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir." Bizim uğraştığımız bu 'köpek düşkünlüğü' belası da 'bir maraz-ı ruhî' ve 'bir sakam-ı kalbî'dir. Hastalıktır. Ve öyle bir hastalıktır ki 'dalâlete ve ilhada da sirayet eder...'
AK Partinin sıradan seçmeni 'AK Patili seçkinleri' bu marazın/sakamın tesirinden kurtarmaya çalışıyor. Sağı sünniliğe çağırıyor. Acaba sesleri kulaklarına erişecek mi? Kimbilir. Erişirse AK Parti'nin siyasette daha ömrü var demektir. Erişmezse "Merkez sağın bir partisi daha görevini tamamlıyor!" diye anlaşılabilir. Benim şöyle bir tarifim var: İslamcılık denizdir. Sağ siyasetse o denizin kemalist, ulusalcı, laik, seküler kayaları ısıran dalgalarıdır. Deniz bir dalga gönderir. O dalga bir yere kadar o kayaları yer. Sonra yorulur. Yeme gücü tükenir. Bu defa deniz o dalgayı geriye çeker. Bir yenisini daha gönderir. DP'yi gönderdi. AP'yi gönderdi. RP'yi gönderdi. DYP'yi gönderdi. ANAP'ı gönderdi. En son AK Parti'yi gönderdi. Şimdi AK Parti 'AK Patililileri de yanına alıp' bir düşünsün. Kayaları ısırıyor mu? Yoksa kayalarla barıştı mı? Barıştıysa geri çekilecek. Isırırsa görevine devam edecek. Kemalizm, köpekizm bunun iki sınavı... İki imtihanı... Canavarları bağışlarsan şefkatin bize değil düşmana dönmüştür.
3 Mayıs 2026 Pazar
Bediüzzaman hem İblis'e hem Cündioğlu'na cevap veriyor
Fakat adalet her zaman böyle mi işler?
"İBLİS'İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde şeytanın müdhiş bir desisesini, kat'î bir surette reddeden bir vakıadır..." cümlesiyle girilen 15. Söz'ün Zeyli'nde, buna da bir cevap verildiğini düşünüyorum ben. En azından adaletin 'hep bu basitlikte işlemediğini' seziyorum.
Efendim, bahsin başlangıcı, İblis'in şu sualidir: "Sen Kur'ân'ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?"
Fakat, mürşidim, bu 'güya tarafsızlık' içinde bir hile olduğuna hidayet edilir: "Hakikaten ben de ona aldandım. Beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı."
Burada bir nefes alalım. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri ilerleyen kısımda çok 'göz açıcı' şeyler söyleyecek. Ve Cündioğlu'nun argümanındaki hatayı teşhis etmemizi sağlayacak... "Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir..."
Metinde ilk dikkatimizi çeken şey şu: Bize tarafsızlık gibi sunulan zeminleri 'hakiki tarafsızlık' olarak görmemeliyiz. Tarafsızlık sûretine büründürülmüş (modern tabirle 'objektif olmak' diyelim buna) taraf tutmalar da vardır. Bunlar hakikatte 'bâtılı iltizam'dır, karşı tarafa geçmektir, tarafsızlık değildir. Bizden "Yokluğun değil varlığın ispatlaması lazım!" beklentisi içine girenler de aslında yukarıdakine benzer bir tarafsızlık teklifinde bulunmaktadırlar. Çünkü norm olarak kabul edilmesi gereken doktrini bize onlar dayatmaktadırlar. Nitekim 'masumiyet karinesi' dediğimiz şeyin zemini "İnsanlar genellikle böyle yapmazlar!" hüsnüzannıdır. Bu hüsnüzannı hukukun temeline koyduğunuz zaman 'o güveni bozacak bir delil bulunmadıktan sonra' masumiyete hükmedilir.
Lakin hukukta da her zaman işler bu tarafsızlıkta gitmez. "Şeytan dedi ki: 'Öyle ise ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak!' Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir. İşte, Kur'ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz."
Yani 'ortası olmayan hususlar'da, mecbursunuz, bir zemini esas kabul ederek hareket edersiniz. Bu 'sahibülyed' kim olduğu kararıdır aslında. 'Aslolanın ne olduğu' sorusunun cevabıdır ortaya konulan. Kur'an insan-Allah arasındaki o sonsuz mesafede 'ortada bırakılamaz.' Çünkü bu sonsuzluğun ortası yoktur. Dolayısıyla, en azından mü'minler tarafından, 'taraf-ı ilahîde' kabul edilecektir. Mü'min olmak bu taraftarlığı gerektirir. Karşı tarafın alabilmesi için, kelamullah olduğuna dair delilleri birbir çürütmesi gerekir, o zaman alabilir. Yoksa alamaz. (Kitab-ı Kebir-i Kainatı da, tıpkı Kur'an-ı Hakîm gibi, 'kıymettar bir mal' olarak görmenizi istirham edeceğim.)
Şöyle bir temsille bir parça açmayı deneyeceğim: Türkiye'de bir hanımefendi Amerikan Başkanı Trump'ın kızı olduğunu iddia etti birara. Sitelerde illa vardır. Google'da aratınca çıkar. Her neyse... Şimdi, adalet sistemi, tutup Trump'a şöyle birşey demez: "Bu kızın babası olmadığını ispat et!" Hayır. Böyle yapmaz. Çünkü Trump'ın Türkiye'de bir kız evlat sahibi olması çok uzak bir ihtimaldir. Bunun yerine kızdan delil ister. "Trump'ın baban olduğunu neyle iddia ediyorsun?" Elinde sağlam bir delil bulunmadıktan sonra davaya konu olmaz. Yani, bir nevi adalet, "Trump'ın bu kızın babası olmayacağı ihtimaline..." yatkınlıkla yola başlar. Zira coğrafî olarak da, tarihsel olarak da, sosyolojik olarak da... Trump'ın bu kızın babası olması ihtimali zayıftır. (Belki imkansızdır da zaten.)
Ancak aynı iddiayı Trump'a yakınlığıyla(?) bilinen bir kadının kızı dilegetirse... Coğrafî, tarihsel, sosyolojik imkanı da yüksek olsa, bu davadan dolayı Trump'tan bir DNA testi istenebilir. Türkiye'de de bu türden davalar yaşanmıştı. Ve sanıyorum mezkûr test marifetiyle evlatlarının babası olduklarını kabul etmek zorunda kalan ünlülerimiz olmuştu. (Metin Akpınar, Emrah, Hacı Sabancı vs.) Burada şunu görüyoruz: Kimden ispat istediğimiz neyi asıl gördüğümüzle yakından ilintili... "Heyhat! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir? İşte, ey şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imanlarını ziyadeleştirirler..." derken Bediüzzaman Hazretlerinin dikkat çektiği de bu.
Aksi duruma ise şöyle diyor: "Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar."
Neyi asıl buluyorsak ona göre ispat istiyoruz. İnsanların masumiyetine inanıyorsak suçun ispatını istiyoruz. Kur'an'ın beşer kelamı olduğunu inanıyorsak, o zaman da, müslümanların bize mucizeler göstermesini bekliyoruz. (Belki görsek bile inanmıyoruz.) Cündioğlu'nun söyleminde de bu zehir kendisini gösteriyor. Allah'ın yokluğunu bir şüphe olarak dilegetirenlerden delil beklemiyor da, delil getirme yükümlülüğünü sadece "Allah vardır!" diyenlere yüklüyorsak, geçmiş olsun, çoktan tarafımızı değiştirmişiz demektir. Ve 'aslolana dair imanımız da yerinden oynamış' demektir. Yani aslolanda bu oynama olduğu için 'delil beklentisi' de yerini değiştirmiştir.
Fakat mü'minler, elbette, ne cahiliyede Ebu'l-Hikem denilen Asr-ı Saadet'in Ebu Cehil'i gibi, ne de eskilerde 'İslamcı aydın' fakat yenilerde 'bir acayip şey Cündioğlu' gibi, hareket etmezler. İmanlarının gereği olan "Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin!" itikadıyla 'masumiyet karinesini' imanları yönünde kullanırlar. Karşı taraftan da iddialarını ispatlarını beklerler. Sonra o delil diye sunulan o herzeleri kalplerindeki mü'min taraftarlığıyla sigaya çekip yanlışlarını ortaya dökerler. (Objektif değil mü'min olurlar.) Nitekim Allah'ın fakir kulu Ahmed de, tamamen Rabbinin fazl-ı ilahîsi ile, hidayet edildiği bu ameli işlemeye çalıştı. Becerdi-beceremedi. Becerdiği kısmı yine fazl-ı ilahî ile oldu. Beceremediği kusurlarından ibarettir. Allah taksiratımızı affetsin. Bize rüşdümüzü ilham eylesin. Ne İblis'in ne de İblis misal insanların tuzağına düşürmesin. Âmin.
Derkenar: Enis Doko'nun Cündioğlu'na cevap sadedinde dediği "Tanrının varolduğu iddiası da, var olmadığı iddiası da eşit derede bilgi iddiasıdır..." cümlesine yukarıdaki perspektiften hareketle itiraz ediyorum. Bu söyleyiş bir mü'min için yanlıştır. Çünkü bizim için Allah'ın varlığı-yokluğu eşit bir bilgi iddiası sayılmaz. İmanımız gereğince böyle bir eşitlik gözetmeyiz. Varolmadığı iddiasına 'şüphe' gözüyle bakarız. Varolduğu iddiasına 'iman' ederiz. Yazıda buna da değinmek isterdim. Lakin epey uzadı. Daha fazlasına mecali kalmadı.
30 Nisan 2026 Perşembe
Celal Şengör Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelirse...
Görüldüğü üzere anlattığım fıkrada bir mantıksızlık buldum. Zaten fıkranın orijinalinde "Sual sahibi bilgeler müslüman oluyorlar!" deniyor. Fakat benimkinin gidişatına bakılırsa Şengör'ün müslüman olması zor. Çünkü Şengör aslında bir cevap almadı. Nasreddin Hoca suallerin yüklerini 'kuşatılamayana' attı. Son cevap hariç. Orada ise 'korkutucu bir tecrübeyi' teklif ettiği için muhatabı bunu göze alamadı. Hocanın bu fıkrasında suallerin gerçek cevapları yok. Hoca hakikatte hakiki cevapları vermekten kaçıyor. Çünkü sualleri saçma buluyor. Bunun beyanını da alaycılığıyla yapıyor. Evet. Biz de bazen böyle yaparız. Sorular cevaplamaya değmeyecek kadar saçma gelirse alaycılığımızla "Ben bu saçmalıkla uğraşmak istemiyorum!" deriz. Hicvin böyle bir fonksiyonu da vardır.
Fakat Nasreddin Hoca'nın cevaplarında başka incelik de var. O da şudur: Hoca 'kuşatılamayana dair' suallere 'yine kuşatılamayana gönderme yaparak' karşılık veriyor. Özellikle 'yıldızların sayısı' sorulduğunda verilen cevapta bu çok bariz. Soralım: Eşeğin vücudundaki kılları saymak mümkün müdür? Hayalinin bir köşesinde her insan "Neden olmasın ya?" dese de sahada kimse tecrübeye kalkmaz. Tarih boyunca kimsenin cür'et etmediği kadar müşkül bir iştir posttaki kılları saymak. (Hatta, bir zamanlar, deliyi âkilden ayırmak için böyle teklifte bulunurlarmış. Saymayı denerse aklının yerinde olmadığına hükmederlermiş. Çocukların akıl bâliğ olup olmadığını test için de böyle tecrübeler yapıldığını duymuştum.) Her neyse. Özetle: Kuşatılamayana dair sorular-cevaplar, insanı, 'hakkında konuşamayacağı bir vüs'at bataklığına' çekiyorlar. Ve bu alana çekildiğinizde 'hayalen mümkün, aklen mümkün, tecrübeten mümkün' vs. hepsi birbirine karışıyor.
Ateist/evrimci herzelerini de biraz buna benzetiyorum ben. Sözgelimi, ateistler, varoluşun düzenliliği karşısında 'normalde kaotik olması gereken' gelişigüzelliğin/tesadüfün bu sonucu vermesini şöyle açıklıyorlar: "Evrende o kadar çok zar atılmıştır ki, ne var canım ya, bir tanesinde de hep altı-altı gelmiştir, olamaz mı? Ve böylece düzenlilik, fizik-kimya-biyoloji, karşımıza dikilmiştir..." deniliyor.
Evrimcilerin de 'canlılığın oluşumu' hakkındaki argümanları buna benzer. Onlar da "Kumarda kaybeden biyoloji de kazanırmış!" usûlüyle milyonlarca yıllık bir maziye yapıyorlar bütün göndermeleri... "Olmuştur, yaşanmıştır, neden olmasın?" Matematik hesaplarına sığmayacak bir incelikte tesadüfler birbirini izlemiştir de canlılık ortaya çıkmıştır. Vay babam vay.
Aslında 'gerçekleşmesi mümkün' gördükleri ihtimal sadece hayalen mümkün. Çünkü hayaller çoğu zaman pek de gerçekçi sayılmazlar. "Bir eşeğin postundaki kılları sayabilmek mümkün mü?" Hadi bakalım. Hayalen mümkün. Oturup sayılabilir. Ancak sahiden hiç oturup eşeğin postunu sayan olmuş mudur? Yok. Böyle birşey olmamıştır. Yani hayalen mümkün olan varlık sahasına hiç mi hiç çıkmamıştır. Zira birşeyin hayalen mümkün olması ne aklen mümkün olmasına ne de 'tecrübeten mümkün olmasına' işaret etmez. Hayalen mümkün olan sadece hayalen mümkündür. Fazlası değildir. Ve bazen de hayalen mümkün olan aklen ve de tecrübeten muhaldir. Yani imkansızdır. Olmamıştır.
Hayalin şöyle bir yanı var: Birşeyi hayal edebilmeniz için onun bütün 'gerek-şart' veya 'yeter-şart'larını mevcut bulmanız gerekmez. Ben hayalî bir imkan olarak uçtuğumu düşünüyorum mesela. Kanatsız, tüysüz, tıpkı süpermen gibi. Keyif benim değil mi? Hayalini kuruyorum. Filmini de çekiyoruz. Oh, milyon da izleniyor, peki. Fakat gerçekten bir insanın bu şekilde uçması mümkün müdür? Soruyu hayalin elinden alıp aklın eline verdiğinizde akıl neye uğradığını şaşırır. Çünkü hayalin aksine olarak akıl maliyet hesabı yapar. Bir insanın kanatsız, tüysüz, araçsız, sadece "Uçayım!" istediği anda uçması nasıl sağlanabilir? Bilimadamları henüz böyle birşeyin başarılacağının kapısını açmadılar.
Peki tecrübeten böyle birşey oldu mu? Hayır. Böyle birşey tecrübeten hiç olmadı. (Mucize-keramet türü Allah'ın inayeti harikaları şimdilik bir kenara koyalım ey sünniler! Çünkü karşı tarafın böyle birşeye imanları yok.) Yani hayalen mümkün olan aklen mümkün değil ve hiç de tecrübe edilmedi. Tecrübe sahasında 'mümkün' olmadı. Düpedüz 'Olmadı!' yani. İşte, ateistlerin/evrimcilerin, yeterli dirayete sahip olmayan zihinleri iğdiş etmek için kullandıkları cerbeze böyle birşey.
Onlar 'hayalen mümkün' olanla 'aklen mümkün' olanı ve hatta 'tecrübeten mümkün' olanı birbirine karıştırıyorlar. "Hayalen mümkünse mutlaka tecrübe edilmiştir!" gibi bir yere çekiyorlar. Halbuki hayalen mümkün milyonlarca şey aklen mümkün derecesine henüz gelmedi. (Büyük bir kısmı asla gelmeyecek.) Ve aklen mümkün olan birçok şey de tecrübeten mümkün sahasına çıkmadılar. (Büyük bir kısmı asla çıkmayacak.) Yani "Milyon tane zar milyar kere atılmıştır. İlla bir tanesinde hepsi altı gelmiştir!" herzesi aslında bir çözüm değil. Burada uygulanan taktik yükün 'kuşatılamayana atılması'dır. Yani Nasreddin Hoca'nın alayını sonuna kadar hakeden bir durumdur.
O milyar senede bu milyon tane zarın tesadüfen altı-altı geldiğinin delili nedir? Yoktur. Hiçtir. Safsatadır. Çünkü zaten o milyar sene kuşatılamaz. Görülemez. Yaşanamaz. Deneylenemez. Eşeğin postu sayılamaz. Ancak mevzuu eşeğin postuna getirirseniz karşı tarafa kuşatamayacağı bir alan sunmuş olursunuz. Bu size hayalen mümkün olanı aklen/tecrübeten mümkün, hatta vâki, gibi göstermeye yarar. Çünkü karşı tarafın da o milyar seneye uzanıp "Ulan hani evrim ya? Ulan hani tesadüflerin düzen yaratışı? Ulan hani..." deme gücü yoktur. Esasında burada artık mantıklı cevap vermeye de gerek duymuyorum ben. Evet. Nasreddin Hoca alaycılığına başvurmak en iyisi belki. Celal Şengör'ün vaktiyle yediğini söylediği şeyinden oluşmuş olma ihtimaliyle canlıların tesadüfen oluşma ihtimali bir gibi görünüyor bana. Katılmayanlara cevabım belli abiciğim: "İnanmıyorsan ölç de gör!"
Yine mürşidimin beyanatıyla bitirmek isterim: "İmkânın envâı var. İmkân-ı aklî, imkân-ı örfî, imkân-ı âdî gibi kısımları vardır. Bir hadise, eğer imkân-ı aklî dairesinde olmazsa reddedilir; imkân-ı örfî dairesinde olmazsa dahi mu'cize olur, fakat kolayca keramet olamaz. Eğer örfen ve kaideten nazîri bulunmazsa, şuhud derecesinde bir burhan-ı kat'î ile ancak kabul edilir."
23 Nisan 2026 Perşembe
Bediüzzaman Maraş saldırısını nasıl haber verdi?
Kemalizmin de, bu fıtraten zorunlu süreç nedeniyle, boyası dökülüyor. Şevketi sönüyor. Foyası meydana çıkıyor. Halbuki, ilk zıpçıktığı dönemde, yani daha yeni 'tecrübe edileceği' dönemde, yaşanan tüm sıkıntıları, kabahatleri, daralmaları Osmanlı'nın, İslam'ın, Asyalılığın üzerine boca edip kurtuluyordu. "Ben başka birşeyim!" diyordu. "Benden sonra herşey çok başka olacak!" Ancak yüzüncü senesini devirdiğimiz bugünlerde bize bıraktığı 'başarısızlıkla dolu' bir yakın tarihten ibarettir. Osmanlı'ya, İslam'a, Asyalılığa çamur attığı hiçbir hususu kendisi de çözememiş, hatta sorunları daha fazla giriftleştirmiştir. Her ne kadar Orwell'ın 1984'ündeki gibi bir 'Gerçek Bakanlığı' (daha doğrusu 'Resmi Tarih') marifetiyle herşeyi silbaştan yazmayı denemiş olsa da, hayır, müslümanlar hafızalarına ellerinden geldiğince korumuşlardır. Ve kemalizme "Kral çıplak!" diyecek kadar bir malzeme artık birikmiştir. Bugünlerde CHP'den kamuya yansıyan skandallar dizisi de birşeylerin ömrünün sonuna işaret ediyor. Gafil olmayalım. Kader bunların hitâmına fetva verdi. Cibali Babalık yaparak bu müstakbelin önüne geçmeye çalışanlar gülleyi de suratlarına yemeye mecbur olurlar. "Ölenle ölünmez!" tabirinden cesaret almasınlar. Çünkü ölecek olana doğru giden okun önünde duranlar da illa ölürler.
Yalnız birşeyi artık öğrenelim. Yalnız birşeye artık alışalım. Yalnız birşeyi izzetle yapalım. Gayrı bu kemalist zümreye parmak sallayan biz olalım. Yeter. Onlar senelerce, yerine zekatı kadar bir muvaffakiyet koyamadıkları, Osmanlı'nın, Selçuklu'nun vs. mirasına sövüp durdular. Sarığını-şalvarını, örtüsünü-çarşafını, yazısını-duasını dillerine doladılar. "Bizi İslam geri bıraktı!" diye göğüslerini goril gibi dövdüler. Rejimlerinin yüzüncü yılı geçilirken görüyoruz ki, ne alaka, geri kalmak onların eseriymiş. Yine Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: "(...) müşkilü't-tahsil olan Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklittendir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor." Bu papağanlar da, Selçuk Bayraktar gibi müşkilü't-tahsil olana talip olup teknoloji üreteceklerine, senelerce bizi şapkayla, yazıyla, dansla, rakıyla vs. uğraştırdılar. Sadece uğraştırmak da değil zehirlediler. Milyonlarca gencin gayreti heba oldu. Zekası ziyana gitti. Birer Selçuk Bayraktar olabilecek nice delikanlı Tarkan Tevetoğlu gibi kalçasını sallamakla teselli buldu. Yani 'çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub ve mesâvî-i medeniyeti tuti gibi taklit' bizi mahvetti. Halen de etmektedir.
Maraş'taki okul katliamını da bundan uzakta görmüyorum ben. Evet. Hiç kusura bakmasınlar. Bu cinayet de her rezalet gibi yine onlara yazar. Zira bu gençlerin kalplerine insaniyet-i kübra olan İslamiyetin yerleşmesine müsaade etmediler. Laik rejimlerinin gücüyle Kur'an'ı, sünneti, maneviyatı tedrisin her aşamasından söktüler. Halen de, hatta çocuklara bir ilahî söyletmek kadar olsun, varlığından mutlu olmuyorlar. Sonra ne oluyor peki? Varlık boşluk kabul etmiyor. Senin meleklere yakışır bir faziletle gönüllerini besleyemediğin çocuklar, internetin karanlık ağlarında, şeytanlara özeniyorlar. Camiye götürülmesine gücendiğin gençler keşhanelerden toplanıyorlar. Tesettürüne gücendiğin hanımkızları fuhuş bataklığından kurtarmaya çalışıyorsun artık. Belki çalışmıyorsun da... Zira sen de o sistemin bir parçasısın zaten. Evet. Zihnen çoktan Batı'nın veled-i zinası oldun. Onlarda ne denaet varsa "Bizde de mutlaka bulunması lazım!" diyenler korosuna katıldın. Ancak yağma yok. Senin 'denenmemişliğine güvenerek' bize parmak salladığın günler geride kaldı. Şimdi biz parmak sallayacağız.
Ve hesap soracağız: "Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler..." derken Bediüzzaman Hazretleri haksız mıymış? Böyle ahmakane, körükörüne, rejim topuzlarıyla dinden kopardığın gençler toplumsal hayat için bir öldürücü zehir haline gelmediler mi? Maraş'ta, Urfa'da, başka yerlerde yaşananlar sende de artık bu hissi oluşturmuyor mu? Yine bize suçu atarak işin içinden sıyrılabileceğini mi sanıyorsun? Yağma yok. Âdem gözünü açtı. Daha bundan sonra kimseyi kandıramazsınız. Çünkü yüzyıldır siz varsınız. Her sınıfta resimleriniz var. Her binanın önünde büstleriniz var. Her yerde sözleriniz asılı. Her yerde 10. Yıl Marşı çalınıyor. Peki karşılığında ne alınıyor? Yine ülkede bir gelişme oluyorsa dindarlarla oluyor. Üretiyorlarsa yine onlar üretiyor. Sahi ya, II. Dünya Savaşı döneminde, nal çivisini için İngiltere'ye sipariş geçtiğiniz de mi yalan? Bes! Yeter! Gayrı yalanın ömrü bitti.
21 Nisan 2026 Salı
Neye dikkat kesiliyorsan o kesilirsin
Mürşidimin teşhis
edemediği o şeyi elbette ben de haddimin yüzbin fevkinde olarak teşhis
edemiyorum. Fakat, ona en yakın bulduğum şey, 'dikkat'tir. Evet. Dikkat öyle
bir yetenektir ki, her neye yoğunlaşsa, onun açılmasına vesile olur. Yani, âdemoğlu/kızı,
dikkatini ihlasla kuşanıp yöneldiğinde matlubu pek çabuk fikrine/kalbine
kavuşturulur. Bir metne dikkat edersiniz, dikkatiniz ölçüsünde, metin size
açılır. Bir nesneye dikkat kesilirsiniz, dikkatiniz ölçüsünde, nesne sizin için
detaylanır. Kulağınızla dikkat kesilirseniz kulağınıza bağış yapılır. Dilinizle
dikkat kesilseniz dilinize bağışlanır. Hangi duyunuzla olursa olsun 'dikkat'
duası pek çabuk/genel kabul gören bir latifedir. Ancak bu dikkat meselesinin
hoşlukları kadar tehlikeleri de vardır.
Dikkatinizi hevaya
verdiğinizde dünyanız boş şeylerle dolar. Dikkatinizi günaha verdiğinizde
dünyanıza günahlar doluşur. O yüzden 'dikkat yönetimi' aynı zamanda 'irade
yönetimi'dir. İrade, dikkate adımlarını izletebildiği gibi, dikkatin adımlarını
da izler. Nereye doğru dikkat kesilirseniz temeyyülatınızın o yöne doğru
aktığını hissedersiniz. "Onlar ki
boş ve yararsız şeylerden yüzçevirirler." (Mü'minun, 23/3) ayeti ve/veya "Kişinin malayaniyi terki müslümanlığının
kemalindendir." (Tirmizî, Zühd, 11) hadisi bu bağlamda tefekkür edilebilir. Evet. Dikkatinizi
yönetemediğinizde hayatınızda başka şeylerin de kontrolünüzden çıkmasını
engelleyemezsiniz. Başta hayaliniz dikkatinizin dünyanıza topladığı şeylerle
çalışır. (Ve zihin her sıkıldığında sizi oraya sürükler.) Sonrasında iradeyle
bağlı bütün latifeler dikkatin arkasını izler. Dikkat hakikaten duasına dikkat
edilesi bir şeydir.
"Nasıl ki, şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı,
musibeti tezyid eder..." diyen mürşidimin başka bir yerde söylediği
ise şudur: "Çünkü, şükür nimeti
ziyadeleştirir, gaflet ise kaçırır." Yani önümüzde üç şık duruyor
gibidir: 1) Şükür nimeti ziyadeleştirir. 2) Gaflet nimeti kaçırır. 3) Şekva
musibeti tezyid eder. Dikkat edilirse bu üç hâlin üçünün de dikkatle bir ilgisi
vardır. Öyle. Zira şükrün arkaplanında 'şeylerin nimetiyet yönlerine dikkat
kesilme' saklanır. Yani şükreden bir insan herşeyle "Allah bununla bana ne
hayır veriyor?" merakı eşliğinde muhatap olur. Gözlerinin 'güzeli görme'
temayülü/alışkanlığı onun dünyasında 'güzel düşünme'yi netice verir. "Bana
bununla ne güzellikler bağışlandı?" diye aranıldığında her nesnenin,
tecrübenin, hissin şakıyacağı bir bülbül terennümü vardır. Ve bu dikkat
kesilişle nimet insanın gözünde çoğalmaya başlar. Aranılan ziyadeleşir. Neyi
aranırsak o ziyadeleşir. Tıpkı bir manzarada görülmek istenen şeye 'dikkat
kesilmek' gibi. Buna şimdilerde fokuslanmak diyorlar. Yahut da odaklanmak. Her
ne isim verilirse verilsin, gereği yapıldığında, dünyanız o şeyin varlığıyla
daha çok doluyor. Merak, edildiği şeyi, dünyamıza çağırıyor.
Gaflet böyle değil ama.
Gaflet dikkatin zıttıdır. Yokluğudur. Gaflet ettiğinizde göremez olursunuz.
Duyamaz olursunuz. Farkedemez olursunuz. Sinyallere alıcılarınızı kapatırsınız.
Kapandığınız şeyin sizden kaçması doğaldır. Üçüncüsü ise, gaflet değil, ama dikkatin
yanlış noktaya sarfı. Bu defa da nesnedeki olumlu yanlar yerine olumsuz yanları
görmeye konsantre oluyorsunuz. "Güzel
gören güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır..." Bu iki
cümlenin Münazarat içinde bir kardeşi daha vardır: "Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel
rüya gören hayatından lezzet alır..." Yukarıda dikkatin hayal ile
ilgisini anmıştık. Artık rüya ile de ilgisini anabiliriz. Hakikatin tersten
söylenişi için de biz kalemimizi oynatalım: "Kötü gören kötü düşünür. Kötü
düşünen kötü rüya görür. Kötü rüya gören hayatından elem alır..." Öyle
olur. Zira dikkat kesildiği kötülüktür. Dikkat kesildiği kötülük olduğu için
bulduğu da kötülüktür. Gördüğü ancak bardağın boş tarafıdır. Yani dikkat öyle
bir latifedir ki, Allah Teala, duasını bollukla kabul eder. Hemen karşılığını
verir.
Batı'nın fısk u fücuru
ile dünyamıza çökmesinin arkasında da bu sır var. Onlar 'medeniyet
fantaziyeleri'yle öncelikle dikkatimize çöküyorlar. Nefsanî albeniyle dolu
medyaları, sinemaları, şovları, sosyalmedyaları vs. müslüman dikkatini
elimizden alıyor. Onların konuştuklarını konuşuyoruz. Bakmamızı istedikleri
şeylere bakıyoruz. Dünyamıza yığdıkları enformasyon ile meşgulüz. Bu
muhatabiyet görüşümüzü, hayallenişimizi, düşlerimizi, akledişimizi ve hatta
komple yaşayışımızı etkiliyor. Şu an bunu başarmaya çok uzağız. Tamam. Fakat,
yapabilsek, önce dikkatimizi bu deccalî saltanatın elinden kurtarmamız gerekir.
Dikkatimizi bu yaban ellerden kurtarmadığımız sürece müslüman rüyaları görmemiz
çok zor. Olsa bile yarım yamalak. 'Edğasu ahlam' denilmeye seza meşguliyetlerle
yoğrulmuşuz. Cenab-ı Hak rüşdümüzü bize yeniden ilham eylesin. Âmin.
17 Nisan 2026 Cuma
Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?
Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.
Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.
Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.
Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.
Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.
Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:
"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."
Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:
Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!
13 Nisan 2026 Pazartesi
Aşağı tükürsen Cem Yılmaz, yukarı tükürsen Tuba Ulu!
O yüzden ben Tuba Ulu olayını kısa geçmeyelim istiyorum. Mizah atölyelerinin ardında neler neler daha çalışıldığını kavramaya yönelelim. Hem Osmanlı padişahlarını böyle belaltı esprilere ilk konu eden Tuba Ulu değildir. Evet. Tuba Ulu işi iyice dibe vurdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Han'ın Hürrem Sultan'la İslam hukuku çerçevesindeki birlikteliğini, değil yalnız İslamiyet'te insaniyette dahi yeri olmayan, ancak hayvanlarda (ve hayvanlaşmış insanlarda) görüp bildiğimiz bir nikahsız birleşmeye denk saymıştır. Öyle tesmiye etmiştir.
Kendisi eylediğini mizah sanabilir. Ancak müslümanlar için hakarettir. Ve eğer büyüklerimize yapılırsa büyük hakarettir. Dolayısıyla böyle mizahın özgürlüğü olmaz. Zira, başta da belirttiğimiz gibi, mizah tarafsız değildir. Bir ideolojiden doğar. Ve kamuya bir ideolojiyi dayatır. Sözgelimi: Tuba Ulu'nun aynı espriyi Mustafa Kemal ve Latife Hanım ilişkisi hakkında yaptığını görebilir miyiz? Elbette göremeyiz. Çünkü Tuba Ulu'nun ait olduğu sosyolojide Atatürk kutsaldır. Hatta, öyle bir kutsaldır ki, korunması için yasa bile konulmuştur. 5816 sayılı kanun her sene binlerce kişiyi süründürmektedir. Kanuni Sultan Süleyman Han'a dair bu denî laubaliliği hoşgören, özgürlük çerçevesinde savunanlar, aynı şakanın Mustafa Kemal'e yapılmış versiyonunu duysalar hemen lince koşarlar. Halbuki, Said Alpsoy Hoca'nın youtube kanalında konuyla ilgili dersleri izleyenler, mezkûr evliliğin hikâyesinde de Tuba Ulu'ya malzeme çıkaracak epeyce detay olduğunu bilirler.
Eh, fakat, yine mesele Bediüzzaman Hazretlerinin o muazzam tesbite gelip dayanır: "Mutaassıplara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri, her biri yüz mutaassıp kadar meslek-i sakîminde mutaassıptır. Bunlardan birisi Shakespeare medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh Geylânî medhinde etseydi, tekfir olunacaktı."
Sadece Ulu üzerinden de konuşmayalım. Daha geçen Ocak'ta, Cem Yılmaz, Netflix'te de yayınlanan gösterisinde benzer birşey yapıyordu. Ve diyordu ki: "Bana güzel bir rol vermezler ya. Hee? Çok büyük bir sultan vermezler en azından. Yani öyle büyük Beyazıt Meyazıt, Sultan Murad, öyle birşey yok. Büyük bir ihtimal, belki Cem Sultan, belki... O da böyle Rodos'a kaçıyor, Papa'ya sığınıyor, yani böyle p.çlik-p.ştluk var, onun için..."
Şimdi, Yılmaz'ın yaptığı da Tuba Ulu'nunki kadar büyük bir terbiyesizlik değil midir? Osmanlı'yı ceddi bilen hangi müslüman Cem Sultan hakkında böyle bir ifade kullanmayı hayalinden geçirir? Kim onun sergüzeşt-i hayatında mecbur kaldığı hâdiselere o galiz tabirleri yakıştırır? Elbette böyle şeyleri bir müslüman evladı kendi büyüğü-büyükleri hakkında söylemez. Çünkü Cem Sultan'ın yapmaya çalıştığı şey, yeğeni Yavuz Sultan Selim'in seneler sonra yapacağı şeyden, farklısı değildir. Birisi, ağabeyi olan Bayezit-i Veli'yi tahttan indirememiş, fakat diğeri babasına karşı muvaffak olmuştur. Ne inene ne indirilene kötü konuşmaz bir Osmanlı evladı. İkisini de mübarek saydığı için. Ancak piyasa mebzul miktarda Netflix çocuğuyla dolduğundan eski edep de kalmamıştır.
Tekrar beyan edelim bitirirken: Mizah tarafsız birşey değildir. Mizah nötr birşey değildir. Her mizah bir itikaddan doğar ve güldürmeye çalıştığı meclise de o itikadı taşır. Yaymaya çalışır. Aşılamaya çalışır. Sinsice kabullendirir. Güldürdükçe alıştırır. Güldürdükçe uyuşturur. Güldürdükçe normalleştirir. Güldürdükçe meyillendirir. Güldürdükçe işlevselleştirir. Ve güldürdükçe ila yaptırır, eyletir, söyletir. Türkiye'de mizah maalesef hâlâ solcuların, kemalistlerin, sekülerlerin tekelindedir. Meş'um kıssadan hisse: Bizim de kendi mizahımızı üretebilmemiz gerek. Zira alaycılık da bir güçtür. Hem de kem tesiri çok bir güçtür. Hatırlayalım: Aleyhissalatuvesselam Efendimizin, kâfirlerin müslümanları hicvettikleri şiirlere misilleme olarak, müslümanlar tarafından da kâfirleri hicvettirdiği şairleri vardı. Onlar üzerinden bu tarz cihadı da eksik bırakmazdı. Bugün de müslümanca bir mizah 'kültürel misilleme aygıtı olarak' bize lazımdır, vesselam. Yoksa, hep kalemize giren golleri çıkarmakla uğraşacak, fakat karşıya asla gol atamayacağız. Böyle maç kazanılmayacağı da malumdur.
10 Nisan 2026 Cuma
Hızlı yaşa, genç öl, cesedin laik olsun!
Peki sekülerlik ne demek? Efendim, biliyorsunuz, Ahmed kardeşiniz lâfı kıvırmayı pek beceremez. Dan, dan, daaan! Doğrudan söyler. O yüzden yine öyle yapıyor: Sekülerlik 'daha kolay günah işlemek' demektir. (Dinî terminolojide bunun karşılığı 'fısk'tır.) O nedenle, rahat rahat günah işleyen herkes, devleti laik kıldığı için Mustafa Kemal'e teşekkür eder. Ne bileyim, daha rahat zina ediyorsa mesela, daha rahat rakı içiyorsa, daha rahat anadan üryan geziyorsa, daha rahat madde kullanıyorsa, daha rahat faiz yiyorsa... Bunların hepsi için Mustafa Kemal'e teşekkür etmek şarttır onlara göre. Savcılarımız lütfen bu kardeşlerini okuyup celallenmesinler. "Her günahtan Mustafa Kemal mesuldür!" demiyorum. Yanlış anlaşılmasın. Hayır. "Sahadaki yansımaları itibariyle enteresan bir tevafuk var!" demek istiyorum. Yani laiklikten memnun/müteşekkir olanların yasaklı maddelere erişim oranı her şekilde daha yüksektir. Zaten bu işler biraz da para işidir. Nakit işidir. Cukka işidir. Kemalistler de, hey yavrum hey, beytülmâl kuyularını tâ en başından tuttuklarından cüzdanları sağlamdır. Herhalde mezkûr sırlı 'oran yüksekliğinden' dolayı profillerinde Mustafa Kemal'e daha yüksek bir ilgi görülmektedir.
Bir de bu meş'um vakıada şöyle bir yan seziliyor: Hani mübarek Kur'an'da kısacık bir mealiyle buyruluyor: "O Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki Allah da onlara kendilerini unutturmuştur!" Yani Allah'ı unutmak ile kendini unutmak arasında merakâver bir ilgi var. Her kim ki, Allah'ı unutmayı kendisi için bir yol olarak seçiyor, bir süre sonra kendisini de unutuyor. Yahut yaşanılan misaller üzerinden daha bedihî konuşalım: Her kim ki, daha günahkâr bir hayat yaşamaya ahdediyor, bir süre sonra kendisi de kendisine/hayatına katlanamıyor, çeşitli 'uyuşturucular' eliyle şuurunu kapatmaya çalışıyor. Bir anlamda sarhoşluğunu dikkatine karşı kalkan kılıyor. Hani gözümün nuru Bediüzzaman Efendimin de 2. Söz'de dediği gibi: "Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz!" Veya başka bir yerde dediği gibi: "Gaflet hissi iptal ediyor!" veyahut daha başka bir yerde tam isabet ettirdiği gibi: "Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez."
İşte bu 'hissetmemenin' çok araçları var. Tiktok, instagram, facebook... Yeter ki dikkati dağıtsın. Onlardan birisi de madde bağımlılığı. Şu sıralar en popüler türüyle de 'kokain.' Allah'ı unutarak yaşadığı kem hayattan dolayı sızısına katlanamaz hale gelen âdemoğlu/kızı vicdanını susturmanın çaresini de buralarda arıyor. Buralara dadandıkça da fıskı artıyor. Dikkat buyurun, hayatı, en 'anadan üryan' arsızlıkta yaşayan kadınların bu kerih işlerdeki testleri pozitif çıkıyor. Zaten 'hızlı yaşamak' diye tesmiye ettikleri tükeniş türüyle çabaladıkları da bu idi. Sürat dikkati köreltir. Sürat acıyı azaltır. Süratiniz arttıkça hissedilen seyrelir. (Sıcak bir nesneye hızla dokunmak gibi.) Hızınız arttıkça hakkında derinlik/dakikat kazanamayacağız kadar çok şey dünyanıza girer. Ve nihayetinde hız bir sarhoşluk çeşididir. Trafik kazaları ya sarhoşluktan olur ya hızdan. Çünkü dikkatin katilleridir.
Niçe "Tanrı öldü. Onu biz öldürdük!" diyordu. Kendisi frengiden delirip öldü. Fakat Allah bâkidir. Tanrısını öldürdüğünü sananların ne delirmesine ne ölmesine şaşırıyoruz. Onu unutmanın bedelinin 'insan'ı unutarak ödeneceğini bilmekteyiz zira. Nitekim, ahirzaman, insanlığa en çok insanlığını unutturmamış mıdır? İki Dünya Savaşı, nice daha küçüğü, katliamlar, sömürü, ırkçılık, diktatörlükler, nükleer silahlar, kimyasal silahlar, türlü sapıklıklar vs... Yerine cennet maskeli ne cehennemler yutturursa yuttursun. Kusturduğunun yerini hiçbir yutturduğu tutamaz. İnsan Allah'ı unutmasının bedeli olarak içindeki insanı kusmuştur. Gerisi hayvandır artık.
4 Nisan 2026 Cumartesi
Trump Bediüzzaman'ı nasıl haklı çıkardı?
Böyle bir karakter müslümanların dünyasında anlaşılmazdır. Çünkü müslümanlar mezkûr iki şeyin beraber bulunmasını yadırgarlar. 'İmkansızın bahsi' olarak görürler. Evet. Müslümanlar hem muazzez Kur'an'dan hem de mübarek Sünnet-i Resulullah'tan öğrenmişlerdir ki, kibir ile iman, beraber bulunamazlar. Kibir ziyadeleştikçe iman geriler. İman ziyadeleştikçe kibir geriler. Bu nedenle müslümanlar mütekebbiri gördükleri zaman Allah katında makbul olduğuna ihtimal vermezler. Kibrinin fazlalığı ölçüsünde onu zelil bulurlar. Hüda'nın dostluğunun tezahürü o kimsenin tevazua yönelmesidir. Yani müslümanın itikadında kibir ile iman arasında 'gerek' değil 'zıtlık' ilişkisi vardır. Fakat küfürde bu zıtlık ilişkisi yoktur. Kâfirler böyle düşünmezler.
Risale-i Nur'dan iktibas yapmanın zamanı geldi:
"İslâmiyetin, Hıristiyanlık ve sâir dinlere cihet-i farkının sırr-ı hikmeti şudur ki: İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, 'velediyet' fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. 'Onlar hahamlarını ve papazlarını kendilerine Allah'tan başka rabler edindiler.' (Tevbe sûresi, 31) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar."
İşte bu yüzden onlarda öyle bizde böyle oluyor. Biz şirki tüm mertebeleriyle reddettiğimiz için gizli/açık şirkten doğan 'kibir hakkını(!)' da reddediyoruz. "Herşeyi Allah yaratıyorsa herşeyin hamdı da Ona aittir!" diyoruz. Başkası bir övgüyü sahiplenmek istediğinde, bir kibir emaresi gösterdiğinde, bunu sakîl buluyoruz. Hamlığına veriyoruz. Kemale dönük okumuyoruz. Hatta yine mürşidim gibi diyoruz: "Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevazu ve mahviyettir, tekebbür ve tahakküm değildir. Demek, tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız." Fakat gavurlar, şirkle alude itikadlarından dolayı, kibre/gurura hem kendilerinde hem büyüklerinde bir hak görüyorlar. O nedenle hem gayet mütekebbir hem gayet dindar olduklarını sanabiliyorlar. Hem de toplumsal olarak bunu kabul ediyorlar. Cemiyetlerinin midesi kaldırıyor.
Trump tecrübesine bu gözle de nazar edebiliriz arkadaşlar. Dikkat edin. Abes görmeyin. Çünkü Allah şahitliğimize soktuğu herşeyde bizler için dersler saklamıştır. İyinin iyiliğinden ders alırız. Kötünün kötülüğünden ders alırız. Birisinden 'olmamız gerekeni' öğreniriz. Ötekinden 'olmamamız gerekeni' belleriz. Bütün insanlığın hayatı bir insanın hayatında mündemiçtir. Ki âlem-âlemler tek bir insanın hakikatinde dürülmüştür. Bizler Firavun'u, Samiri'yi, Karun'u görmedik. Fakat demeyelim ki o kanunların fertlerine rastlamadık. Hüda bize de Netanyahu'yu, Trump'ı ve daha nicelerini gösterdi. Şirkin nasıl çirkin birşey olduğunu onlar üzerinden de resmetti. Bâri Teala ve Tekaddes Hazretleri verdiği derslerden hakkıyla ibret alabilmeyi de nasip eylesin. Âmin.
18 Mart 2026 Çarşamba
Ali Şeriatî tartışması nurcuları neden teğet geçti?
"Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" meselesinde nurculara bir riyakârlığın hâkim olduğunu düşünmekteyim. Herkese teşmil etmekten teberri ederim. Fakat, alelekser, başka kitapları da okuyorlar, fakat biraraya geldiklerinde 'sanki okumuyormuş gibi' yapıyorlar. Çünkü hepsinin az-çok bir tahsil hayatı var. Bazıları, tıpkı yukarıda ismini vermek istemediğim 'prof' ağabey gibi, en zirvelere kadar çıkmış. Kimseye sadece Risale-i Nur okuduğu için böyle payeleri vermezler. Risale-i Nur profesörü, doçenti, doktoru vs. yoktur. Kaldı ki, isterse gönülleri olmasın, hayat mecburiyetlerle örülü bir süreçtir. Hepsi ilgilendikleri mesleklerle meşguliyetleri içinde başka bazı metinleri okumak mecburiyetinde kalırlar. Ancak, kendi meclislerinde buluştuklarında, kimse birbirine böyle şeyler yaptığını söylemek istemez. "Risale-i Nur'la iktifa etmek" bu manada, en azından şahitliklerim kadarıyla, hiçbir nurcunun başaramadığı birşeydir. İlla önünüze metinler çıkarılır. İlla gönüllü-gönülsüz okursunuz. Ancak onları elbette mürşidinizin metinlerini okur gibi okumazsınız.
Burada benim "Risale-i Nur'la iktifa etmek" meselesini anladığım şekil tebarüz ediyor: Risale-i Nur'la iktifa etmek bahsinde Bediüzzaman Hazretlerinin, bence, kastettiği "meslek olarak Risale-i Nur'da kalmaktır." Yani pergelin sabit ayağını Risale-i Nur'da tutmaktır. Ki, sadece nurcular değil, bütün terbiye ekolleri böyle yapar. Hatta cümle meslek erbabı zaten bu hassasiyeti gözetir. Televizyonun keşşâfı John Logie Baird hakkında okuduğumu anımsıyorum. (İnşaallah hafızam beni yanıltmıyordur.) Üniversite hayatında iki bilimdalıyla birden ilgilenince, hocası, bir kenara çekip 'gayretini birisine teksif etmesini' öğütlüyor. Zira bizim irfanımızda da "Herşeye elini atan herşeyden mahrum kalır!" denmiştir. En azından herkes bu kadar herşeyi kuşatamaz. Nakşibendi, Kadirî, Rufaî, Şazelî veya Halvetî vs. tarikatına da girseniz, eğer başka ekollerle de bağınız varsa, size onları kesmenizi salık verirler. Çünkü mesafe almak için 'tevhid-i kıble etmek' şarttır. Bediüzzaman Hazretleri de İmam-ı Rabbanî kuddisesirruhtan ders aldığı bu 'tevhid-i kıble' meselesini talebelerine "Risale-i Nur'la iktifa etmek" olarak yansıtmıştır. Lakin burada vurgulanan 'Risale-i Nur okuyan herhangi birinin bir daha başka hiçbir kitabı okumaması gerektiği' değildir. Hayır. Böyle anlarsak yanlış olur. Vurgulanan 'odak noktası olarak Risale-i Nur mesleğinden ayrılmaması' gerektiğidir. Aynısını, hangi mürşide gitseniz, o da söyler. Kendisine birden fazla mürşid tutmaya çalışanı tasavvuf mesleğinde de hoşgörmezler. Dikkat, gayret, dirayet, hamiyet dağınıklığına sebep olur çünkü.
Ancak, bununla beraber, şunu da kabul ediyorum: Avam-ı nâsın metinlerle ilişkisi havassın ilişkisi kadar serbest olamaz. Çünkü avam okuyacağı metinlerin, eğer varsa, kem tesirlerinden kendisini koruyacak yeterli donanıma sahip değildir. Bu nedenle ulemamız avama İncil'i, Tevrat'ı vs. okumayı yasak etmiştir mesela. Fakat Hüseyin-i Cisrî Hazretleri gibi niceleri bu metinleri sıhhatle analiz ederek Aleyhissalatuvesselam Efendimizi müjdeleyen detayları beyanda bulunmuşlardır. Veyahut, mesela, tahrif olmuş böylesi metinlerin tutarsızlıklarını analiz eden eserler vardır.
Nasıl? Çünkü onlar âlimdir. Biz değiliz. Onların okudukları pâk denizlerini bulandırmaz. Bizim küçük havuzumuz bir damla pislikle bile çamur olur. O yüzden Bediüzzaman Hazretlerinin bu tür uyarılarını "Risale-i Nur'dan başka kitap okumamak" olarak algılayıp anlatanları da büsbütün silip atmıyorum. Yalnızca bu hususta ehl-i sünnet ve'l-cemaat ulemasının geçmişten günümüze takip ettiği yola bağlı kalalım istiyorum. O da nedir? Eğer kafası karışacaksa kişinin okumamasıdır. Eğer göğsü kaldırabilecek çaptaysa okuyabilir. Şayet siz herhangi bir ilim adamına Risale-i Nur mesleğini anlatırken "Bu meslekte gidecekler bir daha Risale-i Nur'dan başka kitap okumayacaklar!" derseniz, gülmesini geçtim, arkasını dönüp gider. Böyle bir yasağı hiçbir İslam âlimi şimdiye kadar koymamıştır. Bence Bediüzzaman Hazretleri de koymamıştır. En azından herkes için böyle bir yasak yoktur.
Hakikat aşkına şunu da dillendirmeden geçmeyelim: Nurcuların kendilerini Risale-i Nur'dan başka metinlere kapatmaları bazı iyi sonuçlar vermiş olabilir mi? el-Cevap: Olabilir. Evet. Elhamdülillah. Nurcuların Risale-i Nur metinlerine kapanmaları, ehl-i sünnet itikadına uygun olmayan, hatta bazı bazı şirk-bid'a propagandası da içeren, kimi popüler eserlerin 'tesirsizliğini' sağlamıştır. Buna misal olarak yakın zamandaki Ali Şeriatî tartışmalarını analım mesela. İslamcılık ekolüne mensup olanlar, uzunca bir süre, 'ellerine ne geçse okuyarak' zamanlarına hâkim olmaya çalışmışlardır. Özellikle Mısır'dan, Pakistan'dan, İran'dan kimi parlatılan isimler (ve daha başkaları) İslamcıların düşünce dünyasını etkilemiştir. İyisine birşey demeyiz ama çok kötü etkilenmeler de olmuştur. Hatta ehl-i sünnet itikadını bırakıp başka modernist, şiî veya selefî yollara düşenler az değildir. Bu düşüşlerde temel etken, daha ehl-i sünnet olmanın ne demek olduğunu bilmeden, istikametsiz metinlerle muhatap edilen avamın yaşadığı savrulmadır. Nümunesi çoktur. Nurcular, bu tarz savrulmalardan epeyce korunmuşlardır, zira o popüler eserleri ekseriya hiç bilmezler. Yazarlarını da tanımazlar. Kapanışları bu anlamda bir kalkandır desek yalan olmaz. Ancak...
Ancak bir de terazinin öteki kefesi var. Mürşidim diyor: "Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı." Nass-ı hadisle 'dalalet üzere birleşmeyeceği' haber verilen ümmet, aynı zamanda, kuşattığı bütün cemaatler, tarikatler, meslekler için bir istikamet ayarıdır. İstikamet aynasıdır. İstikamet cetvelidir. Kendi adımlarının yörüngesini o aynada sorgulamayan ve "Mü'min mü'minin aynasıdır!" sırrına mazhar olamayan gruplar, bir süre sonra, istikametten de saparlar. Buz parçası olan enaniyetini havuza atmayı başarmak güzel birşeydir. Maşaallah. Fakat o cemaat de kendini ümmet havuzuna atmıyorsa 'cemaat kadar bir buzdağıyla' maraz çıkarmaya başlar. Üstad Hazretleri yukarıda Alevilik-Emevilik kıyası yapıyor. Biz buna en yakın tecrübemiz FETÖ'yü de ekleyelim. Bu tehlike her cemaat için vardır.
Bunun sebebi de, üzerine kapanılan metinlerin, üzerine kapanıldıkça, yanlış yorumlanmaya başlanmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerinin bir meselede 'ne demek istediğini' anlamaya çalışırken, üstadları olan, İmam-ı Rabbanî gibi, İmam Gazâlî gibi, Abdülkadir-i Geylanî gibi mürşidlerin 'neler söylediğine' bakmayanlar, yani ümmet siğasına kendi görüşlerini çekmeyenler, büyük ihtimal o hazretin cümlelerini de saptırırlar. Haricîlik, Mutezîle, Cebriye, Müşebbihe, Mürcie, Şia vs. nasıl kendi anlayışlarını nasslara dayatarak ümmetin ekserinin, yani fırka-i nâciyenin, fehmindeki selametten mahrum kalmışlardır; aynen öyle de; nurcular da 'acaba' dedikleri yerde ehl-i sünnet ve'l-cemaat aynasına bakmazlarsa 'aşırı yorumlarına' kapılıp giderler. Dışarıya kapanmak her idraki güdükleştirir. Her cemaati sapkınlaştırır. Hatta seküler alanlarda bile iletişim/etkileşim yoksunluğu bilgi fakirliğine sebep olur. Bu ümmetin istikameti cemaattedir. Ancak o cemaat kendi 'grubumuz' değil ehl-i sünnet ve'l-cemaattir. Bizim grubumuz sünniliğin bir küçük şubesidir sadece.
Çok konuştum. Sizi de sıktım. Bu konuları çok tartışıyoruz. Herhalde iyi-kötü kimi değişimler de hâsıl oluyor. İnşaallah istikametimiz hayra olur. Haklı başlamanın haklı kalmanın garantisi olmadığını Alevilik misali bize açıklıyor. Haksız başlamanın haksız kalmanın garantisi olmadığını da Emevilik misali bize gösteriyor. Kim ümmete uygun adım yürümeye çalışırsa o istikamet kazanıyor. Kim kendi sanrısına, güya biricikliğine kapılırsa, işte o da, tıpkı FETÖ'nün uğradığı gibi bir kem akıbete uğruyor. Allahu Teala ayaklarımızı ehl-i sünnet ve'l-cemaat istikametinden ayırmasın. Âmin. Âmin. Âmin.
14 Mart 2026 Cumartesi
Ülkende bir rejim değişikliğine hazır mısın?
Tohumun ölümü yeşermesi değildir. Yeşeren tohuma kimse "Öldü!" demez. Fakat, eğer tohum tohumluğunu yerine getiremediyse, bağrından yeni bir ağaç çıkarmak nasip olmadıysa, işte o zaman "Zâyi oldu!" denilebilir. Nitekim kelebek olmuş hiçbir tırtıl da izleyenlerin gözünde ölü sayılmaz. O halde biz şunu kabul ediyoruz: Hayat, eğer başka bir hayat için kendinden vazgeçiyorsa, vazgeçiriliyorsa, dönüştürülüyorsa, o hayatın gidişi ölüm değildir. Ölüm ancak 'arkasından başka bir hayat gelsin diye gitmemiş hayatlar' hakkında söylenebilir. Nitekim şair de o minvalde demiş: "Uktulûnî uktulûnî yâ sikât/İnne fî katlî hayâten fî hayât." Yani "Dostlarım, öldürün beni, öldürün beni./Benim ölümümde hayat içinde hayat vardır." Ve yine bu hakikat üzerine Kur'an-ı Hakîm'de buyrulmuştur: "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." Evet. Biz bilmeyiz. Çünkü Rabbü'l-Âlemîn'in ümmetin, hakikatin, şeriatın hayatı için hayatlarından vazgeçmiş bu hayatlara ne tür bir metamorfoz, ne tür bir yeşerme, ne tür bir 'üstün hayat' bahşettiğini idrak edemeyiz.
Anlamak için en az onlar kadar vazgeçmiş olmak gerekir. Neml sûresinde Belkıs'ın dilinden aktarılan o hakikat ki, "Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orada bozgun çıkarırlar, oranın büyüklerini zelil-sefil ederler..." sırrı hepimizin hayatlarında câridir. Kalbimizin hükümdarı kim olmuştur? Hayatımız neyin merkezinde yaşanmaya başlamıştır? "Bir sinede iki kalp olmaz!" hükmünce merkeziyet 'tekilliği' ister. Tevhidi çağırır. Ve artık merkezdeki şeyin hiyerarşisiyle şekillenir hayat.
Vazgeçilenler, vazgeçebilecekler, vazgeçilmezler hep onunla belirlenir. Eğer göğsümüzü şekillendiren Hüda'nın sultanlığı ise, maşaallah, artık Onun katında değerli olan değerlidir bizim için. Onun katında değeri olmayanın da hiçbir değeri kalmaz. O Sultan-ı Zîşân göğsümüzün hükümdarı olduğu anda hayatımızın da hükümdarı olur. Rejim değişir. Sevilen-sevilmeyen hep Onun rızasıyla şekillenir. Kişi nefsine büsbütün hâkim olamasa bile itikad düzleminde, akıl düzleminde, hakikat düzleminde 'Âmentü'sünü bilir. Ona bağlanır. Ondan başkasının doğruluğuna hakvermez. Bu anlamda müslümanın şeriat talebi tutarlılığının ifadesidir. Madem ki, cümle âlemleri yoktan vareden; herşeyi bilen, herşeyi gören, herşeyi en kemalde takdir eden bir Allah'a inanmıştır; o halde; hayatını, o hayatın hukukunu, iyilerini-kötülerini, helallerini-haramlarını da bu imanın dışında tutamaz. Yani diyemez: "Allahım, evet, evreni çok güzel yarattın ama insanlar nasıl yönetilir bilmiyorsun. O konuda ben beşerî hukuku tercih edeceğim." Bunun imanında bir tutarsızlık olduğunu bilir. Tutarsızlıksa imanın zıttıdır.
"Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intac eden bir şer, terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki, İslâm, küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur..." diyen mürşidimin de dikkatlerimizi çektiği biraz bu gibidir: Hayat kendisinden daha üst bir hayat için feda ediliyorsa ölmemiştir. Çünkü o ölümde hayat vardır. Hayat hayat için ölüyorsa aslında ölüm hayatla hayatlanıyor demektir. Bilakis, ism-i Hayy'ın küçücük bir tecellisi olan bedenî hayatını korumak için çalışıyorsa sırf, haram-helal demeyip yiyorsa, onun yaşaması bir ölümdür. Yeni bir ağaca dönüşmeyen tohumun ziyanıdır. Potansiyelin açığa çıkamamaktaki israfıdır.
O minvalde yine der ki Bediüzzaman Hazretleri:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü'zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir."
"Ölmeden önce ölünüz!" sırr-ı nebevîsi de zâhir oluyor işte. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bizi 'ölmeden önce öldürmekle' neyi murad ediyor? Hayattan büsbütün çekilmemizi mi? Hayır. Onun murad buyurduğu, Belkıs'ın da diliyle vahy-i ilahî içinde dikkatimiz çekilen, o büyük değişimdir. Acaba biz şu gündelik yaşam içinde kalbimizi o Sultan'ın ele geçirmesine izin veriyor muyuz? Eskiden aziz bildiklerimizi zelil edecek o Sultan'ın içimizde 'yeni bir hiyerarşi' kurmasına razı mıyız?
Helaller-haramlar dediğimiz zaten o yeni hiyerarşinin kurulmasından ibarettir. Şeriat dediğimiz de, işte, O Sultan-ı Zülcelal'in bizi yönetim şeklidir. Devletten önce kendimizde, evet, bizzat kendimizde, böyle bir rejim değişikliğine hazır mıyız? Değilsek, eyvah, büyük rüyalar görmeyi bırakalım. Sultan beldemize gelmemiştir. Firavunlar efendiliğe, Musalar köleliğe, Karunlar sömürüye, Samirîler fırsatçılığa devam etmektedir. Taşlar hiç yerinden oynamamıştır. Halbuki O Sultan gerçekten beldemize gelseydi, iklimimize girseydi, bize hâkim olsaydı yani, herşeyi yerinden oynatacaktı. Ölenler dirilecek, diriler ölecekti; üstünler aşağıya inecek, aşağılar yükselecekti; taşımız altınlaşacak, altınlar taşlaşacaktı. İman esasında bunu yapma sanatıdır. Batılılaşma? O da tersine benzer. Ki baksana, her hiyerarşiyi, İslam'ın rağmına nasıl da bozuyor! Rezillikleri muteber, muteberleri rezillik addediyor. Her sultanın bir şevketi var arkadaşım. Sultanını hayatındaki şevketinden sor.
10 Mart 2026 Salı
İbn-i Arabî Hazretleri bir nurcuyu nasıl tokatlar?
Benzer birşeyi bu yakınlarda ben de yaşadım. İbn-i Arabî Hazretlerinin 'Harflerin İlmi' isimli eserini okuyordum. 'Harflerin İlmi' aslında 'Fütuhât-ı Mekkiye'nin üç bâbının tercümesinden oluşan bir kitaptı. İçeriğinden pekaz bir kısmını kavrayabildiğimi söylesem herhalde kimseyi şaşırtmış olmam. Hazret-i Muhyiddin'in konuştuğu sema bizim idrakimizin seviyesine hiç de yakın değil. Fakat, elhamdülillah, mübarek şeyhin himmetiyle hepten ellerimiz boş dönmedik. Neyse. Tecrübeme gelirsem: Hazretin anlattıklarını okurken bir yandan da tenkid damarımı bırakamadığım için kendi kendime sayıklıyordum: "Bunu neye dayanarak söylüyor yahu? Şunu neyle delillendirebilir ki! Hem onun dediği gibi olduğu ne mâlûm." Yani kendi çukurumdan onun göğüne şımarık-muteriz taşlar atıyordum. Cahilce yıldız düşürmeye çalışıyordum. Tabii, ne taşım yıldıza yetişiyor, ne de yıldız taşımı önemsiyordu bana göre. Sırf kalbimde bir gevezelikti. Öyle sanıyordum. Fakat öyle değilmiş. Birden şu satırlara denk geldim:
"Nun harfi bir yarım küredir ve öyle acayip, öyle harika özellikler taşır ki, onları ancak teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan, boşyere itiraz edenin ve gereksiz yere konuşanın tasavvur edemediği ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse anlayabilir..." Gel de üzerine alınma. 'Teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan'ın ben olmadığım kesin de fakat 'boşyere itiraz eden'in ve 'gereksiz yere konuşan'ın ben olmadığım ne malum? Üstelik aynı cümlede dikkatimi çeken başka bir gariplik de vardı. Muhataba yapılan uyarının, başka bir harfle değil, 'nun' harfi ile bağlanmasıydı. İşte ben orada dilimi yuttum. "Neden?" diyeceksiniz. Çünkü, 'nun' harfi benim mürşidimin, yani Bediüzzaman Hazretlerinin de üzerine çok şeyler söylediği bir hakikat menbaıydı. Yani, sanki, Hazret-i Şeyhim benim kulağımı şöyle çekiyordu: "Ey edepsiz, ben burada sana harflerin anlamlarını söylüyorum, kalbinden habire itirazlar geçiriyorsun, o zaman de bana: Senin mürşidin de aynısını yapmıyor mu?"
Subhanallah. Hakikaten benim mürşidim de aynısını yapıyordu. Evet. Na'büdü'nün nun'una dair söyledikleri Harflerin İlmi'ni doğrular nitelikte bir çıkarım değil miydi? Fakat burayı kısa geçemem. Bizzat Risale-i Nur'dan yardım almam gerekecek:
"Bir vakit 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' deki nun-u mütekellim-i maalgayri düşündüm ve mütekellim-i vahde sıygasından na'büdü sıygasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki, namaz kıldığım o Bayezid Camiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatimde izhar ettiğim hükümlere ve dâvâlara birer şahit ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde dergâh-ı İlâhiyeye takdime cesaret geldi. Birden, bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Camii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine mânen birnevi mazhariyet hissettim. Onda dahi, rû-yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm.
'Elhamdülillahi Rabbi'l-Âlemîn' dedim, benim bu kadar şefaatçilerim var, benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı, Kâbe-i Mükerreme mihrap hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek, o safları işhad edip, tahiyyatta getirdiğim 'Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh' olan imanın tercümanını mübarek Hacerü'l-Esvede tevdi edip emanet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dahil olduğum cemaat, üç daireye ayrıldı. Birinci daire: Rû-yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemaat-i uzmâ. İkinci daire: Baktım, umum mevcudat, bir salât-ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her taife kendine mahsus salâvat ve tesbihatla meşgul bir cemaat içindeyim. 'Vezâif-i eşya' tabir edilen hidemât-ı meşhude, onların ubûdiyetlerinin ünvanlarıdır.
O halde 'Allahu ekber' deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım: Üçüncü bir daire içinde, hayret-engiz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki, zerrât-ı vücudiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, taife taife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemaat gördüm. Bu dairede, kalbimdeki lâtife-i Rabbâniyem, 'İyyake na'büdü ve iyyake nestain' o cemaat namına diyor. Nasıl, evvelki iki cemaatte de lisanım o iki cemaat-i uzmâyı niyet ederek demişti. Elhasıl, na'büdü nun'u şu üç cemaate işaret ediyor..."
İşte bir nurcuya tokad da böyle atılırdı. Zaten yine, Allah ona afiyet versin, Cemil Şanlı Hoca'nın Nur Vakfı'nda yaptığı bir derste işitmiştim. Üstad Hazretleri de, Şeyhü'l-Ekber'in kendisinden işarî olarak çokça haber verdiğini, fakat Vahdetü'l-Vücud mesleğini tenkidinden dolayı bu işaretlerini kapalı yaptığını zikretmişti. "Nice zatlar var, isimleri 'sin'le başlar, bu dini ihya edecekler!" (Bizzat yerinden dinlemek için, https://youtu.be/zqCuJwBFE_o?si=eXpFaWkklQmOTc7g linkine tıklayıp, 08:20'ye gidebilirsiniz.) cümlesini mesela misal olarak zikrediyordu Cemil Hoca orada... Şimdi ben de yukarıya bakıp desem ki: Allahu a'lem, Hazret-i Muhyiddin, bu 'nun' harfi ile ilgili 'teslimiyet peştemalını beline sıkı sıkıya bağlayan' ve ' ölümün ruhunu kendinde gerçekleştiren kimse' ifadeleriyle, belki de, Bediüzzaman Hazretlerini kastetmiştir. O da, zamanı geldiğinde, 'nun' harfiyle ilgili sırları böyle ortaya koymuştur. Nun'un sinesinde sakladığı 'üç cemaat' hakikatini ifade etmiştir. Acaba çok mu dirayetten uzak düşer? Çok mu hayalât olur? Bana 'olmaz' görünüyor. Fakat yine de her kelamımızın ahiri böyledir: En doğrusunu Mevla bilir...
5 Mart 2026 Perşembe
Sen her bıçağa dayanabilecek adam mısın?
Enteresan bir hikâyesi de vardır. Önce tefeül yapar mürşidim mezkûr kitapta. Ve karşısına "Sen, daru'l-hikmettesin, önce kalbini tedavi edecek bir hekim ara!" cümlesi çıkar. Şaşırır. O dönemde kendisi de Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâsı olduğu için bu işareti, maşaallah, üzerine alınır. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:
"Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir. İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: 'Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara.' Ben dedim: 'Sen tabibim ol.' Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim."
Ben o eserdeki ifadelerin sertliğini-yumuşaklığını bilmiyorum. Çünkü korkumdan okumak nasip olmadı henüz. Fakat, mesmuatıma göre, ağır itâblar içeren üslûbla yazılmış. Bediüzzaman Hazretlerinin de "Bitirmeye tahammülüm kalmadı!" diyeceği kadar kuvvetli tesire sahipmiş demek. Ancak diğer-başka mürşidlerin eserlerini okumak nasip oldu bana. Elhamdülillah. (İşte, şimdi de, zikrettiğim gibi İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini kıraat etmekteyim.) Böylesi büyük mürşidlerin eserlerini okurken, acaba ahirzaman çocuğu olmamızdan mıdır, yoksa nefsimizin zaaflarından mıdır, yeis duygusuna çoklukla kapılırım. Daha evvel okuduklarımda da olmuştu bu. Şimdi yine tekrarlanıyor. Hazretler irşad amacıyla yaralarımızı sayıp dökerken sanki kollarımın mecali tükeniyor. Kulluğa cesaretim kırılıyor. Namazımı bile 'namaz kıldığımı ümit etmeden' kılar bir duruma geliyorum. "Benden hiçbir cacık olmaz!" fikri ruhumu ele geçiriyor. Elim hiçbirşeye varmıyor.
Evet. Şunu kabul ediyorum: Bu kesiklerin de, tıpkı Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Üstad'da yaptığı ameliyat-ı cerrahiye gibi, üzerimizde bir hakkı var. Lazım. Çok lazım. O tokatları yiyecek istihkaka sahibiz zaten. Haketmişiz. Fazlasını da haketmişiz. Lakin öyle-böyle bir kulluk derdi olan bende dahi böyle kalp sektesi yapan metinlerin ben-misal ahirzaman çocuklarına irşadı ne derece 'umumî' olabilecektir? O firavuncuk haline gelmiş nefisleri avuçlarına sığmaz çocuklar bu üsluba ne kadar muhatap olabileceklerdir? Bediüzzaman Hazretlerini gibi aslanı dahi yarısında bıraktıran keskinlik bizim gibi yumuşakları başında tutabilir mi? Hüda hepsine rahmet etsin. O mürşidlerin aziz nasihatlerine layık yiğitler yaşayıp gitmişler. Cennet kervanına sürülüp katılmışlar. Biz o polatlıkta adamlar-kadınlar mıyız? Sizi tenzih edeyim. Kendime baktıkça "Sanki değilim!" diyesim geliyor.
İşte, bu noktada, Risale-i Nur'a talebelik tecrübemi hatırlıyorum. Ben, Allah kabul etsin, Risale-i Nur'u yaklaşık 25 yıldır okumaktayım. 19 yaşımdaydım okumaya başladığımda. Dünden bugüne sergüzeştimi temaşa ederek diyebilirim ki: Risale-i Nur'u okurken hiçbir zaman kendim hakkında yeise düşmedim. Hiçbir zaman karamsarlığa kapılmadım. Bırakmadım. Durmadım. "Bu iyidir-kötüdür!" kesin birşey demiyorum. Sadece bir hissimi-tecrübemi paylaşıyorum. Risale-i Nur okurken kulluğumdan hiç ümitsizliğe kapılmadım. Diğer büyük mürşidlerin eserlerini okurken yaşadığım gibi mahvolmadım. Kollarım iki yana düşmedi. Namazlarımı ölü gibi kılmadım. Aksine, her nedense, Risale-i Nur okurken hep ümitvâr oldum. Hep neşe aldım. Hep şevkim artmış olarak ayrıldım başından. Gerçekliğimi sanki dünyanın başına İslam'ı geçirebilecek bir heyecanda kavradım.
Şimdi, İmam Gazâlî rahimehullahın mübarek eseri "Ey Oğul!" ile meşguliyetim sürerken, bu hissimi kaleme almak istedim. Bediüzzaman Hazretleri bunu özellikle mi yapmıştır? Yapmışsa bundan çıkarılacak ne vardır? Veyahut bu Ahmed'in katı kalpliliğinin bir tezahürü müdür sadece? Ahirzaman çocukları olarak biz de tebliğimizde, vaaz u nasihatimizde, yazdığımızda-çizdiğimizde, nasıl bir yol takip etmeliyiz buna göre? Bir de ayet geliyor hemencecik aklıma. Hani Uhud'dan dönüldüğünde buyruluyor Efendimiz aleyhissalatuvesselama: "Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, bağışlanmalarını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever." Biz de, işte şimdilerde, Risale-i Nur'un etrafından dağılmıyoruz-dağılamıyoruz. Neden? Çünkü mürşidimiz bize çok müşfik davranıyor. Halimizi biliyor. Bizi hafif darbelerle ameliyat ediyor. Kaçırmıyor. Yoksa, o böyle müşfik davranmasa, bıçağının altında çok duramazdık. Kaçtığımız yerde akıbetimiz ne olacaktı peki? Bunu öğrenme fırsatı vermeyen Allah'a hamd u sena etmeliyiz.
2 Mart 2026 Pazartesi
İran'ın mı yanında duracağız İsrail'in mi?
Ancak bu noktaya yapılan vurgu da bazen ayarını kaçırıyor. İran'a yapılan saldırıda kâfirin safını tutacak kadar ileri gidenler oluyor. Halbuki bu kâfir sıradan kâfirlerden değildir. Kâfirin şeddelisidir. Filistin'e seksen senedir kan kusturmuş bir lanetlidir bahsedilen düşman. Elinden gelse-gelebilse bütün İslam âlemine de kusturmaktan çekinmez. Yaşlısını, kadınını, çocuğunu, hatta beşikteki bebeğini bile öldürmekten dur olmaz. Böyle dehşetengiz bir kâfirin, ehl-i bid'a dahi olsa, bir müslümana vurmasına sevinilir mi? Hayır. Asla. Elbette sevinilmez. Müslümanın gönlü böyle bir harpte kâfirden yana olamaz. Niçin? Çünkü, İran'la yüz derdimiz de olsa, dermanımızı o kâfirlerin zalim ellerinden bekleyemeyiz. Nitekim bu hususta Bediüzzaman'ın bir suale verdiği cevap istikametli duruşu hepimize göstermektedir:
"Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece def'ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir.
el-Cevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz—fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. (...) Her neyse... Kadîr-i Külli Şey, bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyadar güneşi gösterdiği gibi, bu zulümatlı ve rahmetsiz bulutları da izale edip hakaik-i şeriatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki bize pahalı satmasın..."
Evet. Bize kâfirlerin kılıcıyla gelecek fayda lazım değil. Zaten onların kılıcından, silahından vs. fayda da ummayız. Onların eli her nereye bulaşsa eskisinden daha beter hale getirirler. Irak'a, Libya'ya vs. yaptıkları malum. O yüzden müstakim duruş sahibi bir müslüman kendi iç meselelerini kâfirler eliyle çözmeye çalışmaz. Bu tarz çözümlere alışmaz. Ha, peki bu kadar şey söyledik, İran'ın hiç mi suçu yok?
Elbette var. Yine Üstad Hazretlerinin buyurduğu gibi, "Beşer zulmeder, kader adalet eder..." İran da Suriye'de döktüğü masum sünnilerin kanının bedelini ödüyor belki. Yani, Âdil-i Mutlak olan Cenab-ı Mevla, ona bu bedeli başka bir zalimin eliyle ödettiriyor. Yine de, kalben o zalimlerin zulümlerine taraf olmamak, o dessasların İslam âlemine vereceği zararlara hissen dahi elini bulaştırmamak bağlamında dualarımızda İran'ın masumlarına mutlaka yer vermeliyiz. Hem onlar eliyle İsrail'in, ABD'nin gördüğü zarara da sevinmeliyiz. Neden sevinmeyelim? Esbab arkasında işleyen el Hüda'nın kudret elidir. Dileriz tüm müslümanların hayrına dokunacak şekilde sulh u selameti tekrar bu topraklara versin. Âmin. Âmin.
AK Partililer 'AK Patililer'e karşı!
AK Parti'nin sorunu 'pekmezin sinek çekmesi' sorunudur. Maşaallah ki, AK Parti, 'dindar-dine hürmetkâr' diye tarif ettiğ...
-
Hatırlarsanız, bir hafta kadar önce Cemil Tokpınar abiye dair bir analizimi yazmıştım. Çok derinlemesine sayılmayacak, kısacık birşey. Şim...
-
Tabii insanın ağırına gidiyor. Zamanında, FETÖ'nün Zaman'a 10 Kasım'da aldığı tam sayfa ilan nedeniyle ortalığı yıkan muhafazakâ...
-
" Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: 'Bu, apaçık bir iftiradır...